Gerçeği Bileceksiniz ve Gerçek Sizi Özgür Kılacak

Dünyadaki ilk sırlar insanoğlunun gerçek kökleriyle ilgilidir. Günümüzde kabul görmüş iki teoriye göre Darwincilik ve Yaratılışçılık insanoğlunun kökleri konusunda artık insanoğlunu ikna edememe noktasına gelmiş olmasına karşın karşıt iki düşüncede teorilerine sıkı sıkıya bağlıdır.

Darwin’in en sağlam ve dayanıklı olanın hayatta kalması yönündeki teorisi İnsanoğlunun DNA yapısındaki binlerce kusura rağmen hayatta kalması, öte yandan da yaratılışçıların sürekli bulunan fosilleri görmezden gelmesi iki düşünce tarafından saklanan bir insanoğlu tarihinin olduğunun en tipik göstergelerinden biridir.

Yakın zamanlarda bugünkü İsrail topraklarında bulunan Neanderthal adamın Cro-Magnon adam ile yan yana yaşamış olması ve bununla ilgili bulunan fosillerin bulunmasıyla insanoğlunun kökleriyle ilgili teorilerin ikisinin de artık çürüdüğünün göstergesidir.

Klasik Darwin çok merkezli teorisinde sapiens ‘in yaşı 35.000 yıldır, fakat her geçen gün ortaya çıkan yeni bulgular ve sapiensin akrabalarının olup atasının bulunamaması, yani sapiense geçişte eksik halka ve çok merkezli teorilerin gerçeğe uymamsı sonucunda bilim dünyası ikiye bölünmüştür. Bir kısım bilim adamları yeni bulguları görmezden gelerek hala bu teoriye sıkı sıkıya sarılmışken , bazı bilim adamları ise 1987 tarihli Mitokondriyal DNA yaklaşımına savunarak , gerçeği söylemek yerine yanlışa yeni bir yanlışı eklemişlerdir. Bu yaklaşıma göre 195 bin yıl önce Afrikada yaşayan Havva, teorinin çekirdeğini oluşturur. Teori tamamen kuramsaldır ve somut arkeolojik ve Antropolojik desteği sunmaz. Her iki teoride Amerika kıtasında’ ki insanın durumunu asla açıklayamaz.

Diğer tarafatan moneist dinlerde insanın yaşı 5.500 yıl civarında olup hiçbir bulgu ile uyuşmaz. Garip olan iki karşıt düşüncenin birbirini kurumsal olarak inkar etmemesidir.

Ünlü araştırmacı Sitchin ‘in 12.Gezegen adlı kitabında bilim dünyasına yönelttiği sorular bir türlü cevaplanamamaktadır. Darwin , çalışmalarıyla kendi zamanındaki bilgin ve ilahiyatçıları evrimin kanıtları ile yok etmesine karşın , dünya üzerindeki yaşam ,insan ve primatlardan , memelilere ve omurgalılara kadar bir çok canlı geriye doğru izlenmiştir.Fakat bu başlangıçlara varıldıktan sonra güneş sisteminin ötesinde başka bir yaşam düşünme ye başlanıldıktan sonra bilginler, dünya üzerindeki yaşam ile ilgili bir huzursuzluk duymaya başlamışlardır. Sitchin şu soruları yöneltmiştir,

1-       Eğer yaşam bir dizi kendiliğinden kimyasal tepkime yoluyla başladı ise, dünya üzerindeki yaşamın neden birçok şans eseri kaynak çokluğu değil de tek bir kaynağı var ?

2-   Dünya üzerindeki canlı maddelerin hepsi , dünya canlı maddelerin hepsi , dünyada bol

bulunan kimyasal elementlerin çok azını ve gezegenimizde nadir bulunan kimyasal ele

mentlerin pek çoğunu içerir.

Bir diğer ve önemli sorunsal , İlk teoriler insanın 500.000 yıl önce Asya’da türediği yönündedir. Fakat daha sonra bulunan fosiller insanın atası olan maymunun 25.000.000 öncesine dayandırır. Doğu Afrika’daki insanımsı maymunlar (hominid) 14.000.000 yıl önce geçiş olduğunu gösteriyor. Ancak yaklaşık 11.000.000 sonra homo sınıfına girecek ilk maymun-adam ortaya çıkıyor. İnsan gibi olduğu düşünülen ilk varlık(gelişmiş australopitheus), Afrika’nın aynı kısımlarında yaklaşık 2.000.000 yıl önce yaşadı .Homo erectusu üretmekte 1.000.000 yıl daha aldı. En sonunda 900.000 yıl sonra ilk ilkel insan ortaya çıktı(neanderthal). Gelişmis australopitheus ve neanderthal arasında 2.000.000 yıl olmasına karşı bu iki grubun açıklanamaz şekilde aynı araç gereçleri kullanması ve aynı görünüşe sahip olması oldukça gariptir. Derken aniden 35.000 yıl önce yeni bir insan ırkı homo sapiens , sanki yoktan var olur ve Neanderthal aniden yok olur.Cro-magnon denen bu insan bugünkü insanla çok benzemektedir.

Puzzle da diğer bir şok Cro-magnon insanından 250.000 yıl önce batı ve güney Afrika’da homo sapiens türünün yaşamış olduğudur. Modern insanın Homo-Erectustan sadece 700.000 yıl sonra ve Neanderthalden insandan 2.000.000 yıl sonra çıkmış olması mantıksızdır. Ayrıca Homo-Sapiens yavaş bir evrim sürecini temsil etmekte iken , ve bu gelişme dünyanın en uygunsuz zamanında olması (Buzulçağı) şüphelidir.Bu konunun istisnasız otoritesi prof. Thedosius Dobzhansky a göre modern insan soydaş bakımından akrabaya sahip iken atası yoktur.

1- öyleyse nasıl olurda modern insan evrimsel gelişme takip edilerek 2.000.000 veya 3.000.000 yıl sonra değil de 300.000 yıl kadar önce ortaya çıkmıştır. ?

2- Cevaplanamayan soru uygarlık niçin ortaya çıkmıştır. Evrimin normal ilerleme seviyesi içerisinde buşmanlar ile aynı seviyede olmamız gerekirken , bu uygarlık nasıl birden bire yerden fışkırmıştır, halbuki evrim sürecinde en zor basamak astroloji için geçmesi gereken süre 10.000.000 yıldır. Ama biz 50.000 yıl içinde aya astronotlar indiriyoruz. ( Cro-magnon insanının ortaya çıkış yeri bilim adamlarının ortak sonucu olarak Zagros Dağlarıdır. ) İlginç olanı ise bu iki türün çiftleşmemiş olmasıdır. Konuyla ilgili araştırmalar yapan yazar James Shreeve Neanderthal muamma: Modern İnsanın Köklerini Çözmek adlı kitabında bu iki farklı ırkın, üreme olarak farklı olmasından dolayı çiftleşmemiş olduğunu belirtir. Karbon testlerinden bölgede yaşayan modern insanın Neanderthal adamdan kırk bin yıl daha önceden orada olduğu gösterilir ve böylece evrimsel süreklilik teorisi de çöker. Bugün dünya üzerinde geleneksel bilimin kaçamak cevaplar vererek konuyu kapatma çabalarına karşın bu düşüncelere katılmayan arkeolojik, teolojik ve tarihi revizyonistler, insanın kökleriyle ilgili farklı bir görüşe ihtiyaç duyulması altında birleşmektedirler. Fakat insanın kökeni ne olursa olsun gerek Darwinistler gerekse teologlar savundukları düşüncelere sıkı sıkıya sarılmışlardır. Açıklanamayan bir çok arkeolojik bilgi ve kanıt her gün çoğalmaktadır. Bunlardan bazıları:

1- 18 ve 19 yy. İrlanda civarında alışılmadık derece küçük çok sayıda çin porseleni ve mühürleri bulunmuştur ki, o zamanlarda bilinen Zümrüt adası ile Çin arasında bir ticaret yolu yoktur.

2- Güney Amerika’da 3.600 yıl öncesinden kaldığı düşünülen Kristal Kafatasları bulunmuştur. Gerçek boyutludur ve çok keskin bir aletle yapılmıştır.

3-  1930 yılında Kosta Rica’da bulunan çok sayıda devasa taş toplar, bölgede asla var olmayan granitten ve mükemmel bir simetri ile yapılmışlardır.

4-   İngiltere, Fransa, Almanya’da bulunan antik taş kalelerde, sadece İskoçya’a 60 tane büyük kayalardan yapılmış ve bazı yerleri yüksek ateşle eritilerek camlaştırılmıştır. Bunun geleneksel ateşle yapılabilme olasılığı olmayıp 1100 derece sıcaklık gerekmektedir.

5-  1900 yılında Girit yakınlarında Antikythera adasında İsa’dan yaklaşık yüz yıl öncesinden kalma bir bilgisayar bulunmuştur. Antikythera mekanizması olarak bilinen bu alet bir tür diferansiyel sistemi içermektedir ve bu sistem 16 yy kadar bilinmiyordu.

6-  Bir Irak köyünde M:Ö 220 yıllarına ait olduğu anlaşılan, içinde demir bir çubuk olan ve daha sonraları pil olduğu anlaşılan küçük bakır silindir bulunmuştur. İçine üzüm suyu konduğunda yarım voltluk enerji üretmektedir.

7- İngiltere’deki Stonehenge ve Silbury Hill gibi açıklanamayan mekanlar, Paskalya adasındaki dev kafalar, Peru’daki nazca düzlüğü, Ohio’daki büyük yılan höyüğü Dallas ve Teksas’ta bulunan tarih öncesi çağdan kalma kayalık duvarlar, tarih öncesi çağda yüksek bir teknolojinin var olduğunu ortaya koymaktadır.

8- Eski Nasa görevlisi Maurice Chatelain, Yunan adası Delos’ta, 450 mil çaplı bir alan içerisinde, on üç farklı mistik alan bulunduğunu yazmıştı. Bu mistik alanlar birbiriyle çizgilerle birleştirildiği zaman devasa bir malta haçı şekli ortaya çıkmakta ve sadece uzaydan görünmektedir.

9- Chatelain’e göre, birbirinden binlerce mil uzakta ve binlerce yıl arayla yaşamış farklı kültürlere ait, hepsi aynı ağırlıkta madeni paralar bulunmuştur.

10- 1996 yılında Çin Shang hanedanı üyesi, tarihin üç bin yıl öncesine dayanan, Amerika’daki olmeç kalıntılarının üzerindeki, kesinlikle arkaik Çin harfleri olduğunu onayladı ve şaşkın arkeologlar, aynı alfabetik sistemlerin birbirinden bağımsız olarak geliştirilemeyeceğini kabul ettiler.

11- Abydos, Mısır’da antik 1 seti tapınağında yerden sekiz metre yüksekte , iki jet uçağı ve bir Apachi saldırı helikopterinin resim oymaları bulundu.

12- British Museum’da bulunan , Babil çivi yazısı tabletleri, Venüs’ün evreleri, Jüpiter’in dört ayını ve Satürn’ün yedi uydusunu anlatmaktadır ve dünyadan çıplak gözle görülmesi imkansızdır.

13- Yakın geçmişte Okinawa yakınlarında M:Ö 8000 yıllarında yapılmış olduğu tespit edilen dikdörtgen biçiminde bir zigurat bulunmuş, bu tarihten önce yüksek bir uygarlık seviyesine sahip insanların yaşadığı fikrini desteklemiştir.

Yukarıda yazılan ve örnek adetleri çoğaltılabilecek kanıtlar ile insanoğlunun geçmişi bilmemesi veya bilmek istememesi onun yıkıcı doğasından kaynaklanır. Yunan Diktatör Peisistratus, bütün Atina’nın altını üstüne getirmiştir. Memphisteki Path tapınağında bulunan Mısır kütüphanesi yıkıldığında geriye hiçbir şey kalmaz. Romalılar Kartaca’yı ele geçirdiğinde 500 binden fazla kitabı yakmışlar, Mısırla savaşırken İskenderiye’deki kütüphane Ceasar tarafından yok edilmiştir. Bu örnekleri saymakla bitiremeyiz. Avrupa’daki kütüphaneler Hıristiyanlar tarafından yok edilmiştir. Bunların yok olması ortaya çıkmasını zorlaştırmakta ve süreç almaktadır. Eğer İskenderiye kütüphanesi bugün yakılmamış olsaydı bilim ve tarih olduğundan çok farklı yerde olurdu. İnsanoğlunun geçmişiyle ilgili gizem, dünyanın en eski iki büyük yapısıyla sembolize edilmektedir. Geleneksel bilgiler ki, ben buna katılmam. Sebebi Çin’de bulunan ve incelenmesine izin verilmeyen Türk piramitleridir, şimdi bunu dikkate almadan konuya dönersek, Büyük Piramit ve Sfenks 4.500 yıl önce yapıldığı söylenmektedir. Fakat yakın zamanda yağmurların etkisiyle Giza platosunun çöle dönüşmesinden en az 10.000 yıl önce gerçekleşmiş olabilecek bu ünlü yapıların antik Mısır uygarlıklarının ortaya çıkmasından binlerce yıl önce yapılmış olduklarını kanıtlamaktadır. Son yıllarda bir çok uzaman Sfenksin en az 5.000-7.000 yaşında olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Eğer antik Mısır’da böyle bir teknoloji varsa diğer yerlerde de bunun kanıtı bulunurdu. Bugün bazı bilim adamlarına Sfenks heykelini incelemesine yasak getirilmiştir.

Ünlü Medyum Edgar Cayce, 1934 yılında antik Mısırlıların Büyük Piramit ve Sfenksin bir kayıt salonu olarak  bir tür zaman kapsülü  bir tür bilgileri gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlayan bir uygarlığın devamı olduğunu ifade etmişti. Cayce bu bilgi deposunun Sfenksin pençelerinin altında olduğunu söylemişti. 1990 yılında yer delici radarlar Cayce’nin iddialarını doğrulamıştır. Sfenksin pençesinin altında bir salon bulunmuştur. Ve burayı araştırma yetkisi kimseye verilmez. Eğer Sfenks Buzul çağından önce yapılmışsa bunun mimarının Mısırlılar olma ihtimali ortadan kalkıyor. Birçok araştırmacının ortak kararı Mısırdaki gerek mücevher yapımı gerekse mimari aniden ortaya çıkmamış, başka bir uygarlığın mirası olarak devam etmiştir. Mısırlıların ünlü, ölüler kitabı doğruluk efendisi bölümü ile Musa’nın On Emir’i nerdeyse birbirinin aynısıdır.

ESKİ AHİT …………………………………………………………………….. ÖLÜLER KİTABI

Benim dışımda başka tanrıya tapma idoller yaratma …. İlahi dengeye karşı gelmem.

Tanrı olduğunu söyleyene inanmam…………Karşılıksız tanrı olduğunu söyleyene inanma

Tanrı adını yanlış kullanma…..tanrıyı gücendirme

Şabat gününü kutsal bil………… Bu gün mısırlılarda yoktur

Anneni babanı onurlandır………akrabalarıma zarar verrmem

Öldürme…………………………… Öldürmem

Zina yapma……………………….. Zina yapmam

Çalma…………………………….Kimseyi soymam

Yalan söyleme …………………… Doğruyu söylemek yerine yalanlar uydurmam

Başkasının malına göz dikme…. Başkalarına haksızlık etmem.

Bu karşılaştırma İsrailoğulları’nın öğretilerini büyük ölçüde antik Mısır’dan aldığı konusunda çoğu araştırmacı hem fikirdir. Buna karşılık olarak Mısırlılar bu bilgileri kendilerinden önceki Sümer ve Babil uygarlıklarından almışlardır. Son yıllarda Tibet, Hindistan, Ortadoğu, Amerika kıtasında arkeolojik araştırmalarda yoğun bir artış vardır. Güney Amerikada ilkin Niéde Guidon’un yaptığı kazılar ile Cro-Magnon varlığı 35.000 yıl , arkasından Georgette Delibrias’ın yaptığı kazı çalışmalarının karbon-14 testleri Amerika kıtasındaki Cro-Magnon varlığını 70,000 öncesine götürmektedir. Evrim teorisinde Cro_magnon insanın yaşı 35,000 olup amerikaya geçiş M.Ö 11,000 yılında, buzul çağındadır.

Antropologların News Week dergisinde çıkan haberine göre, ilk Amerikalılar’ın 11.500 yıl önce toprak bir Köprü ile Alaska’ya geçen Asya ya da Moğol kökenli insanlar değil, bilim adamlarının daha birkaç yıl öncesine kadar tahmin dahi etmedikleri tamamen farklı bir etnik kültüre sahip insanlar olduğudur.Tarih öncesi çağlarda ilerlemiş bir medeniyetin olduğu yadsınamaz bir gerçektir ve bu insanlığın kökleriyle ilgili olan iki teoriye asla uymaz.

Ne Darwinci yaklaşım ne de Yaratılışcı, bu her geçen gün ortaya çıkan kanıtları asla açıklayamaz. Dünya tarihinin ve düşüncelerinin bu iki temel üzerine kurulduğunu düşünürsek. Amerika’da çıkan Türkçesi Yeni Bin Yılın Tanrıları : etten ve kemikten tanrılarla ilgili bilimsel kanıt adını taşıyan kitap, Yazarı Alon A. Alford, 20 yy. teknolojimizin bize henüz kazandırabildiği, tarih öncesi uygarlığın haritalar, taşlar fosiller ve mitoloji olarak günümüze geldiğini söyler… Bir çok bilim adamı bu konunun artık bir bilim dalı haline gelmesi gerektiği görüşündedir. Ama bu çok önemli endişeler doğmaktadır. Efendi kul sistemi ile yönetilen insanoğlunun yönetimi zorlaşacaktır. Fotoğrafı analitik olarak değerlendirirsek insanoğlunun geçmişine ait bilgiler Mısırdaki gizem okulları ve Pisagor okulları ile parça parça günümüze gelmiştir. Bu bilgiler sadece ruh ve ölümle ilgili olmayıp, tasarım, mimari, inşaat, astronomi vb bilgilerdir. Bu erken grupları birleştiren olgoi moneizmdir. Yani tek tanrı anlayışıdır. İbraniler antik dünyayı en iyi kayıt altına alan insanlardır. Ama Mısır’da köle olarak piramitlerin yapımında köle olarak çalıştıkları ne İbranilerde ne de Mısır yazılarında asla rastlanmaz. Öğretilerinde onlara gelen bütün bilgi İbrahim ve Musa aracılığı ile olduğudur. İncelendiği zaman bütün öğretilerinin köklerinin Mısır olduğu açıkça görülecektir.İncil’e göre dünya tarihini bugünkü akışına sokan olay Musa’nın İbraniler ile Mısır’dan çıkışıdır. Bir çok araştırmacı tarihçiye göre ki;  Musa Mısır’da öğrendiği mistik imgesel anlatımları daha sonraki İbrani liderlerine öğretmiştir. Bu eski ahitte şifrelenerek günümüze kadar gelmiştir. 1939 yılında Freud ünlü kitabı Musa ve Tek Tanrıcılık’ta; Musa’nın aslen Mısırlı olduğunu yazmıştır. Freud , Yahudilerin kölelikten çıktıktan sonra İbraniler’in niye Mısır yaşam tarzını devam ettiklerini sorgulamıştır. Tabi bunu yapan ilk kişi değildi. Eski ahitin çıkış bölümünde (2:19) Musa’nın Mısırlı olduğu yazar. Bir çok araştırmacının elde ettiği sonuç Musa’nın Mısırlı bir rahip-prens olduğudur. Konu çok dikkatli araştırılırsa ve o zamanın yazıtları incelenirse Musa aslında Mısırlı Firavun Akhenaton yani  IV.Amenhotehep’ten başkası değildir.

18 yy.da Rosicrucianlar daima bunu savunmuşlardır. Amonhetehep yani Musa mısırdaki mevcut kargaşayı önlemek için tüm tapınakları kapatarak Tanrı Aton için tapınak inşa etmiştir. (IKNATON, tanrı ATON’un hizmetçisi demektir.) Evrensel tek tanrı anlayışına uyan Aton İbranilerin Adon dediği tanrıyla aynıdır. Aten İbraniler tarafından öyle olsun anlamına gelen Amen kelimesine dönüştürülmüştür. Bu kilisede ve camilerde yoğun kulanılır. Bu kelime Sümer’in mutlak tanrısı ANU’dan türediği düşünülmektedir. Bir çocuğun sepete koyularak nehre bırakılması Sümer hükümdarı büyük Sargon’da görülür. Tabletlerde ‘zor durumdaki annem, hayatımın kurtulması için beni kamışlardan yapılmış bir sepete koydu ve ağzını ziftleyerek beni nehre bıraktı, nehir beni anki’ye taşıdı.” Mısır’da daha sonra Aten inancı bastırıldı ve Musa yani Firavun Mısır’dan kovuldu. Garner’e göre Amonhetehep’in Kiya adlı karısından doğan oğlu daha sonra ünlü çocuk firavun Tutankhaten oldu. Aten yerine Tutankamon olarak ismi değiştirildi. Mısırdaki kanıtlarda Musa/Akhenaten’in insanlarını güneye Sina çölünden geçirerek Timas gölüne götürdüğü görülmektedir.Bu alan bataklıktır ve savaş arabalarının takip etmesi imkansızdır. Akhenaten taraftarları onun hala tahtın gerçek varisi olduğunu düşünürler ve ona varis anlamına gelen Mose, Meses ya da Mosis demislerdir. Yani Musa bir isim değil bir ünvandır.

Bu teoriyi destekleyen diğer bir kanıt Mısır’dan çıkışta ve daha sonraki olaylarda önemli rol oynayan Meryem adlı kadındır. Firavun Musa ile ilgili teori, hükümdarlığının sonlarına doğru, Merykiya-Khiba’nın sevdiği - Mery amon - Amon’un sevdiği - adı altında kraliçe haline gelmiştir. Hem Mısırın hem de Mezapotamya krallarının çifte mirasını taşır. Musayla birlikte sürgüne giderek İsrailoğulları tarafından Meryem olarak adlandırılmıştır. Ve kızı Tutankhamen’in kız kardeşi - aracılığı ile kraliyet kanını taşıyarak Musevi kraliyet ailesini oluşturan oydu.  Yeni Ahitte Habercilerin İşleri bölümünde 7:22 ‘de :

ve Musa Mısırlıların bilgeliğine yaraşır bir eğitim gördü. Böylece gerek söz söylemede gerekse iş görmede güçlü birisi oldu’ der.

Tabletler Musa’ya geldiğinden 1.000 yıl sonra İbranilerin yazıyla tanışması da ayrı bir değerlendirme konusudur. Tanrı Mısırca yazmıştır taşları. Ve diğer bir nokta Hiyeroğlif kelimesinin anlamı Tanrının Sözleri demektir. İşin asıl ilginç yönü Musa’ya Tanrı tarafından verilen bu on emrin yine tanrı tarafından bozulmasıdır.

Tanrı Yehova daha sonra onlara Amoritlerin, Hititlerin, Canaaaların topraklarına girmeleri, mallarını almaları, erkek, kadın, çocuk demeden öldürmelerini emreder. Sevgi dolu tanrı vahşi bir katile dönüşür. Musa’nın Sina dağında gerçekleştirdiğini söylediği mucizeler Mısır inisiyasyonunu da içerir. Diğer bir deyişle emirler ruhtan değil fiziksel bir varlıktan alınmıştır.

Texas üniv.Dr.Joe Lewis 1997 Yılı kitabında (Tanrı Teorisi) , bu noktayı daha da işin içinden çıkılmaz bir yorum yapmıştır. Yehova aslında ateş, rüzgar ve gürültü çıkaran bir araçtır. Bu araç Çıkış:19:4 açıklandığı gibi

“Mısırlılara ne yaptığımı ve seni bir kartalın kanatlarına bindirerek ne yaptığımı gördün”

şeklinde olduğunu söylemiştir. Uçan bir araçla gezen etten kemikten biri vardır. Dr. Musa’nın asla Yehova’nın yüzünü görmediğini söylemiştir. Bunu erken dönem Yahudi mezhebi olan Mandeallerin, dünyayı karanlık ve ışık olarak bölen bir evren yapısına inandıklarını ve onlara göre dünyada dahil olmak üzere fiziksel alem, sürüngen bir varlık olan karanlıkların efendisi tarafından yaratılmış ve yönetilmiştir. Bunlara yılan, ejderha vb.isimler verirler ve buna inanırlar. Bütün kültürlerde olan bu ejderha cinsi varlıklar konusunda R.A Boulay dünya üzerindeki kültürleri inceleyerek, insanoğlunun sürüngen geçmişinin hikayesi isimli bir kitap yayınlamıştır, ona göre insanoğlunun kökeni memeliler değil sürüngenlerdir.

İncil araştırmacısı Lewels ve Boulay İncil’de geçen Yehova’nın aslında Sümer tanrılarından biri olduğunu söyler. Yaratılış 17 de İbrahim ile Yehova arasındaki konuşmasına işaret ederek, bütün erkeklerin sünnet edilmesinin bir işaretleme sistemi olduğu günümüzdeki hayvan işaretlemeden başka bir şey olmadığını söyler. Eski hikaye ve Efsaneleri yorumlamak zordur. Kavramları anlayabilmek o kültürü anlamaktan geçer. Genellikle mit olarak kabul edilen bu tür alegoriler batı dünyasının erken dini ve felsefesinin omurgasını oluşturur. Öte yandan çeşitli mitolojilerdeki tanrılar dikkatle incelendiği zaman hepsi aynı kökten çıkmış gibi görünür. Gerçekten de mionlar kültürünün erken metinlerinin çevirileri incelendiği vakit Mezapotamya’da kullanılan semit diyalektini içerdiği görülmüştür. Diğer yandan batı uygarlıklarının temeli olan Yunan kültürünün Girit’te yaşayan erken dönem minoanlar dan gelmiş olduğu yaygın şekilde kabul edilir. Tanrılarla ilgili olaylarda çok fazla malzeme olduğu için bazı insanlar tanrılar arasındaki bağlantılara katılmayabilir. Ama mitolojiler incelenirse tanrılar arasındaki bu bağlantı daha fazla dikkat çeker.

SÜMERLER…………MISIRLILAR……….YUNANLILAR…….ROMALILAR

göksel baba anu……………………… amen-ra……………….. cronos………………………. saturn

göksel ana antu………………………. mut………………………. hera………………………….. juno

dünyanın efendisi enlil…………….. seth………………………. zeus………………………….. jupiter

dünyanın anası ninhursag………..isis……………………….. athena………………………..minevra

kardesi/kurucusu enki…………….osiris……………………. apollo………………………….vulcan

savaşcı rakip marduk………………horus……………………. ares……………………………mars

yer altı efendisi negal……………….anubis…………………….hades………………………….pluto

aşk yaratıcısı asherah………………hathor……………………aphrodite……………………venüs

tanrıların yardımcısı ninurta……thoth…………………….. hermes……………………….mercury

Listeye dikkat edilirse buradaki asıl sorun Musadan önce mısırlıların antik bilgiyi nasıl ele geçirdikleridir. Bu büyük bir ölçüde İncil’de de geçen İzak ve İbrahim tarafından olmuştur. Kutsal kitaptaki aşk entrikasında İbrahim’in büyükoğlu İsmail’i İbrahim’in karısı kısır olduğu için Hagar adında mısırlı bir hizmetçi doğurur. İbrahim’in karısı Sarai bu planı organize etmesine karşın daha sonra Hagar a kötü davranarak kaçmasına sebep olur.

Yaradılış 17 de Yehova, bu dönemde takipçisinin adını Abramdan (Yücebaba), Abraham (ulusların babası) a döndürdü.Ve bütün erkek çocukların sünnet edilmesi emrini verir ve İbrahim’e aralarında Mısır’ın da bulunduğu Mezapotamya da dahil birçok toprağı yönetecek bir ırk sözü verir. Daha sonra İzak’ı doğuran Sarai’nin adı Sarah (Prenses), olarak değiştirilir.

İzak ikinci çocuklarıdır ve ibrahim 100 yaşındayken Sarai’den çocuğu olur. Yaradılış 17:19 da İbrahim’e Yehova’nın toplumunun İzak tarafından oluşturulacağı söylenir. Tanrı İzak’ı İsmail’den genetik olarak üstün görmektedir. İbrahim’in atalarının hepsinin isimleri İncil’de geçer. Babası Terah ve geçmişteki Nuh’un oğlu Şem ve dolayısıyla Adem’e kadar ulaşılır. İbrahim’in İran körfezinin ucunda bulunan Ur şehrinden geldiğini hatırlatmakta fayda vardır ki burası bir Sümer şehridir. İbrahim kutsal metinlerden anlaşılacağı üzere bir göçebe değil, zengin ve güçlü bir Sümer vatandaşıdır. M.Ö 2000 yıllarında Ur şehri yıkılınca İbrahim kuzeye Harran’a taşınır. Bu şehrin adı Sodom ve Gomorra şehirlerinin ünlü hükümdarı Lot’un babası , İbrahim’in erkek kardeşi Haran adına isimlendirmiştir.

Konu dikkatli olarak tarihsel süreçte incelendiği vakit İsrailoğulları’nın kurucuları, sıradan insanlar olmayıp güçlü hanedan liderleri olup, Sümer antik geleneklerini Musa’dan İbrahim’e geçiren, bu hanedanlıktır. Dünya üzerindeki en derin sırlar Mezapotamya’da Dicle ve Fırat arasında, İran körfezine yakın yaşamış olan Sümerlere kadar uzanır. Şimdiki adı da Irak’tır. Sümer kültürü 6.000 yıl önce aniden ortaya çıkmış ve tuhaf bir şekilde kaybolmadan önce, Hindistan’dan Nil’e kadar olan yerde yaşamı etkilemiştir. M.Ö. 2.350′lerde İran körfezinden Akdeniz’e kadar uzanan Semit akad hanedanlığını kurmuş olan savaşçı lider Büyük Sargon’un eline geçer. Devam eden savaşlarda azalan Sümer nüfusu ünlü kanun yapıcı Hamurabi yönetimine girmeye zorlanır. Girit ve İndus vadisinin başkenti olan Mohonje-dora nın gizemli yıkılışı Hamurabi döneminde gerçekleşmesi Paskalya adasının ortadan kalkması, Andean uygarlığının ortaya çıkışı ve Mayaların Orta Amerika’ya gelişi hep bu zamandadır. Aralarında bağlantı vardır. Aynı zamanda Sümer kralı Ur-Mammu tarafından Hamurabi’nin ünlü yasaları bu dönemde yayınlanmıştır. Bundan 150 yıl öncesine kadar İtalyan gazeteci Valle güney ırakta bir dizi kazı yapana kadar Sümerler hakkında hiç bilgi yoktu. O günden bu güne araştırmacılar Batık şehirler ve binlerce kil tablet bulmuştur. Bu kadar çok bilgiye karşın Sümerler hakkında piyasaya açıklanan bilgi yeterli değildir. Açıklanmaz.

Bu altı bin yıllık uygarlık hakkında daha yakın tarihlerde var olmuş olan Mısır, Yunan ve Roma uygarlıklarından daha fazlası bugün eldedir. Bunun en önemli nedeni diğer uygarlıklardaki papirüslerin ve parşömenlerin zaman içerisinde bozulması fakat Sümere ait kalıntıların ıslak killere yazılarak kurutulması ve günümüze kadar gelmesi. Yazıldıktan sonra fırınlanır ve saklanır.1802 yılına kadar bir lise öğretmeni tarafından sistemli bir şekilde tercümeye başlayana kadar ne olduğu anlaşılamadı. Bu gün hala çevrilmeyi bekleyen dağ gibi tablet vardır.Sümer alfabesi kelimelerden çok sembollerlerden oluşur. Çevirilerden Sümerlerin yaratıcılarının mitolojik tanrılara karşılık geldiği anlaşıldı ve her şey bu noktadan ilerledi. Çevirilerden anlaşıldığı üzere Dicle-Fırat vadisinde bataklıktan kurutulduğu ve büyük ölçekli sulama kanalları yapılarak parıltılı şehirler kurdukları açıkça ye alır. İlk on iki önemli şehir ve eyaletleri Ur, Nippur, Uruk, Lağaş, Akkad, Kiş gibi egzotik isimleri bulunur. Adına Zigurat denilen yüksek tapınakların etrafında şekillenir. Her şehir Ensi denilen kendi tanrısı tarafından yönetilir. Sümerler hakkında daha çevrilmemiş bir çok tablet varken onların dünyada birçok ilki gerçekleştirmiş olduğunu bilmekteyiz.

Prof.Samuel Noah Kramer’in Tarih Sümerde Başlar adlı ve The Sümerians adlı kitabı ilk yazı sistemini, tekerleği, okulları, tıp, tarih bilimleri ve birçok olayın onlarda başladığını kanıtlarıyla vermektedir. Sümerlerden kalan belgelerden anlaşılacağı üzere günümüz modern toplumlardan farkları yoktur. Sümer kraliçesi, Shup-ad ın British Museum’da sergilenen büstü, için araştırmacılar muhteşem bir peruk, kulaklarda iri küpeler, boynunda gerdanlık olduğunu söyleyip o devirde bunların yapılmış olmasını oldukça ilginç bulurlar. Bu Roma’nın kurulmasından 2.150 yıl önce Musa’nın yazılarını yazmaya başlamasından 2.000 yıl öncedir. Sürekli uzak yerlere yolculuk yapmaktadırlar ve gemi yapımı ve haritacılık gelişmiştir. Gökyüzü hakkında bilgileri inanılmazdır, küresel astronomi, 360 derecelik daire, ufuk çizgisi, göksel eksen, kutuplar, ay ve güneş tutulmaları, ekinokslar vs. bunlarla ilgili tüm bilgi birden ortaya çıkmış gibi görünür. Mısırlılar ve Yunanlılar’ın kullandığı ve asırlardır kullanılan ilk takvimin oluşmasını sağlamışlardır. Sadece geometri değil aynı zamanda atmış zamanlı, zaman ölçme sistemi de Sümerlilere aittir. Modern burçlar kuşağının on iki tanrıya atıf olarak Sümer tarafından geliştirilmiştir. Dünyanın güneş çevresinde dönüş süresi otuzar derecelik on iki haneye yani 30 Günlük 12 aya bölen onlardır.Dünyanın ekseninin kayıklığının ve aynı konuma gelmesi için gereken sürenin 25,920 yıl olduğunu hesaplamışlardır.Bu gün bu süre Yunan alim platon’a ithaf olarak phaethon yılı olarak bilinir. Bugün kafaları karıştıran ve bilimcileri huzursuz eden şey, varlığı sadece 2,000 yıl sürmesine karşın bu göksel döngüyü , 25,920 yıl olduğunu nasıl anlamışlardır, ve kayıtlarına geçirmişlerdir. Neden uygarlıklar bu döngünün tam ortasında başladı?

Bu astronomi bilgileri yoksa tanrıların bir mirasımı idi. Sorulması gereken soru şudur : 6,000 yıl önce var olmuş ilkel insan avcı-toplayıcı Bir yaşam tarzı sürmekte iken, nasıl olur da birden bu kadar ileri hala kullandığımız bilgileri oluşturmuştur. Günümüz standartları için bile hala bu bilgiler elde edilmesi Oldukça zordur. Ünlü Brittanica yazarları bile Sümer tarihiyle ilgili ciddi olarak cevaplanması gereken gerçekler olduğunu vurgulamaktadır. Yazılı silindir mühürleri binlerce bilgi ve belgeye bugün insanoğlu sahip olduğuna göre belki de bu konuyu açıklamaları Sümerliler’in kendisine bırakmakta fayda vardır. Ama bu geleneksel anlayış içinde yazılan tarihi ve süzgeçten geçen bilimi kızdırır. Sümerlilerin gerçeği sahip oldukları her şeyin kendilerine tanrılar tarafından verildiğidir. Bu antik insanlar gökyüzünden dünyaya inen canlılar yine gökyüzüne çıkabilen tanrılardan bahsetmektedirler. Bu konu tabletleri çevirenler tarafından başlarda inanılmamış, mitlerin başlangıcı olarak damgalanmıştır.

Sümerlerin insanoğlunun kökleriyle ilgili anlayışlarını tam olarak kavrayabilmek için, zihin yapımızı hafifçe değiştirmemiz gerekir. Anunnaki kelimesi Sümer dilindeki anlamı , gökyüzünden dünyaya gelenler demektir. Eski ahitte geçen nefilim kelimesi gerçekteki anlamı aşağı gönderilenler anlamına gelirken neden devler olarak tercüme edildiği sorgulanmış ve antik medeniyetlerdeki izlere kadar gidilmiştir. Yazar Sitchin İncil üzerindeki tutarsızlıkların peşine düşerek bir ömür boyu süren araştırmasını yapmıştır.Yazarın sorusu son derece haklıdır, Nefilim kelimesi , devler olarak değil bir çok araştırmacı tarafından göksel varlıklarla İnsan kadınların cinsel birleşmesi sonucu ortaya çıkan antik kahramanlar olarak açıklamışlardır. Yaratılış 6:4′te şöyle der;

Tanrının oğulları insan kadınla birlikte olduğu ve çocuk yaptığı o günlerde - ve sonrasında - nefilim dünya üzerindeydi. Onlar Eski zamanların kahramanı ünlü adamlardı.

Rusya doğumlu ünlü araştırmacı Sitchin ve diğerleri , Sümer tabletlerini, sümerceyi akıcı olarak öğrendikten sonra bir mit değilde anlaşılan ve algılanan haliyle yzılmış olacağı düşüncesi ile yorumlamaya başalar ve sonrasında arkeolojik bulguların kendi teorisini desteklemesiyle birlikte yazılı tarihin hiçte gerçekleri yansıtmadığı düşüncesine sahip olur.Sitchin’in yaptığı araştırmalarının sonucu İncilde geçen Nefilim ile Sümer in sözünü ettiği Anunnaki aynı şeydir.

Anunnakinin hikayesi şudur , 450,000 yıl önce bir grup insan benzeri uzaylı varlık dünya denen gezegene geldiler. Geldikleri gezegen, Sümerlilerin adına Nibiru dedikleri,antik Sümer edebiyatında 12 gezegen olarak tanımlanmaktadır.1981 yılında Amerikalı astronomlar güneş sistemimizde onuncu bir gezegen olabileceği üzerinde çalışıyorlardı.Dünya çevresinde dönen bir uydu teleskopun kaydettiği görüntüler ve pluton un yörürgesindeki düzensizlikler bilim adamlarını başka bir gezegen olacağı fikrine itmiştir.Birleşik devletler denizkuvvetleri gözlem evinin kanıtları doğruysa, bu Sümerlerin astronomi alanında ne kadar ileri düzeyde olduklarının bir kanıtıdır.Sümerler Ay ve Güneşi de güneş sistemi içine dahil ettikleri için bu 12 rakamı şaşırtıcı olarak doğrudur.Sümerlerin Uranüs, Neptün ve Pluton gibi gezegenleri son derece doğru bir şekilde tanımlamış ve diyagramlarını hazırlamış olmaları ve bunların bir teleskop olmadan yapılabilme olasılığının imkansızlığı Sümerler hakkında bize bir tasarım yapmamızı sağlar. Bu gezegenler Uranüs 1781 , Neptün 1846 , Pluto 1930 yılında bulunduğu dikkate alınırsa.

Uzan zamandır mit olarak düşünülen Antik Sümer metinlerinin son yorumları, özelliklede yaratılış destanı olarak bilinen Enuma Elish, güneş sistemimizin son durumu hakkında inanılmaz bilgiler sunar.Sümer metinlerinde, dört milyar yıldan uzun bir süre önce Nibura adında gezgin bir gezegenin güneş sistemimize girdiğini, Tiamat denen denen büyük bir gezegeni kıl payı ıskaldığı bunu sonucunda ciddi yer çekimi sorunları ortaya çıktığı açıklanır.Daha sonra Nibiru - Babil dilinde Marduk , bir kez daha geldiğinde , Tiamat gerçekten vuruldu ve Nibiru nun görevli ayları tarafından bombalandı.Tiamat’ın çeşitli boylardaki parçaları asıl yörüngesinde kalarak asteroit kuşağını oluştururken gezegenin diğer yarısı güneşe yakın yeni bir yörüngeye fırladı , bu parça zaman içinde dünya’yı meydana getirdi. Nİbiru nun aylarından biri olan Kingu bizim şuanki ay olarak bildiğimiz Ay haline geldi. İşin ilginç yönü , bu teori , Dünyanın neden kabuğunun bir kısmının - Pasifik okyanusunu kaplayan kısmı, neden eksik olduğunu ve asteroit kuşağının nasıl oluştuğunu mantıklı bir şekilde açıklamaktadır.Bu teori çok fazla spekülasyona neden olan kuyruklu yıldızlarıda açıklamaktadır.

Teoriye göre Nibiru ve Tiamat çarpıştıklarında ,iki dünyadanda çok miktarda deniz suyu toprak ve döküntüyle birlikte uzayda savrulmuşlardır ve kirli buz parçalarını oluşturmuşlardır.Bu teori yakın zamanda elde edilen bazı bulgular ile dahada güçlendi ; Antartikada bulunan bazı göktaşları ,Marsın atmosferini olusturan gazları içermektedir, öte yandan bilim adamları bir mars meteorunda , dört milyar yaşında olduğu tespit edilen mikroorganizma bulmuşlardır. Yörüngesi Mars ve Jüpiterin arasından geçtiği için Geçiş gezegeni ad eden Nibiru ,elips biçimli kendi yörüngesine devam eder, bu yörünge onu güneş sisteminden uzaklaştırır ve tekrar kütlesel çekim ile içeri sokulmaktır.Mısır kayıtlarında buna kanatlı disk denmiştir.Dünyadaki yaşam, güneş çevresinde olan dönüş süresi bir yıla dayanarak gelişti.Nibiru daki yaşam ise ,güneş etrafındaki dönüş süresine göre yani dünya zamanıyla 3,600 yıla göre oluştu.Bu durum nibirudaki yaşamın dünyadakinden çok daha önce geliştiğinidüşündürmektedir.

Sümer kayıtlarındaki Nibiru yani Anunnaki, 450,000 yıl önce , yani dünyanın ikinci buzul döneminde Nibirunun son derece gelişmiş varlıkları iki gezegenin yaklaşması sonucu Dünyaya seyahat ettiler.Nasıl astronotlar dünyaya inerken okyanusa iner, Anunnakide ilk inişini suya yapar.Matıken bu antik astronotlar kendilerine ortalama bir sıcaklık,su ve yakıt kaynağı sağlayacak bir kamp yeri ararlar ve bu yere uyan tek bölge vardır MEZAPOTAMYA. Bazı araştırmacılar, bu ilk Anunnaki yerleşim merkezinin güney ırakta kalmasını ve savaşlarda sürekli buraların bombalanmasını şüpheyle karşılarlar. Kayıtlarımıza dönersek, Mutlak Nibiru hakimi Anu - veya An yada El , asıl gezegenden operasyonu yönetirken Anu’nun iki oğlu Enlil ve Enki liderliğinde dünyada sistematik bir kolonileşme hareketi başlar, bütün Anunnaki liderler daha sonra Nefilim yada Tanrı rolüne girerler.Çok ilginçtirki bu Nefilimden birisinin ismi NAZİ dir.Enlil , görev kumandanıdır, Enki ise yönetici ve bilim subayı.İki kardeş arasında Nibiru protokolleri ile ilgili düşmanlık vardır.Büyük enki, annesi An unun resmi karısı olmadığı için ikinci derece öneme sahiptir.Ama dünya yolculuğu fikrini ilk başlatan kişidir.İyi korunmuş metinlerin birinde Enki , iran körfezine inişini şöyle anlatır : Dünyaya yaklaşırken çok fazla su olduğunu fark ettim.Yeşil çayırlarına yaklaştığımda ,benim emrimle yükseltiler ve kümbetler oluştu.Saf bir yerde evimi yaptım.Enki hem bilimci hemde mühendistir.Onun liderliği altında iran körfezinin kuzeyindeki bataklıklar kurutulmuş sulama kanalları yapılmıştır.Enkinin büyük oğlu Marduk’un önderliğinde destek birlikleri gelir. Dünya zamanıyla çok uzun bir yıl olan bu olay Anunnaki için sadece birkaç yıldır.Bazı araştırmacılar Anunnakinin dünya üzerindeki çalışmalarıyla ilgili çok karmaşık metafizik açıklamalar üretmişlerdir. Bir çoğu Nibiru nun geçişiyle bozulan enerji alanlarından ve ruhsal boyutlarından bahsetmektedir.Stchin ve diğer araştırmacıların teorisi ise ,kolonicilerin dünya üzerinde mineral zenginliklerin peşinde olduğu yönündedir.Anunnaki ,bizim hidroklorokarbonlar sayesinde ozona verdiğimiz türde zararlar bulunan kendi atmosferini onarmak için altın arıyorlar diye açıklanmıştır.Bugün şaşırtıcı şekilde bilim adamlarımız ozon tabakasının en iyi onarılmasının çözümünü minik altın partiküllerin atmosfere atılması olduğunu söylemektedirler.Fakat İran körfezindeki bu altın çıkarma işi ihtiyaçlarını karşılamaya yetmemiştir.Varisi Enlil ile birlikte Anu , koloniyi ziyaret eder ve Enkiyi daha fazla altın bulmayla görevlendirir.Enki güney Afrika ve ordanda güney amerikaya gider.Güney amerikada altın olduğu 1970 yılında kanıtlanmıştır.Kazı izlerine orta ve güney amerikada rastlanmıştır.Bu Anunnaki altın arama çalışmaları gezegenin belirli bölgelerinde devam eder ve insanın başlangıçtaki yayılmalarınıda açıklar.Bu konudaki önemli destek ve kaynak da Mezapotamyada verilen şehir isimleri ile orta amerikadakilerin benzerliğidir.

Mezapotamuadaki adı…..Orta Amerikadaki adı

Chol………………………………Chol-ula

Colua……………………………..Colua-can

Zuivana………………………… Zuivan

Cholima………………………… Colima

Zalissa………………………….. Xalisco

Çıkarılan altınlar uçan kargo yoluyla mezapotamyaya görürülür ve orda rafine edilerek kum saati biçimde külçelere dönüştürülmekte idi.Bu külçeler arkeolojik kazılarda bulunmuştur. Enlil ve Enki arasındaki düşmalık siddetlenir ve bunu hafifletmek amacıyla Anu tarafından Enlil , E.DIN kolonisinin başına getirildi, Enki de afrikadaki AB.ZU nun başına getirildi.Anunnaki arasında , zorluklar yaratan iklim değişiklikleri bir sürü angaryalar vb sorunlar çıktı. Bu Sümer metinlerinde , Tıpkı insanlar gibi tanrılarda işten yoruldular ve çalışmaların yavaş ilerlemesinden sıkıldılar; tanrıların çalışma hızları yüksek olmasına karşın iş çok yavaş ilerliyordu ve bu gerginlik yaratıyordu.

1990 yılında Colorada üniv. Dr.Arthur David Horn ve birçok bilim adamı biyolojik antropoloji kürsüsünden istifa etmişlerdir. Savunmaları geleneksel tarih anlayışı içerisinde insanoğlunun köklerinin açıklanamayacağı ve bu köklerin temelinde dünya dışı varlıkların olduğu düşüncesidir. Dr.Horn bu konuda şunları söyler, Anunnakinin alt tabaka üyeleri 300.000 yıl önce yönetime karşı ayaklandılar, dünya üzerinde altın çıkarma işi 100.000 yılın üzerinde devam ediyordu Başkumandan Enlil onları cezalandırmak istedi, konuyla ilgili babasınında içinde olduğu büyük anunnaki meclisinin toplanmasını istedi.Anu konuyla ilgili daha ılımlı ve anlayışlı idi.Konu mecliste görüşüldü.Farklı çıkarma yöntemleri araştırıldı.Enki , kendi çalıştığı yer olan Abzu da(Afrika) , insan benzeri ilkel varlıkların bol miktarda bulunduğunu bildirdi.Enkinin bu işci ırkı yaratma fikri mecliste kabul edildi.Ve böylece Sümer kayıtlarında yer alan insanoğlunun gerçek varoluş süreci başladı.Bu açıklama incilde , Tek bir tanrı varlığı vurgulanarak, Yaradılış 1:26 da ‘

‘Kendi suretimizden bir insan yaratalım”

olarak yer alır. Bu ayet iki şekilde yorumlanabilir ya yeni bir tür oluştulmuştur yada varolan bir ırk üzerinde genetik bir oynama yapılmıştır.Anunnaki dünya operasyonunun tıbbi subayı olarak Ninharsag Ninti adıyla bilinir.Ve dişidir.Enki ile birlikte genetik deneyler üzerinde çalışmış, bulunan bir Sümer silindir mühründe Enki ve Ninharsag, etrafında şişeler kaseler ,raflar ve makinelerin remedildiği görüntü mevcuttur.sümer kayıtlarına göre aralarında insan başlı boğa ve aslanların kanatlı yaratıkların, keçi başlı insanın vb. mutant canlıların üretildiği yönünde yazılar bulunmaktadır.Eğer bu doğruysa Atlas,Goliath,Gargantua,Polyphemus ve Typhon gibi mitolojik yaratıklara ve süper insanın arkasında yatan gerçek de açıklanıyor demektir.İlk insanın yaratılışıyla ilgili Sümer kayıtları, sümerde LU.LU olarak geçer.İbranicedeki karşılığı Adama dır.Dünya insanı yada dünyalı anlamındadır.Bu düşünce bugünkü klonlamanın karşılığıdır.Enki ve ninharsag Afrikalı insan benzeri bir canlıdan almış oldukları yumurtayla genç bir anunnaki erkeğinin spermini birleştirirler.Döllenen yumurta bir anunnaki kadınının rahmine yerleştirilir, kayıtlara göre bu kadın Enkinin karısı Ninki dir.Doğum sezeryanla yapılmasına karşın dünya üzerinde ilk kez sağlıklı bir adama melezi doğar.Sümer kayıtlarına göre ilk insan hayb-van gibi ot yemektedir.Ninharsag çok sayıda hem dişi hemde erkek Adama üretmiştir.Anunnakile bu dönemde üreyemezler.Yeni yaratılan insan ırkınında ömrü kendilerine göre kısadır.Belkide bu aralarında rekabetin doğmasını önlemek için yapılmıştır.Yaratılış 3:5 te

”Elohim in insanoğluna verdiği ilk emir ,tanrı gibi olmamaları için cahil kalmalarını emretmesidir.

Büyük Sümerolog Samuel N.Kramer , Sümer kayıtlarındaki yaratılış ile kutsal kitaplardaki yaratılış arasında paralellik olduğunu söyler. Havvanın ademin kaburgasından üretilmesi , Sümer kelimesi TI ile açıklamıştır.Havva yaşamını genetik malzemesini Ademden almıştır.İlk Adama örneklerinin üretildiği Sümer labaratuarına SHI.IM.TI adı verilmiştir.Bunun Sümer dilindeki anlamı ,”Yaşamın üflendiği yer demektir.” Yaratılış 2:7 de Tanrının insanoğunu topraktan ürettiği ve burun deliklerinden yaşam nefesini üflediği ayeti ile karşılaştırın.

Sitchin e göre Adem ilk tüp bebekti.Uzun zaman önce unutulmuş olan klonlamayla ilgili olarak Sümer şekillerinin Tıp biliminin sembolü olmasıda ayrı bir ilginç olaydır.Yaşam veren tıp tekniğinin bu antik sembolü 1946 yılında keşfedilmiş olan dna sarmalını andırmaktadır.Bir klon veya melez üretimini sağlayan şey bu dna yapısıyla oynamadır.1970 yıllarında en eski tarih öncesi insan kalıntıları afrikada bulunduğundan beri , ilk insanın afrikadan çıktığı teorisi giderek gelişmiştir. Bu kalıntılar o bölgede 3 milyon yıl önce yaşayan Neanderthal adamdan bile ilkeldir. Morfoloji açısından bu Autraloppithecus insan türünden tamamen farklıdır.Bir çok araştırmacı bu bağlantıların açıklanması için artık Darwinden farklı bir teoriye ihtiyaç duyulduğunu vurgulamaktadırlar. Geleneksel düşünce adamları günümüze kadar bulunan kanıtlara karşı bir komplo işbirliği içinde görmezden gelmektedirler.1950′lerde Manitoulin adasında buz içerisinde ileri seviye gelişmiş taş aletleri bulunmuştur.Bu aletlerin yaşı 125. 000 yıl olarak hesaplanmıştırki bu tüm teorilerle tamamen çelişkilidir, daha sonra bu aletler gözden uzak bir yerde saklanmış bulan kişiye açıklamaması karşılığında müze müdürlüğü verilmiştir.

Forbidden Archeology adlı kitabın yazarları , bilim ortamında sürekli hoşa gitmeyen şeylerin bulunduğunu fakat bunların örtbas edildiğini kanıtları ile yazmışlardır. Bir çok bilim adamı National Geographic adlı TV’lerin kamuoyu oluşturmak ve gerçekleri gizlemek için oluşturulmuş bir organizasyon oldukları konusunda birleşmektedirler.Anunnakiler üretikleri insanoğluna kötü davranmışlar ve onları köleci bir sistem içerisinde çalıştırmışlardır.Yine de Anunnaki insanoğluna , Sümer uygarlığını bağışlamışlardır.İlk insanlar kendi kendilerine üreyemedikleri yapay döllenme ve doğum arasındaki süre uzunluğu sebebiyle , Ninharsag kendi kendine üreyebilecek bir adama ırkı yaratmak için çalışır. Yaratılış 2:8-15 de Adama türünün başka bir yerde yaratıldığını ve cennete yerleştirildiği ifade edilmektedir.Sümer metinlerinde ,Fırat ve Dicle nehri arasında bulunan bulunduğu açıklanan E.DIN denen Anunnaki kolonisinin , kıskanç Enki tarafından Afrikadaki labaratuarlarda bulunan insanları zorla alarak yiyecek üretmek iin E.DIN e getirdiği yazar.Bu aşamayla ilgili olarak Sümer metinleri ya kaybolmuştur yada daha çevrilmemiştir.Erkek DNA örneği anunnaki yerine dişi adama ile birleştirilmiştir.Sonuçta adama yeni bir hayatın oluşmasına sebebiyet verecek hale geldi.Adem in üreme bilgisi alması Anunnakileri kızdırır ”İnsanlar artık bizim gibi oldular ve onlarda iyi ve kötüyü biliyorlar ” Yaradılış 3:22 de Yaşam ağacına uzanıp yemesine ve sonsuza dek yaşamasına izin verilmemeli”Böylece insan DNA kodlarıyla tekrar oynanarak uzun yaşaması ve beynin tam kapasite kullanılması engellenir.İnsan soyunun giderek artması ve Anunnaki’ler ile yakınlaşmasını beraberinde getirir.Yaradılış 6:1-4 şöyle yazar, Dünya üzerindeki insanların sayısı artmakta ve aralarında dişilerin doğmaya başladığında ,Tanrıların oğulları (Nefilim/Anunnaki) insan kızların güzel olduklarını gördüler ve aralarından güzel olanlarla evlenmeye başladılar…Tanrını oğulları insan kadınlarla birlikte olduğu ve çocuk yaptığı o günlerde ve sonrasında Nefilim dünya üzerinde idi.Adama ırkı böylesine bir çiftleşmenin yanında deneylerinde odak noktası idi.Neanderthal adamın Cro-Mangon adama dönüşü sağlayan sürekli deneyler.İlk adama torunları dünya üzerinde anunnaki genleri sayesinde uzun süre yaşayabiliyordu fakat daha sonra dünya üzerindeki yaşam zorlukları ömürleri kısalttı.Gılgamış destanında;

”Sadece Tanrılar güneşin altında sonsuza dek yasar.”

Günleri sayılı olan insanoğlu ne başarırsa başarsın ,esip giden rüzgardan başka bir şey değildir. Adem,Seth,Enosh,Kenan,Enoch, Methuselah gibi Nuhtan önceki insanların uzun ömürlü olduklarının açıklaması bu olabilir.Bulunan fosillerin incildeki belirtilen yaşları 100 ile çarpıldığında yaşanılan zamanlar bulunur ve bu Sümer kayıtlarıyla uyumludur.

Bundan 12.000 bin yıl önce Anunnaki lideri Nibiru, gezegenin dönüşüyle dünya üzerinde ağır iklim değişikliklerinin gerçekleşeceğini anlayınca ,Enlil harekete geçer,meclisi doğanın kendi haline bırakılması gerekliliği konusunda ikna ederek, dünya yörüngesinde dönen gemide olayın bitmesini bekler.İnsanoğlu yeryüzünden silinecektir.Bu fikra sıcak bakmayan Enki , ya insanoğluna duyduğu sevgiden yada Enki ile arasındaki sürtüşmeden”tanrıların ölümcül sırlarını insan yardımcılarından birine açıklar.Bu , Sümerlerden biri olan Zisudra dır yani diğer adıyla, Utnapishtim. Utnapishtim dinlerdeki Nuh tur.İncilde geçen Nuh ile Gılgamış destanı birebir paraleldir.incildeki hikaye Sümer kayıtlarının değiştirilmiş halidir.Sümer kayıtlarına göre Utnapishtim/Nuh a gemi yapmasını öğreten kişi Enkidir.Gemiyi su geçirmez kılmak için zift yapmayıda o öğretmiştir.İncil kayıtlarında hiç söz edilmeyen detaylar vardır.İnsanların kafalarını fazla karıştırmamak için fazla konuya girilmez. Enki , Nuh a şöyle buyurur, gemiye bütün yaşayan varlıkların tohumlarını koy, bu emir oldukça ilginçtir.bir genetik mühendisinin bu isteği daha farklı olmalıydı, DNA örnekleri ve laboratuar araçları istemeliydi.Araştırmacılar konuyu dahada ileri götürerek Enki nin üç farklı etnik kökenden gelen kadının genleriyle oynayarak , dünyanın üç farklı ırkını temsil eden üç farklı oğlan çocuğunu ortaya çıkardığını savunmaktadırlar.Bazı yazarlar ise Anunnaki dışında kalan dünya dışı varlıkla yapılan genetik deneyler sonucunda farklı ırkların çıktığını söylemektedirler. Akad kayıtlarıda büyük tufanın yağmurlardan oluşmadığı yönündedir.Binaları ve barajları yıkan güçlü rüzgar etkisinden bahsedilmektedir.Yapılan incelemelerde tufanın dünyanın her yerinde olmadığı ortaya çıkmıştır.İnsan oğlunun bu onbin yıl önceki nufusunun coğunun ortadan kaybolması bu teoriyle açıklanabilir. Nibirunun güneş sisteminden uzaklaşması ile su seviyesi alçalır ve Anunnaki ve bir avuç insan dünyayı yeniden şekillendirmeye koyulurlar.Fakat bu Tufan öncesi kadar barışcıl olmaz.Tufandan önce Anunnaki için çalışmayanlar avcı-toplayıcı olarak çalışırken Tufandan sonra çiftçilik ve hayvan yetiştirmeye yönelmişlerdir.Bu karar tüm tarihin seyrini değiştirmiştir.Sümer kayıtlarında bu olay, onlara tanrılar tarafından söylendiği olarak açıklanmıştır.Tufandan sonra insanlar şehirlerde yaşamaya başlar ve şehirler Anunnaki liderler tarafından yönetilir.Bunlar insanlar tarafından Tanrı olarak algılanır. Araştırmacı yazarlara göre insanlık evrimi üç aşamadan olusur, Tarım yaklaşık 11.000 yıl önce , tarih öncesi uygarlık yaklaşık 7,500 yıl önce , bildiğimiz uygarlık 3,600 yıl önce, bu süre aynı zamanda Nibirunun güneş etrafındaki dönüş süresidir. İnsanoğlunun nüfusunun artması yönetimleri konusunda farklı liderlere ihtiyacı doğurur.Anunnaki yada tanrılar tarafından kendilerini temsilen özel insanlar çıkar sahneye.Bu gelenek günümüzde dahi devam etmektedir.Bu uygulama ilk olarak Sümer şehri,Kish şehrinde başlar. Bu incilde Crush şehri olarak geçer.Mısırda değil babilin doğusundadır.

Yaratılış 10: 8-12 de Crush un Nuhun torunlarından birinin Nimrod’un babasının kurup yönettiği yazılıdır. Eski ahite yer alan Babil kulesi hikayesinin temeli , Nimrod un Enlil’in bölünme planını bozma teşebbüsüne dayanıyor olabilir.Bu hikaye anununnakinin tufan sonrasında uzay gemileri için kullandığı ve şuanki Lübnan olarak bilinen baalbek’te başlamıştır.Trilithon denilen ve her biri 300 tondan ağır olan dev granit bloklar , araştırmacıları buranın bir dönem kalkış pisti olduğu fikrine yöneltmiştir.Metinlerdeki kanıtlar ve fiziksel kanıtlar bunu göstermektedir.Baalbekte bulunan Arapça bir metinde Nimrod ve takipçilerinin kendileri için bir Shem kurmaya karar vermelerinden bahseder.Bu yaradılış 11:4 de kendimize bir isim yapalım olarak geçer.Yazar Turnage bu konudaki görüşü , Shem kelimesinin kasıtlı olarak isim olarak çevrildiğini aslında bu kelimenin yukarıya giden anlamı taşıdığını kökeninin semit dildeki karşılığı shu-mu yada sham kelimesinden türediğini söyler.Kelimenin asıl anlamı ucan bir şeyle ilgilidir.

Araştırmacı Sitchin ise : MU yada SHEM kelimelerinin bir çok mezopotamyada metninde kullanıldığı anlamı isim olarak değil gökyüzü aracı olarak algılanmalıdır. Buda anlatılan bir çok antik hikayeye farklı bir bakış açısını getirir.Babildeki sorunlar ve insanoğlu ve dünya dışı yöneticiler ile olan ayrılma istekleri,Enlil in insan rekabeti konusundaki korkularını dahada arttırır ve insanları birbirinden ayırarak bu sorunu aşacağını düşünür.Bu yaradılış 11:5-8 de “ve rab insanoğlunun inşa ettiği şehri ve kuleyi görmek için aşağı indi.Ve rab dediki ,dikkatli olun, onlar tek bir ırk ve tek bir dili konuşuyorlar.Bu yapacakları şeyin sadece bir başlangıcı: yapmaya karar verecekleri hiçbir şey artık onlar için imkansız değil.Gelin aşağı inelim ve onların dillerini karıştıralım,böylece birbirlerinin söylediklerini anlamasınlar.Rab onları dünyanın dört bir yanına dağıttı ve inşa ettikleri şehri bırakıp gittiler”

Araştırmacı, Alfrod, Utnapishtim/Nuh un üç farklı ırkı temsil eden karıları olmuş olabileceğini, bu kadınların çocuklarının farklı ırklar olduklarından , Afrikadaki Negroid, Asyadaki Moğoloid, ve yakın doğudaki Kafkasoid ırkı olarak açıklar.

Gerek Sümer metinleri gerekse İncilde Shem ve onun soyundan gelenlerin mezapotamya bölgesinde kaldığı Ham ve ırkının afrikaya ve arabistana dağıldığı, Japheth in de indus vadisine götürülerek tarih öncesi çağlarda aniden ortaya çıkan aryanları oluşturduğu bilinmektedir. Anunnaki uzay üstlerini sular altında kalan sümerden Tanrının görkemli yere taşınma esnasında sorunlar çıkar,bu sina yarım adasıdır.otuzdokuzuncu paralelde bulunur.Sina dağının en yüksek zirvesi güneyde Catherine dağı 2,595 m , biraz daha alçak olanı Musa dağı 2,250 m, ama eksik olan şey batıda uygun olan işaretti ve bu Giza piramitleri ile giderildi. Büyük Keops piramidi çok yükseklerden çıplak gözle görülebilecek bir işarettir.Uzaydan radar ekranında çok uzaklardan fark edilir, yaklaşma açısı ufuk çizgisinin 38 derece üzerinde olduğunda eğimli kenarları radar ışınlarını dikey olarak yansıtır.Bu reflektör olarak bir süre kullanılmış olabilir.Ayrıca piramit in dış yüzeyi çeşitli renklere boyanmış ve metalleştirilmiştir. İncil araştırmacıları sina kelimesinin patlama anlamına gelebileceğini ve muhtemelen babil tanrısı sinden gelebileceğini belirtmektedirler.

Sin anunnaki lideri Enlil in ilk doğan oğlu ve Ur şehrinin hakimi nannar ın semit dildeki adıdır.Ur şehri aynı zamanda tarih sahnesine çıkacak olan İbrahimin vatanıdır.Sin aynı zamanda Chaldeanlar ın Ay a verdikleri isimdir.Sümerler , Enkinin gereken canlı organizmaları yada insan örneklerini yahut melez deneyleri için gereken tohumları Nibiru ile Tiamat gezegenin çarpışması sonucu Ay da kalan parçalardan topladığı yazılıdır.Hıristiyanlıktaki hepimiz günahla doğduk ibaresi budur.Hepimizin genetik kökleri ay.Tufan sırasında Sümer şehri nippurda Anunnaki misyon merkezi yıkılmış ve iniş hattından eşit uzaklıkta yeni bir yere ihtiyaç duyulduğu için, Moriah dağı ,yeni bir kontrol merkezi inşaa edilir.Bu dinlerin kutsal yer kabul ettiği Kudüs şehrinden başka bir yer değildir. Sümer metinlerine göre,Enki’nin en büyük oğlu Marduk Mısır topraklarının hakimiyetini ele geçirir ve Ra adıyla anılır.Onun çocukları Shu ve Tefnut birbiriyle evlenerek gelecek Firavun kuşakları için örnek olurlar.Onların çocukları Geb ve Nut da birbirleriyle evlenirler. Ve mısırın ünlü tanrı/hükümdarlarının anne babaları oldular; osiris kız kardeşi ve karısı İsis , seth ve isis in kızkardeşi nepthys.Bu aile içi evlenmeler taht sorunlarınıda birlikte getirir.Aşağı mısır Osiris e yukarı mısır seth e virilir.Kendi payından memnunolmayan seth osiris e karşı manevra başlatır ve böylece efsanevi savaşlar başlar.Osiris in ölümünden sonra intikam peşinde koşan oğlu Horus, gözünü doğuya kaydırarak sina uzay limanını ele geçiren Seth’e dikti. Enki’nin torunlarının uzay üssünün kontrolünü ele geçirmesine öfkelenen Enlil takipçileri Seth e saldırır.Bu aile kavgası eskiden beri devam eder.Enlil in oğullarından biri olan ninurta ile sina üssü geri alınır.Hükümdarlık kendi aralarındada acımasız savaşlara girişti ve bu savaşlar eski ahitte aynen anlatılır.Bu aile içi savaşlar Enlilin inanda adlı bir torunu ,enkinin en küçük oğlu dumuzi ile evlenir ve ailelerde barış ortamı sağlanır. Dumuzinin öldürülmesinden Marduk/Ra suçlu bulundu ve duvarları gökyüzüne ulaşan bir yerde hayatının sonuna kadar hapsedilmesine karar verilir ve Büyük piramit olduğu söylenir. 1922 yılında güney pakistanda M.Ö. 2,500 tarihinde var olan en büyük şehir Mohonje-Daro adında bulunur şehir oldukça iyi bir mimariye ve gelişmiş bir bina yapım tekniğine sahiptir. Şehirde harappanlar denen halk yaşamakta ve Tanrıça inannaya benzeyen görüntüleriyle benzer tek bir dişi ilaheye tapınmaktadırlar.Bu tanrıca ındus tanrıçası anana olsun olmasın Sümer metinlerine göre güç arayışları nedeniyle Ninharsag ı anunnaki liderleri arasındaki yerinden etmiştir.Ayrıca yeni bir imparatorluk kurmak için bir insan melez de bulur.Bu adam buyük Sargon adıyla bilinen kişidir.Bir insan anne ve anunnaki babadan doğduğuna inanılan Sargon Semit-Akad hanedanlıgını kurmuştur.

Mezapotamya üzerinde hakimiyet kurdu.Sargunun musa gibi annesinin sepeteKoyarak nehre bırakıldığını hatırlayalım.Sargon ve Akad ın düşmesiyle birlikte Marduk/Ra sürgünden döner.Enlil ve İnanna birleşerek Marduk ve babası Enkiye karşı çıktılar.Babil üzerindeki bu hakimiyet savaşları olayı tamamen iç savaşa dönüştürür. Marduk ‘un bu tutkularından korkan anunnaki yedi güçlü silahını kullanmak için Anuyu ikna eder.Bugün araştırmacılar bu silahların nükleer silah olduğu altında birleşmişlerdir.Bu M.Ö. 2000 de olur. Tam bu sırada tarih sahnesine İncilde ve tüm kitaplarda adı geçen İbrahim ortaya çıkar.İbrahim alçak gönüllü bir göçebe değil Sümerli aristokrattır.Ur şehrinde yüksek pozisyonda olması onun Sümerli olduğunun kanıtıdır.Mısıra geldiklerinde İbrahim ve Sarah firavunun Huzuruna götürülürler Cananda yerel hükümdar ile anlaşma yaptı.Bu göcebe birinin yapacağı işe pek benzemez. Sina uzay üssünü tekrar ele geçirmek isteyen marduk orduları, sinaya ulaşamadan geri döndüler ve siddim vadisindeki soddom ve gomora şehirlerini yağmaladılar.İbrahimin yeğeNi lot burada esir alındı ve ibrahim daha sonra onu kurtardı.Bu noktada dünya nükleer bir Patlamayla karşılaşmış olabilir.Sodom ve Gomora planlı olarak yok edilmiştir.Yaradılış 19:12-13 de Lut peygamber ve ve karısı anlatılır, karısının tuz a döndüğü belirtilir.Tuz olarakibranice yorumlanan kelime Sümercedeki anlamı Buhar demektir.Bu saldırıda Lut un karısıbuhar olmuştur.

Bir Sümer metni Erra Epos ta ” And olsunki insanları yok edeceğim ve ruhlarını buhara dönüştüreceğim” Hiroşima ve nagazakide kendini koruyamayan insanlar buharlaşmıştır. Sodom ve gomoranın yıkılmasıyla eş zamanlı sina uzay merkezide yıkılmıştır. Bu muhtemel olarak Marduk un eline geçmesini engellemek içindir.Sina patlamasının izleri bugün bile uzaydan görülebilmektedir. Çekilen fotoğraflarda sadece yüzeyde kararmış taşlar olduğu görünmektedir. Nükleer saldırılar beklenmedik şekilde Sümer uygarlığını bir anda bitirmiştir.Geleneksel tarihçiler Babil ve Asur imparatorlukları tarafından ele geçirilerek yıkıldığını söylesede hiçbir uygarlık bir günde bitmez.Sümer kayıtlarında bu radyoaktif fırtına detaylı olarak anlatılmıştır. Bir anda Sümer uygarlığı ve tanrılar ortadan kaybolmuştur.İnsaoğlu için bütün bunlar 4.000 yıldan uzun sürmüş olmasına karşın bu Anunnaki için ise kendi zamanına göre Birkaç yıldan biraz uzundur.Bu katliamdan kurtulanlar bir gerileme ve barbarlık dönemi başlamıştır artık. Geride kalanlar için artık Anunnaki Tanrıları olmadı için uygarlık oluşturmak ve ilerlemek oldukça yavaş olacaktır. İbrahim ve halkı güneye doğru ilerlediler.Yüz yaşında baba oldu, ve torunu Yakup, daha sonra İsrail adıyla bilindi.Bazıları bu ismin mısır tanrıları , Osiris ve RA ile Mezapotamya Tanrısı EL ile birleşiminden ibret olduğunu düşünür.Yaklaşık otuz beş yıl boyunca İsrailliler yukarıda anlatılan olayları anlattılar ve sonunda İbrani dilinde yazıldı.

Sonrasında olanlar ise şimdilerin dediği gibi ,,TARİH.

Hermetik ve Sanskrit Öğretiler

Tarihsel süreçte yöneten ve yönetilen sınıfının ortaya çıkmasıyla yöneten sınıfın yönetilen sınıfın başkaldırısını önlemek amacıyla dinler yaratılmıştır.Burda dikkat edilmesi gereken Tanrı kavramı dinlerle ortaya çıkmamış olması dinlerle anlam değiştirmiş olmasıdır.Semavi dinlere kadar somut olan tanrı kavramı bilginin egzoterik olmaması sebebyle mistik simgesel anlatımlarla inisiye olmuş kişilere verilmesi , Semavi dinler sonrası ise Tanrı’nın soyut bir hale sokularak egzoterik olarak herkese verilmesi kavramlarını gözden kaçırmamak gerekir.

Konuya analitik olarak yaklaşırsak batı düşünce sistemleri sadece entelektüel olarak ele alınmakta tarihsel süreçlerde meydana gelen değişiklikler gözardı edilmektedir.Felsefe sözcüğü bile gerçek anlamından uzaklaştırılarak bilgiye olan sevgi biçimine girmiştir. Tanrı kavramını anlayabilmemiz ve süreçleri daha iyi analiz yapabilmemiz için antik Yunan’ında Öncesine geçmek zorundayız. Eğer düşüncelerimizi buradan başlatırsak hepimizin çıktığı nokta aynı olur. Felsefenin gerçek noktası olan ”tanrısal bilgelik” ancak antik yunan öncesine uzanılarak anlaşılır.

Antik Grek’ in başlangıc noktaları olan  Orpheus  (İ.Ö.1000),  Solon (İ.Ö.650), Thales (İ.Ö.6009), Pisagor  (İ.Ö.580-487),  Mısırda Thebes ve Menphis tapınaklarında 20 yılı aşkın sürelerde eğitim aldıkları kanıtlıdır. Thebes ve Menphis Tapınaklarının içine girdiğimiz zaman ,Solon hukuk,Pisagor sayı mistiği ve matematik, Orpheus Yunan mitolojisinin oluşum kaynağı, Thales felsefe konularında eğitim almışlardır. Thebes ve Menphis tapınaklarının eğitim yapısı incelenirse Hermes öğretisinin uygulandığı görülür. Bu öğreti dışa kapalıdır, rahip ve kral öğretisidir.

Doğa Bilimleri, Astronomi, Hukuk, Matematik, Mistisizm ve Mitos’u kapsar, dönemim üniversitesi niteliğindedir. Bu öğreti içinde öğretilen dinsel yapının içine girersek sezgi ve sağduyu ile örülmüş çoğu zaman duygularla örülmüş olduğunu görürüz.

Yatay kültürlerde tarihsel süreçler içerisinde yaşanan sanat, mit, din ve felsefe ve diğer kavramlar dikey olarak her bireyde algı, duyu, inanç ve us olarak kendini bulur. Bu noktada siz yatay zinciri her hangi bir noktasından koparırsanız insan usunda meydana gelecek etkiler zincirin kopan halkasından devam edecek, önceki parçalar batıl kabul edilecektir. İşte insanoğlunun hayat serüveninde Tanrı kavramlarındaki değişmenin sebebide budur. Kültürlerin kavramlara etkisi aklın tarihteki serüvenidir.Bu serüven içerinde ki , Tanrı kavramlarını zincirin koptuğu noktadanmı yoksa zinciri birleştirip genele objektif bakış açısıylamı bakacağımız , dünya üzerindeki tüm Tanrı kavramının değişimine sebebiyet verecektir.

Yaşam insan’ ın insanı arayış serüvenidir.İnsan kendini ararken tarih sahnesinde gerek maddi gerekse metafizik unsurlardan yararlanmıştır. Bizler her ne kadar kavga etsekte bugün Uygar saydığımız dünyanın uygarlık ayaklarındn biri Din/Tanrı diğeri Bilim üzerine kuruludur.  Bu ayaklardan birinin yıkılması üzerine yapılan günümüz uygarlığının yıkılmasına sebebiyet verecektir. Bugünün yaratılmış ve tarih sahnesinde öncesiyle bağları koparılmış insanoğlunda Tanrı ve Din kavramı eski ve yeni zaman arasında oldukça farklılaştırılmıştır, ve bu farklılaştırmasının sebepleri ise  tartışma konusu olabilecek kadar büyüktür.

Hermetik Öğretinin Temel Kavramlarını İncelediğimiz Zaman ;

H - R - M

Saint Thomas Aqinos’ dan örnek verirsek Grek dillerinin Latin yapısına karşın Mısır’ıda besleyen dillerinin yapısı  İbrani, Arami, asur, keldani , Süryani , giderek arap dillerinin yapısı  intentional dır. Bu kavram niyete bağlı, mana dili niteliği taşır. Açık bir deyişle Grek ve Latin dilleri yazıya aktarıldığında ünlü ve ünsüz harfler kullanılarak ifade yazı kalıplarında dondurulmuş ve sınırlandırılmış olur.Oysa intentional diller, yazı dili yalnızca ünsüzlerle kurulur ve okunurken ünlendirilir.Bu bağlamda Yunancada Hermes olarak kodlanan sözcük aslen HRM diye kodlandırılan ve  H i R a M olarak ünlendirildiğinde Nurlanmış anlamına gelir.

Bugün çeşitli dinlerdeki Tasavvuf Yolunun kaynağıdır. Hermes, hiramus, hermese olarak literatüte geçmiştir. İslamda İdris olarak geçer. İdris terzi demektir. Hermesin Mısır dilindeki ismi Thot’ tur. Thot inisiyasyon yöntemiyle insana hal elbisesi giydirir. Bunu belirli aşamaları vardır ve bu konunun yazıldığı Mısırlıların kara kitap’ı bugün ülkemizdede yayınlanmıştır. Alınıp incelenirse bugün tasavvuf yolu ile insana giydirilen hal elbisesi mısırlılarınki ile birebir aynıdır. Anadoluya Hermes , Ermiş olarak girmiştir. Tanrıya kavuşma halinin ortak ismidir. Hermes artık o konuma gelmiş
insanlar için kullanılmaya başlanmıştır. RA ya ulaşmış kişi, Ra ışık tanrı, nur tanrı, güneş tanrı.
Hermetik öğreti etkisi altında gelişmiş İbrani ve Arabi kültürlerde ” İbrani Kabalası  ve  Zohar’da , Arabi Ebcet ve Hurufilikte görülen sessiz harflerin sayılarla eşleştirilmesi ve yerleri değiştirilerek anlam kombinasyonları oluşturulması geleneği Hermetiktir.

Örnekle Hermes’i Açarsak

HRM = Hiram

RHM = Rahim
HMR = Hamur

Takı olarak

HMRB = Hamurabi
RHMN = Rahman
İ-HRM = İhram
MHR-M = Mahrem
HRM =Haram

Mekan olarak

EHRAM
MESCİD-EL HARAM
EL HAMRA
HİRA DAĞI
HİRA MAĞARASI

Süleymanın mabedi hiram adında bir bilge mimar Hiram tarafından yapılmıştır.

RA ile ilgili olanlardan bazıları.

ABA-RA-HAM
İS-RA-EL
AM-ON -RA

Saf aklın bilgiye ve hikmete kavuşması bütün uygarlıklarda güneş ve nur simgeleri ile belirtilir. Sanskrit öğretilere karşın aydınlanmayı amaç edinen Batı, Ortadoğu dahil düşünce yapısını veren Antik Mısır Hermes öğretisidir. Halka daima kapalıdır.Üç temel üzerine inşa edilmiştir. Kavramsal olup akla,simgesel olup sezgiye,mistik olup iç deneyime hitap eder.bu öğretide insan 7 mertebeden oluşur.

1- Shat : Maddi beden

2- Ank : Hayat  kuvveti

3- Ka : Astral nur

4- Hati : hayvansal ruh

5- Sheybi : Kutsal ruh

6- Bai : Akli ruh

7- Kon : İlahi ruh

Bir öğrenci için son amaç nura ulaşmaktır.buda 3 aşamalı bir eğitimdir.

1- Beden eğitimi

2- Hayvansal ruh eğitimi

3-      İnsani ruh eğitimi.

RA : NUR.GÜNEŞ
OS-İR-İS : TÜMEL ZEKA
AM-ON-RA : KOZMİK SEVGİ GÜNEŞİ

Hermes derki ;

-  Osiris semadadır fakat osiris aynı zamanda her insanın kalbindedir.Kalpteki osiris semadaki  Osirisi tanırsa o zaman insan tanrısal bir ermiş olur.

- Tanrılar ölümsüz insanlar,insanlar ise ölümlü tanrılardır.Nur sizsiniz ve bu nur daima parlasın .

Bilgiyi toparlama birleştirme ve üretme konusunda Antik Yunan’ın beslendiği en önemli yer Mısır olmakla beraber Hitit,Asur,Fenike gibi Anadolu uygarlıklarıda azda olsa etkili olmuştur, Ama asıl sentez mısırdır.Antik Mısır bilgi ihracını sadece Yunan’a ihraç etmemiştir.Musanın Öğretisi olan Musevilik Mısır kökenlidir ve bu konuda araştırma yapanlar bugün hayrete düşmüş durumdadırlar. Musa kesinlikle Musevi asıllı birisi değil hermetik öğretiyi öğrenmiş Rahip-prenstir. Konuyla ilgili Mısırda yüzlerce yazılı kanıt olmasına karşın insanlara açıklanmaz. Mısır uygarlığında ilk büyük devrimi yapan 4.Amonethep, günümüz dünyasının İlk aydını sayılır. Mısırda halk arasında bulunan yüzlerce öğretiyi birleştirmiş tek din haline getirmiştir.

Monist anlamda tek tanrı anlayışını ilk kez o ortaya koymuştur.Bu tanrının adı Aton dur. Kendi adınıda IKNATON olarak değiştirmiştir. Ruhban sınıfın eğemenliğini sona erdirerek seküler dünya yaşamına geçiş niteliğidir. Musa tarafından Kenan diyarına Götürülen Yahudi toplumunca inanılan tanrının ADONAİ denmesinin bu tanrının ATON dan başkası olmadığını gösterir. Aynı tanrının Yunanda ADONİS olması gibi.

MU-SA             : Su ile gelen demek
MU-SU-İSİUS : Suyun oğlu
ADONAİ          : Efendimiz.

Mısırda genel anlamda THE dir ve mısıra kavkaslardan geçmiştir.

BETH - BEYT-BETHES ev anlamında kullanılır

THE-BEHT : tanrının evi demektir.

THE kavramı proto-türklerde TEO olarak geçer.Çinde ise TAO

Antik yunan yoluyla batıya geçen tanrı işte bu THE - TEO - TAO -DİO dur.

THEO - LOGİ : Tanrı bilimi.

Ünlü mısır tanrısı AM - ON Türklerden alınmıştır. Kozmik sevgi anlamını taşır.

Am : sevgi,vajina

On : Kozmos,varlık

Batıya geçişi AM - OR , AM- UR diye aşk anlamında geçmiştir ve Proto Türklerin bir armağanıdır bu.

Varlık anlamındaki ON yine yunan kanalı ile batıya geçmiştir.

ON-TO-LOGİ : tanrısal varlık bilimi.

Dionisos Kültü, Orpheus tarafından antik mısırdan egeye taşınarak Mitologia biçimine
getirilmiştir.

DİONİSOS - Dİ-ON-İSİUS : THE -ON-İSİUS , Tanrısal Varlığın Oğlu,

THE     : Tanrı   -  ON        : Varlık  -  İSİUS : Oğul

Pisagor mısırda öğrenim görmekte iken Perslere esir düşmüş, babilonyaya götürülerek orda 7 yıl boyunca ezoterik kurumda matematik ve astronomi eğitimi almıştır.Daha sonra yunana geçerek kendi sentezini sayı-mistiği öğretmiştir. Daha sonraki yüzyıllarda ritüellerini BEKTAŞİLİK ve MEVLEVİLİK takip etmiştir.

ünlü sayı pi : 3,14  Pİ ( 3,1416)   THA ( tanrı) GORAS ( karanlıktan aydınlığa çıkan) ,

Mısırda ilk tanrı olarak bilinen Pyth ,  pythagoras tarafından ilk ve düzenleyici ilke olarak kabul etmiştir.Ona göre evren armonik bir bütündür. Armonik ise , ayrılıkların birliğidir. Pi  , ise sınırlı sonsuzluğu İfade eder. Pisagorun bu değerleri gelenek ve inançları sarsmaya başlayınca katledilmiştir. Pi sınırlı sonludan sınırsız sonsuza akıl yoluyla bağ kurma çabasıdır. Bu daha sonra HEGEL Kulanılmıştır. Mısır Hermetik öğretisi bu tür üçlemelerden oluşur , piramitlerin inşasında bu Dik Üçgen yöntemi kullanılmıştır. Ayrıca Yunanlılar Hermes’e üçkere bilge Hermes’der. Bu öğretilerin öğretildiği dünyanın diğer köşelerine bakarsak.

Mısırda            : Thep ve Menphis
Eski yunanda  : Pisagor okulu, Elois okulu

Eski iranda    : Zerdüşt tapınağı

Filistinde        : Esensiler tapınağı (isa esensidir.)
Kudüste         : Süleyman tapınağı

Doğuda          : Tibet
Hintte            : Brahma, Krishna, Buda

Anadoluda  Yunus Emre, Mevlana ,Alevi-Bektaşı üçleme triadlarını benimsemişlerdir. Çünkü tamamen Hermetiktirler. Mistik simgesel anlatımlar Teo-Sophia Arap kanalında Tasavvuf adıyla anılmıştır. Teo-sophia, Teo-logia dönüştündüğünde aklın kendi yöntemlerine başvurarak açıklamalar bulma çabası başlamış ve metafizik felsefe doğmuştur. En temel sorun bilmek ve aydınlakmaktır. Şimdi bu aydınlanma etkilerini dinler başlamadan bir göz gezdirirsek.

TİBET   :   İ.Ö 7 yy. hermes öğretisine paralel olarak tapınaklarda yapılmıştır.

daha sonra bölge adı olan Tibet aslında tapınağa verilen isimdir.ve…THE - BETH (tebet) olup anlamı Tanrının Evi demektir. Zor ulaşılır yerlere kurulur,baskı görmemek için, laboratuar gibidir, katılımcılar inisiye edilir, sadece doktrinsel olmayıp mistik öğretiyide kapsar.

HİNDİSTAN   :   Tibetteki bu çalışmalar Hindistana yayılmıştır. Ve binlerce din oluşmuştur. 5 grupta toplarsak ;

1- Vedizm : Tek evrensel gercek Brahman ile birleşmektir.

A-Tha-Man  : Tanrısal insan
Brahman      : Aba - Ra - H- Man insanların ra babası.

2- Brahmanizm : Din adamlarının Vedaları yorumlaması sonucu ortaya çıkmıştır.

Upanishadlar  : Barahmancılardan farklı inanç ve mistik önermelerinin yerine düşünce önermelerini kullanırlar,bir anlamda felsefeye geçiş.

3- Janizm :  Önce güzelliğe sonra Nirvanaya ulaşmaktır asıl olan.

4- Budizm : Budizmin kurucusu GAUTAMA SHAKYAMUNİ adında Bir TÜRK prensidir.

Hinduizmin temelinde mitolojik ve ritüel yapısına karşın tamamen pisikolojiktir. Budaya göre hiçbirşey kendisiyle özdeş kalmaz akar gider.Buda’lık Hermes gibi
bir isim değil sıfattır.

5- Hinduizm  : Kökleri Vedizm ve Brahmanizmden kaynaklanır.kurtuluşa ermenin 6 yolu vardır (Darçana).

Hint düşünce ve inancını derleyip topralayan , Mahabarata destanının belirli bölümleride içeren kutsal yazmalar niteliğindeki en önemli eser Bhavad Gita’ dır.

ÇİN  :  Mısır ve Hint uygarlıkları gibi eski bir uygarlıktır.Sürekli Orta Asya Türkleri ile ilişki İçinde olmuşlardır. Kurumsal anlamda hiçbir dine sahip olmamışlardır.Öğretiler bilgelik niteliğindedir. Konfüçyüs öğretisinde Budadan etkilenmiştir. Metafizik hiçbir öğeyi içermez.

Çinde halk , üç ilke olarakta söylenen Tao öğretisi, Konfüçyüs Öğretisi ve Buda Öğretisinden yararlanmışlardır.

Doğaya göre devin, onun yasalarıyla özedeş ol. - Lao Tzu.

İnsan bildiği şeyi bildiğini bilmeli . Bilmediği şeyi bilmediğini bilmelidir. Gerçek işte budur. - Konfüçyüs

PERSLER VE MEDLER    :   Veda kültürünü Hindistandan İrana taşımışlardır.
Persler arasında Benimsenen öğreti ilkel Mazdekçiliktir.Medlerde güçlü bir din adamı sınıfı vardır.İlkel mazdekçiliğin yerine klasik Mazdekçiliği oluşturmuşlardır.Zaten daha sonra bu Yahudilikle birleştirilerek Hıristiyanlığı doğurmuştur.

İ.S 3 yy. İranın resmi dini olarak kabul Edilmiştir. Zerdüşt İran düşüncesine ikiciliği getirir. Ahura- mazda’da HÜRMÜZ  (iyi,güzel,Işık,yaşam) Ehrimen ise (kötü,çirkin,karanlık,ölüm) karşılığı vardır. Bu iki güç arasında sürekli bir kavga mevcuttur.

HÜRMÜZ incelendiği vakit HERMES ten başkası değildir. Hayat Daima kavgadır. Zerdüşt rahiplare Magi denir.

SÜMERLER  :  Günümüz tarihinin başlangıç noktası. Kendisinden sonra gelenleri etkileme bakımından önemlidir. Ünlü Gılgamış destanı İbrani mitosunu beslemiştir. Kendine komşu olan tüm devletleri etkilemişlerdir. Tanrı kavramı bütün sami dillerinde aynıdır.

Akad               : ilu

Kenan              : il

İbrani              : el

Aramide          : el ve elah
Güney arapta : il ve ilah

Süryanilerde   : aloho ve aloha

Babilde           : ba al

Semavi dinler içerisinde yer alan melek sözü, Süryani ve İbranilerde Molek,Araplarda melektir.

İBRANİLER    :   İbranilerde Araplar gibi Sami’ dir.Bir babanın farklı yönlere gitmiş 2 oğlundan biri olarak anlatılan İbraniler Mısıra yakın yaşayan gezici çöl bedevilerinin oluşturduğu topluluktur. Göçebeyken bunlara Habiri denirdi. Eski ahitte Abraham’a İbrani denmektedir.

Daha sonra ismini İSRAEL olarak değiştirmiştir. Dünya din tarihini derinden etkilemişlerdir. Eski ahitin oluşum kronolojisi,

Debora ve efsaneler  İ.Ö 1000 den sonra

Yahwehciler              İ.Ö 850 den sonra

Elohimciler               İ.Ö. 550 ye doğru

Musa,yeşu,samuel,kitapları işleyen tesniyeciler, İ.Ö. 550 ye doğru.

Kahinler,levniniler  İ.Ö . 444

Musa 5.kitap Yeniden işleme İ.Ö 450 den sonra

Tarihler,ezra ve nehemya  İ.Ö  300 e doğru.

Bugün semavi dinlerin ne olup olmadığını daha iyi anlayabilmemiz için Yahudi dinini ve gelişimini çok iyi bilmemiz gerekir.Bunula ilgili olarak , Ezoterik gelişim ,,,ezoterik okullarda inisiye olanların isimleri değiştirilir.Eski ahitten örneklersek, Abram yada Abraham ın adını aba-ra-him olarak değiştirmiştir.Halkın Ra babası anlamındadır.

””işte ahdim seninledir ve birçok milletlerin babası olacaksın ve adın Abram çağrılmayacak, fakat adın ibrahim olacak”””’(tekvin17/5)

is-ra-il : ilahi nurun ruhu

is : zeka ruh
ra : nur
il : tanrı

””’artık sana Yakup değil ancak İsrail denecek””’(tekvin32/28)

Kenan diyarına yolculuk : mısırdan çıkan musa,çıkış hikayelerini ve musayla ilgili hikayeleri
Yolculuk esnasında toplanma çadırında mısırdaki gibi Hermetik, ezoterik ve ritüel çalışmaları yapar. Bu çadır toplantılarında kahinlerle birlikte bulunur.Toplantıların rabb denilen kişiler yönetir.Toplantı çadırının etrafında koruma ve hizmet Alayı bulunur ve bunlara levnililer denir. Başlarında musanın inisiyatik kardeşi Harun(aron) bulunur. Harun aynı zamanda çadırdakiler ve dışarıdaki halk arasındaki tercümandır. Çünkü dil Mısırca dır.Musa ve çadırdakiler ibranice bilmez.Musa mısırdan bize anlatıldığı gibi firavun baskıları yüzünden değil, tarih dikkatli incelenirse iç savaş ve kargaşadan dolayı çıkmıştır.Musa mısır tanrısı Aton (ibranice Adonai), İbrani geleneksel tanrısı el ile birleştirmiş ve iki tanrıyı YHWH diye kodlayarak tek tanrı olayını getirmiştir.YHWH halka kapatılmıştır. Halkın Adonai olarak tanrıya seslenmesi istenmiştir.Musa TORA(Tevrat) adlı kitabında YHWH nin Tanımını,ben olan ben diye yapmıştır (çıkış3/14),  bugüne kadar doğa parçalarına ve fetiş ve Totemlere tapan insanlık için musa YHWH ile soyut tanrı kavramını öğretmiştir.

Daha sonra bu soyut kavram Adonai olarak kişiselleştirilmiştir.Bu rab çadırı daha sonra Davud’un planlarını hazırladığı ve oğlu salamon tarafından gerçekleştirilen görkemli anıtsal bir tapınağa dönmüştür. Süleymanın mabedi. Musadan Süleymana kadar olan süreçte gezgin olan İbraniler mabedle birlikte toplum niteliğine bürünmüştür.

SÜLEYMANIN MABEDİ  :  Mısır piramitlerinden sonra dünyanın en görkemli yapısıdır. Musa dan miras kalan ahit sandığı burada saklanmıştır. Tapınak içlerinde Hermetik geleneğe bağlı olarak öğretim verilir ve Mısırda olduğu gibi derecelendirilir. Bir üniversite ve bilgi bankasıdır. Süleymanda bir bilgedir. Hem devletin hem okulun başıdır. Tapınak utsalarının geçimleri devlet tarafından sağlanır. Süleyman devrinde öteki inanç mabedlerinin yapımına izin vererek devrinde bir ilki gerçekleştirmiştir. Diğer dinlerde bulunan iyi olan öğretileride alarak inisiye etmiştir. Fakat ona göre bu tapınakta verilen eğitim ve bilgi halk için doğrudan doğruya sürmek oldukça sakıncalıdır,toplumsal kargaşaya yol açar.

Tapınakta öğretilen bütün bilgiler yazıdiliyle değil sembollerle yazılır.Bugün Yahudilere ait olduğu söylenen Davudun yıldızı denen iç içe geçmiş üçgen aslında mısırdaki triadları temsil eder. Bugün hala Dünya bu sembollerle yönetilir. Mabedin girişinde üçgen içinden bakan göz vardır. Bu göz asla Yahudi sembolü olmayıp, osiris dinindeki isis in gözüdür.

SÜLEYMAN : Arabi dilde

İBRANİCE : ŞELOMOH (barış adamı)

EZOTERİK ADI : ŞAL-AM-ON : kozmik sevgi emini.

İbrani Süleyman mısır firavunu 22.soydan 1.Şoşenk in kızıyla evlidir. Tapınağın daha diplerinede inersek karşımıza Kabala ve Zohar çıkar.Zohar, Nur demektir. Öğretinin mistik yolla avranılması ve varlık birliğine ulaşmaktır.kabala harfler sayılarla eşleştirilerek matematiksel kurallara göre anlamlar üretilmiştir.

KABALA     :  üç temel kavramı vardır.sefar,sipur ve sefer.
Sefar             : sayı nicelik demektir.varolanların birbiryle olan ilişkilerinde birinci derece rol  oynar.

Sipur            : yazı demektir ve tanrının yazısından da evrende varolanları anlamak gerekir.
Sefer            : varlığın en temel ve genel biçimidir. ON (10) sayısına uygun olarak yapılır.

RİTÜELLER : batını/ezoterik öğretide ritus önemli bir yer tutar.Ritüel gaybı anlamak için yapılan bir yöntemdir.

Mistik güçler (mitos) belli bir törenle (ritus), bireyde (inisiye) içselleşir ,yani mitos ritus ile  ozmoslaşır. Bu olay İbrani kültüründe: aday akarsuya dalıp yıkanır.Beyaz elbiseler giyer.sonra oruç tutar ve şu dua yapılır. ”’tanrının sesi suların üstündedir”” Sonra dualarla olay bitirilir.

Hıristiyan ve İslamda ise : önce sufi aday boy abdesti alır.(vaftiz), temiz elbiseler giyer, mürşit eline verilen bir bardak su ya dualar okunur üfler ve adaya içirilir.sonra kutsal bir kelime İle zikir yapılır.
Ritüellerde mitos gibi simgeseldir.bu simgeler anlaşılmadan kavranılamaz.simgeler her şeyin anahtarıdır.Bir çok kabalacı kutsal sözcüklerden sakınır.Eski ahitte şöyleder.

””’tanrının adını boş yere ağzına almayacaksın”””

Hermetik öğretinin dördüncü kuşağı olan Endülüs musa ibn meymun,muhyiddin ibn Arabi en ünlü mistiklerdir.diğer taraftanda İslam tasavvufunu şekillendirmişlerdir. Yahudiler aracılığı ile Anadoluya yayılmışlardır. Melamilerde ve Bektaşilerde önemli etkilere sahiptirler.1626 kabalaist sabetay sevi Mesihliğini öne sürmüştür. Batı dünyasında Yahudilere uygulanan baskının temelleri atılmıştır. Asıl bastırılmak istenen Ezoterik öğretinin halka yayılmasını önlemektir. İnsanlar teist bir anlayışla yönetilmek istenmiş ve panteist düşünce günümüzde dahi zor anlaşılır ve öğretilemez duruma gelmiştir. Ülkemizde bunlara bir örnektir ezoterik öğreti ile şekillenen Alevi-bektaşiler sürekli baskı altındadır.batı dünyasında baskıdan kaçmaya çalışan Yahudilere marrano Osmanlıda dönme denmiştir.Bunlar daha sonra ittihat ve terakkiye önemli destekler yapmışlardır.

İBRANİ GELENEĞİ     :   TORA 4 AKIM DİKKAT ÇEKER.

Yazıcılar-ferisiler-saddukiler-esseniler.

Yazıcılar    : kutsal yazıları yazmak ve korumakla görevlidirler.taşıyıcı ve tarihçidirler.
Ferisiler     : tanrıya inanır,ruhları,peygamberi tanır şeriatı savunurlar.
Saddukiler : tanrıya inanır fakat meleklere inanmaz,peygambere ayrıcalık tanımazlar. Ruha ve  ölümden sonra hayata inanmazlar.
Esensiler   : Ezoterik olanlardır.Lut gölü ve mısır civarında örgütlenmişlerdir.İsanın hayatının bir döneminin gizlenmesinin sebebi budur.ezoterik mabedlerde eğitim almıştır. Tamamen RA öğretisi kullanırlar.

MERMETİK ÖĞRETİNİN ÜÇÜNCÜ KUŞAĞINDAKİ PHİLON :

Mısır iskenderiyesinde öğretiyi yayan İbrani soyundan philon, (İ.Ö 25-İ.S 50)  En başta Hıristiyanlık olmak üzere Yahudi ve İslam tasavvufunu derinden etkilemiştir. Önemi ise mısırdan çıkıp 2 ayrı yolla yayılan Hermetik öğretiyi yeniden birleştirmiştir. Musa ile İbranilerde , platon ile yunanda yayılan öğreti yeni bir sentez ile birleştirilmiştir.

YENİ AHİT ‘ te  isanın çocukluğu mısır a götürüldüğü yazar ama bu insanlara söylenmez ve 25 yaşında birden ortaya çıkıp öğretiyi yaymaya başlaması bu sürecin karanlık kalmasını sağlar. İsanın öğretisi ile philon un öğretisi incelendiği zaman birebir aynı olduğu görülür. Yoksa tanrı philonmudur. ?

İSA : JESUS := YESUS = YHWH nin kısaltımışı…

PLATON VE ARİSTOYA BAKARSAK .

Platon ideaları zamanın ve mekanın üstünde gerçek reel olarak görür.PHİLON ise ”’tanrı nının onları düşünmesiyle ideler varlık kazanır.”’ Demesiyle Platon ve Aristoda görülen Mimar_Tanrı kavramı yerine Yaratan-Tanrı kavramını ortaya koymuştur.

Philon a göre tanrı saltık ve en yetkin varlıktır.o her şeyin nedeni,tümel kudrettir.O her şeyin içindedir ve araçları melekler ve ruhlardır.

””Tanrı oğlu logos aracılığı ile kaostan kozmosu yaratmıştır.””

””’algıladığımız seyler önce ruhumuzda saklanır ki buna içe ait logos denir.dışa çıkınca ise söz biçimini alır.”
””tanrının yüzü esrime ile içe bir nur olarak görülebilir.bunun için arınmalı ve ruhu bilgi ve nur ile yüceltmelidir.

Ve philon’un Ezoterik söylemleri, Hırıstiyanlık üzerinde derin izler bırakmıştır. Diğer taraftan Philon düşüncesi , Yeni Platonculuğun temellerini atmıştır artık.

Philondan sonra sakkasın öğrencisi Plotinos (İ.Ö.270) , philonun felsefesini mistik anlatımlardan arındırarak  platon benzeri felsefesel kavramları ortaya koymuştur. Philon a evren bir sürekli açılımıdır diyerek, bütün dünya üzerindeki tasavvuf anlayışını yeniden şekillendirmiştir.Bu görüş islamiyette İBNİ ARABİ TARAFINDAN VARLIK BİRLİĞİ (vahdeti vucut) olarak şekillenmiştir. Philonun teist yaklaşımına plotinos panteist yaklaşımla cevap vermiştir.

Ve gerçek olanda budur.

MİTLER   :   ksenophenes , homerosun ve hesiodos un tanrısal mitos anlatımlarını çok eleştirmiş oldukça yadsımıştır.Bu eleştiri ve baskılar sonucunda mitler dinden ve metafizikten arındırılmıştır.

Yaşamdan örnekler olan bu mitoslarda kopukluklar baş göstermiştir. Ancak günümüz pisikolojisi bunu farkına vararak sadece fantastik masallar gözüyle bakmamıştır.zaman ve mekan sınırlaması yoktur. Toplumların yaratıp yaşattığı mitler geleneği yaşatmakla birlikte gelecekle ilgili özlemleri dile getirir. Çagdaş psikolojide geri dönüş teknikleri uygulamasını bu mitoslardan almıştır. Metafiziksek kozmogoni bir yandan felsefesel spekülasyon biçimini alırken diğer yandan miti dine dönüştürmüştür.Dinsel mit ise tarih bilinci ile aşılmıştır.

İnsan artık kendini toplumsal ilişkilerde varolan birey olarak kavramaya geçmiştir. Paganist Mitlerde eşya ve doğa parçaları yüceltilerek insan üstü varlığa bürünmüştür. Ezoterik okul geleneğinde ise insan aklını özgürleştiren tutsaklıktan kurtaran öğreti ile yoğrulmuştur.Kendinden Önceki mitlere tarihsel olanıda Eklerek hepsini kapsayan dinler artık popüler olmuştur.Yazılı kültürüde benimsemeleri onlara kalıcılık ve yaygınlık sağlamıştır.

Semitik dinlerde önce aşkın tanrı kavramıyla soyutlaşmaya gidilmiş ve pağanlık aşılmak istenmiştir. Daha sonra Tanrı kulu ile insana indirgenmiş , sonradan ise ikisi birleştirilerek Tevhid Tanrı kavramı oluşmuştur (islamiyet)

Dinlerdeki temel mitler :

1- başlangıç (genesis.tekvin.yaratılış)
2- kurtuluş (exodus,çıkış.hicret)
3- kurtarıcı ( Mesih,mehdi,Hızır)
4- son mitosu ( ragedon,kıyamet)
5- diriliş ( ölümden sonra dirilmek, ölmeden önce ölüp dirilmek)
6- ütopya mitosu (paradise,cennet)

Mitler üç din içindede mevcut olup,  insanlık yaşamı tehlikeye girdiği zaman bu mitlerden yararlanmıştır. Orta çağda geriye dönüş,batı uygarlığı köklerine dönüş antik yunan, roma,  rönesansın doğuşu.Hıristiyanlıktaki Protestan anlayışı din baronlarının egemenliğini kırmak için flash-back yapılmış ve incile geri dönülmüştür. Aydınlama döneminin ünlü düşünürü KANT düşüncelerinde tıkanınca , HEGEL tarih bilincinde geriye dönüşle herakleitos’un deyalektik yaklaşımlarını örnek almışlardır.

ÜNLÜ KARL MARKS  flash-back yaparak ilkel kömünal devlet yönetimini kendine baz almış ve toplumu değiştirme yöntemini, proleteryaya vermiştir.(ütopyamiti) ,Freud aynı şekilde , çocukluğa dönme,

TÜRKLER

Dünyanın en eski kavimlerinden biridir.Tarih ve uygarlık bilinci Türklerde başladığını rahatça öyleyebiliriz. Hint kaynaklarında TURUKHA, diye adlandırılmışlardır.Ön-Türk Uygarlığının ana yurdu Hazar denizi 5 parça halinde iken (bugünkü şeklini almadan önce) Ana vatanları burasıdır. Karbon testleri hazar denizin dibinden çıkan fosillerin antrometrik ölçümleri bunu göstermektedir.Proto-Türklerin ana yurdu ural Altay bölgesidir. Bu bölgede Tarihin ilk piramitlerinide yapmışlardır.

TÜRK = TURUK = KUVVETLİ,GÜÇLÜ

Büyük hun imparatorluğundan sonra kurdukları,Göktürklerdir. İlk kez resmi olarak TÜRK kelimesini kullanmışlardır.

KHUN : HUN = ATEŞ

GÖK - TÜRK = TANRISAL HALK

Çeşitli boylar
ON………. OKLAR
ÜÇ………. OKLAR
BOZ…….. OKLAR
OK………. UR
OK………. UZ

Onoklar Altayların Sırderya cevresinde yerleşik Otohhonlardır.

ON = KOZMOS
OK = KABİLE , SOY,IRK
ON ….; OK = KOZMİK IRK

Anadoluya ilk gelen oğuzlar yaklaşık 7,000-8,000 yıl önce bir boyun adı değil birleşik
Boylara verilen addır.
OK = BOY,
UZ = UZLAŞIK
OK-UZ - = BOYLAR BİRLİĞİ

Bizans kaynaklarına göre anadoluya Türkiye denmesi ilk defa 9 yy. başlamıştır.Bu Türklerin bu tarihte geldiğini göstermez.Etrüsklerin Türk olduğu bugün kanıtlıdır. At’ı ilk evcilleştiren toplumdur ,demiri ilk işleyen toplumdur. Tarih boyunca eşyaya değil insana önem vermiştir. Benzer kültürlerde kölecilik ve ticareti varken Türk tarihinde asla kölecilik anlayışı olmamıştır. BU DURUM ÖZGÜRLÜK ONURUNUN SADECE KENDİLERİNE AİT DEĞİL TÜM İNSANLIĞA AİT OLDUĞU DÜŞÜNCESİNİN BİR YANSIMASIDIR.

TÜRKLERDE DİN : tarih boyunca 7 dine mensupturlar.
1-KÖK-TENGRİ
2-SHA-MAN
3-BUDİZM
4-MANİHEİZM
5-MUSEVİLİK
6-HIRİSTİYANLIK
7-İSLAM

Proto- Türklerde din adamına kam denir. Tanrı soyuttur ikinci derece kutsallaştırdıkları doğa parçaları tanrıya ek olarak alınır. Burda konuyu çok dikkatli düşünmek gerekmektedir doğa parçası tanrı olarak algılanmaz, tanrı her şeyin içinde görüşüdür bu.(Vahdeti vucut) Bu konuyu ülkemizde batı tarihçilerinin etkisinde kalarak onlardan beslenen kendini aydın olarak gören büyüklerimiz gerçek olan bu yorumu asla yapmaz.

GÖK- TANRI
YER - TANRI
GÜNEŞ- TANRI
AY- TANRI

GÖK- TANRI , tanrıya gök yakıştırması tanrının sadece kendilerine değil herkese hitap etmesinin sebebidir.

EVREN = EVİR = GALİLEO ‘dan yüzlerce yıl önce evrenin durmadan hareket ettiği düşüncesinin ilk önce TÜRK’ ler tarafından ortaya koyulduğunun kanıtıdır.Diğer bir inanç sistemi olan Sha-man , lık SHA = dişi Man= erkek = dişiyle erkeğin uyumu anlamında olup hiç ölmeyecek bir felsefedir. Ünlü tarihci heredot İskitlerden söz ederken Türk geleneklerindeki Sha-Man törenlerinden bahseder. Shaman da kamlar sadece erkek değil bayanlarda kam olabilir. Törenler ATEŞ karşısında yapılır. Gökte güneş, yerde ateş, evde ocak Türkler için kutsaldır. Diğer ortadaki dinleri atlarsak Hazar da bulunan Türkler,Yahudiliği seçmişlerdir. Ünlü tarihçi Arthur Koestler avrupada bulunan sarışın mavi gözlü Yahudilerin Türk olduğunu ve Hazardan göç ettiğini kanıtlamıştır. Bunlara avrupada ispanya göçmenlerine Sapharad Hazar kökenli olanlarınada Eskenazi denir.

Yine aynı çağda BOLKAR ( Bulgar) Türkleri Slavlaşmış ve Hıristiyan olmuşlardır,ve böylece dinler arasında bir sentez oluşmuş ve Ortodoks yapıdan tasavvufa yönelmiştir. Anadoluda sufi geleneği oluşmuş,  alp-erenler yaşamda hem düşünsel hemde mistik ve sosyal, siyasal etkilerde bulunmuşlardır.

Anadoluda oluşan bu kültürde saf bir kültürden bahsedemeyiz baskın olan daima kazanmıştır. Anadolu etkisi altında batı anadoluda felsefe doğmuştur. Antik yunandaki İonya Okulundaki felsefecilerin ,thalesten socrata kadar geçen süreçe doğa filozofları denir. Düşünceler hep doğa ya yönelmiştir. Çağdaş felsefeyi derinden etkileyen Herakleitos’un düşünceleri ise Hermetik yasaların yeniden yorumlanması şeklindedir ; Parmenides buna karşı çıkarak hakikat tektir, sonsuzdur ve değişmez demiştir.ona göre felsefe bilimle yapılmaz akılla yapılır. Öğrencisi Zenon Heraklesin devim ilkesine karşı cıkarak diyalektiği yaratır. Ve düşüncelerini Ontolojik bir metafiziğe büründürür. Felsefe buradan yunan’a taşınır Anaksagaros doğayı uyum içinde tutan bir yasadan NOUS tan bahseder. Buna karşılık Demokritos kısmi olarak hareket yasalarının temelini atar ve yer değiştirme olarak tanımlar. Ona göre ne Nous nede raslantı egemen olan özdeksel yasadır.(Hermetik) Ona göre insanları tanrıya yönelten şey korkudur. Doğacılardan sonra gelen sofistler dikkatlerini doğadan insana çekmişlerdir.

HIRİSTİYAN TASAVVUFU.

Saint aurelis augustinus…Bilinen düşüncelerin ,Tüm doğa olayları tanrısal buyruk ile gerçekleşir. Kötülük iyiliğin yokluğundan kaynaklanır.En yüksek gerçeklik tanrıdır.

Scotus Erigena ….Platoncu…..Tanrı reel tözdür.
Anselmus……tanrı saltık olgusaldır der….ünlü sözü CREDO UT İNTELLİGAM…. anlamak için inanıyorum.roscellinus……(Aristocu)….
Abaelardus…….oda anlamak için inananlardan….
Aqinolu Saint Thomas…gerçeklik bir düşüncenin nesnesi ile bağdaşmasıdır.Tanrının düşüncesi en son olgusal nesnelerin kendileridir. Öyleyse tanrı kendisinde gerçektir.Tanrıyı görmek için onu sevmek gerekir. Onu sevmezsen bu hedefe ulaşamazsın.

Dikili Taşlar

vasi21f2

Mısır dilinde adları tekhen olan Dikili Taşlar Güneş Kültü ile yakından ilişkilidir.Uzun , ince ve dört köşe yapıların üst kısımları piramit şeklinde oyulmuştur.Biçimleri yaratılış sırasındaki ilk ışık hüzmesini temsil eder.Bunu belirtmek için Mısırlılar dikili taşların uçkısımlarını güneşin ışınlarını yansıtacak altın bir levha ile kaplar. Bununla birlikte , o dönemden kalan yazılara göre, kadın firavun hatshepsut için dikilen (M.Ö 1479-1425) iki dikili taş tümüyle altın levha ile kaplanmıştı.

Genellikle tapınakların içine dikilen daha küçük dikili taşların, Mısır’da özel mezarların dışına dikilmiş olan örnekleride bulunmaktadır.Yeni Krallık döneminden (M.Ö 1550-1069) sonra ,tapınakların anıtsal giriş kapılarının önüne genellikle çiftler şeklinde dikilmeye başlanmıştır.Dikili taşların üzerinde , bunların dikilmesini sağlayan firavunlar ile ilgili ayrıntılı bilgiler içeren hiyeroglifler kazınırdı.Bir dikili taşın alt kısmında genellikle , kendi üstlerinden doğan sabah güneşini selamlayan babunlar oyulurdu ; bu da dikili taşların güneş kültü ile olan ilişkisini göstermektedir.

Kadim Mısırlılar , kült objelerinin canlı ve kendilerine özgü bir yaşam enerjisi ile dolu olduklarına inanır, bu nedenle dikili taşlarada adlar verilirdi.Yontma, hazırlanma, taşınma ve dikilme için kullanılan teknoloji ve fiziksel çaba düşünüldüğünde bu anıtların ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır.Genellikle Granitten oyulan  bu taşlardan bazılarının boyu 29,9 metreye ve ağırlıkları 450 tona ulaşmaktadır.Hatshepsut’un Deir el-Bahri ‘deki mezar tapınağının duvarındaki çizimler iki dikili taşın nasıl taşındığını göstermektedir.Bunlar geniş mavnanın üzerine taban tabana yatırılmış ve 850 adamın kürek çektiği 27 kayıkla çekilmektedir.

workman_pouring_water

Ptolemaios (M.Ö 305-30) ve Roma (M.Ö. 30-M.S 395) dönemlerinde , Romalılar pek çok dikili taşı Mısır’dan taşımışlardır ve günümüzde Roma’da , dünyanın herhangi  bir yerinde olduğundan daha fazla sayıda eski dikili taş bulunmaktadır.Romadaki en büyük dikili taş , Piazza San Giovanni’de bulunmaktadır.Bu dikili taş,ilk olarak firavun Thutmose (M.Ö 1479-1425) tarafından Karnak’ta dikilmiştir ama M.S 326 yılında , Roma’nın Hristiyan imparatoru, Büyük Konstantinus tarafından bulunduğu yerden alınmıştır.Bununla birlikte Konstantinus ‘un öldüğü M.S 337 tarihinde ancak kuzey Mısır’daki İskenderiye’ye kadar taşınabilmişti.400 tonluk bu taşın Roma’ya getirilmesi sonunda kendi oğluna kaldı.

Avrupadaki diğer dikili taşların örneklerinden bazıları, Heliopolisten Londra’ya taşınan Kleopatra’nın iğnesi olarak adalandırılan dikili taş ve Luksor’daki tapınakta bulunan ve Paris’e taşınan Place de Concorde’daki dikili taştır.

Pantheon’un karşısındaki Piazza della Rotunda’da bulunan dikili taş, bir zamanlar , fravun II Ramses tarafından Heliopolis’teki Ra tapınağına dikilen iki taştan bir tanesidir.İlk olarak Mısır’da Heliopoliste iki firavun tarafından dikilmiştir : I.Seti , dikili taşın üç tarafını ve oğlu II.Ramses’de dördüncü kenarını yontturmuştur.23,8 metre yüksekliğinde ve 235 ton ağırlığındadır ve bu nedenle İmparator Augustus M.Ö 100 yılında Roma’ya taşınmasına karar verdiğinde zorlu bir görevi üstlenmiştir.Dikili taşı Roma’daki Maximus Meydanına yerleştirdi fakat bir süre sonra devrilince 1859 yılında Papa V.Sixtus onu Piazza del Popolo’nun merkezindeki eser yapmaya karar verdiğinde yeniden ayağa kaldırdı. Roma’daki St.Pietro Meydanın bulunan dikili taşın özelliği ise üzerinde  hiteroglifin bulunmamasıdır. Nedeni bilinmemektedir.Firavun II.Amenenhat dönemine aittir ve Heliopolisten getirilmiştir.Bir diğer olasılık imparator Augustus yönetimi altında Mısırda yapılmış ve İskenderiyeye taşınmış olmasıdır. Piazza del Popola’daki taştan çok daha büyük olan 25 metre ve 320 ton ağırlığındaki bu taş M.S 327 yılında Caligula tarafından Roma’ya taşınmıştır.Caligula alanına dikilen bu taş 1568 yılında Papa V.Sixtus anıtın yerini değiştirmiştir.

New Age Burjuva Dini : Foton Kuşağı

photon

Foton Kuşağı adı verilen ve yeni çağ new age düşüncesi kısaca yüksek enerjili fotonlardan oluşan büyük bir kuşağın  2012 yılında güneş sistemimiz tüm gezegenleri ile birlikte bu kuşağa girdiğinde dünya üzerindeki yaşam koşullarında bir takım değişiklikler olacağını öngörür. Bu öngörüler kısaca  tüm yaşamın 3. boyuttan 5. boyuta geçececeği,  İnsanların 2 sarmallı DNA’ları ikişerli olarak biraraya gelip 12 sarmallı bir DNA’ya sahip olacağı , bu olay sırasında tüm insanların chakra’ları açılacak ve duyuları ve algılamaları artacak. Herkes birbirinin düşüncesini okuyabilecek.

Kısaca Foton Kuşağı 2012′de başlayacak yükselis, ruhun ve maddenin birlesmesi - entegre olmasıdır. Fiziksel, duygusal, zihinsel ve bütün ruhsal bedenlerimizin, tamamen aydınlanmış varlıgımızı yaratmak için birlesmesidir.

Bu yeni çağ düşüncesi bir takım bilimsel tezler üzerine Maya Kozmolojisinin rayından çıkartılarak içine mistik öğeler eklenmesiyle ortaya çıkmış günümüz şartlarında dinlerin geçerliliğini yitirmesiyle kontrol altında tutulmak istenen insanoğluna servis edilen mistik düşüncelerden sadece bir tanesidir.

2012 kavramını çarpıtmak için özenle yazılmış bu yeni çağ dini yazarlarından öne çıkan John Major Jenkins Maya mitolojisi ve astronomisi üzerine yapmış olduğu incelemelerde bilinçli veya bilinçsiz Maya kehanetlerini çarpıtarak mistik bir boyuta taşımıştır.

matrix

Yaptığı çalışmada 5 büyük çağ ile presesyon olgusuna dikkat çeken Jenkins ardından içinde bulunduğumuz son çağ bitişini işaretleyen 23 Aralık 2012 tarihinin astronomik olayları üzerine  yoğunlaşmıştır. Jenkins yaptığı incelemesinde Mevsimsel dönüm noktaları ile Samanyolu , presesyon etkisiyle her 6450 yılda bir aynı hizaya geldiğini söyleyerek , 2012 dizliminin ancak 25,800 yılda bir olduğunu söyler.Sözü edilen dizilim 23 Aralık 2012 günü kış gün dönümü konumunda olan güneşle Samanyolunun güney göklerinde izlenen yıldızlarla dolu şeridin aynı hizaya gelmesidir.Jenkins’ e göre bu dizilim ekliptik ile Samanyolunun kesiştiği noktaya ” Galaktik Merkez ” olarak adlandırılan bölgeye raslaması sebebiyle ancak 25,800 yılda bir gerçekleşecek ender bir olgu haline gelmektedir.

Jenkinsin yapmış olduğu bu açıklama sıradışı olmakla beraber presesyon olgusunun başına ve sonuna yerleştirdiği dizilimin ” sıradılığı” pekte anlaşılır bir olgu değildir.Ekliptik ve Smanyolu şerididinin kesiştiği bölgeye güneşin yolu bin yıllar içinde defalarca düşer.Jenkinse göre görece daha önemsiz ara tarihlerde gerçekleşir.Söz gelimi son dörtyüz yıldır güneş ekliptik ile samanyolunun kesişme noktasında aynı hizaya denk gelir ki, bu sıra dışı dizilim değildir.Diğer taraftan 2012 yılındaki bitiş günüyle beş çağın toplamı olan 25,627 yıllık süreyle ilişkin başlangıç noktası olarak işaretlediği İ.Ö 3113 yılını açıklamaz.

Dört sıradışı dizilim Jenkins teorisinde 25,800 yıllık presesyom döngüsünün çeyreği olarak açıklanan 6450 yıllık zaman dilimlerinde dört kez gerçekleşir.Maya çağlarının toplamının 25,800 değil 25,627 yapması bir yana bırakılırsa Jenkins hiçbir rahatsızlık duymadan bu rakamı dörde bölerek 5 ayrı çağın toplamı olarak açıklama yapar.Dünya çağlarının toplamını içeren süreci mayaların neden beş zaman dilimi halinde düşüdükleri sorusuna ise yanıtı yoktur.

Tüm bu hatalara karşın 23 Aralık 2012 tarihinde ortaya çıkacak dizilimle ilgili yine belirsizlikler ortaya çıkar.Mayaların bize aktardığı bilgi dünya çağlarının bitiminde yaşanacak küresel Katasforların sebep olacağı yıkım ve felaketlerdir.Jenkins ise 2012 dizilimiyle ilgili 20 yy itibaren batı kültürünün içine sokulan yaygın bir eğilimin uzantısında ; Mayaların çağ bitiminde ” maddi afetler ” değil Spirütüel değişimler değişimler yaşayacağını söyleyerek akıl ve bilim dışı açıklamalar yapar.Ona göre 2012 ” insanlığın düşünsel yapısında ve bilinç biçimlerinde ortaya çıkacak ezoterik kutup kaymasıdır.

20 yy itibaren geçmişe ait bilgileri gerek devletler eliyle gerekse kişisel para kazanma hırsıyla dezanformasyona uğratarak rayından çıkarılan bilgiler yeni çağda irili ufaklı bir çok dinlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.Foton Kuşağı adı verilen grupta bunlardan biridir

Bilim Dışı Tarih : Mısırda Yahudi Varlığı

İnsanoğlu zamanı hep ileri doğru yaşamasına karşın düşünce ve inanç köklerini hep geriden yaşar.İlerlemeler,buluşlar, bilim ve teknik asla geriden alınan mitlerin değişmesinde etkili olamamışlardır.
Çağdaş Mitlerin beklide en önemlisi Mısır ve İbrani tarihi üzerine yazılmış olan onlarca yazı ve soy oluşturma endişeleri ile yazılmış olan bir tarihtir.Yaklaşık olarak 200 yılı aşkın süredir bilim adamlarının üzerinde bir çok araştırma yaptığı bu konu kutsal sayılan metinlerin tarihsel gerçekliğidir.Bununla ilgili olarak Batıda Biblicial Achhaeology adı verilen bölümler kurulmuş , dinsel içeriklere bilimsel yaklaşım getirerek tarihi ve batı tipi Judaist kültür anlayışının temellerini sağlamlaştırmayı amaçlayan bir dizi çalışmalar yapılmıştır.

theexodusroute
Dünyanın en popüler mitlerinden bir tanesine, adı verilmeyen firavun döneminde Mısır toprakları üzerinde yaşayan İbranilerin süreç içerisindeki sayılarının artmasıyla, en büyük etnik halk konumuna gelmeleri , eski statülerini kaybederek Mısır yapı faaliyetleri içerisinde köle olarak çalıştırılmaları , artan nüfusları karşısında mısırın olası bir savaş halinde tehlike olacağını düşünen Firavunların bu nüfus artışını önlemek üzere erkek çocukları öldürmeyle başlayan olaylar zincirinde nil nehrine bırakılan bir erkek çocuğun firavunun kızı tarafından bulunmasıyla başlayan bir öykü üzerine kurulu ve tarih sahnesinde günümüze kadar gelen bir yapının oluşumuna sebebiyet vermiştir.
Suda bulunan çocuğa Musa (Musu-isius) suyla gelen, ismi koyulacak mısır aristokrasisi içinde büyüyerek eğitim alacak , sarayın en önemli mevkisine gelmişken bir gün bir mısırlının köle bir ibraniye eziyet ettiğini görecek ve olaya müdahil olarak, sarayın saygın bir konumundayken birden bire kanun kaçağı durumuna düşecektir.

Tüm semavi dinlerin çıkış temasının oturtulduğu söylem tarih sahnesine böyle yansıyacaktır. Daha sonrasında Tanrının göndereceği kutsal kitaplarda bu halkın öncesi ve sonrası detaylı olarak anlatılmaktadır.Konuyu bir çok yönden inceleyebileceğimiz gibi antropoloji cephesine girmeden somut verilere dayanarak incelememiz tarihsel maddecilik anlayışı için daha verimli olacaktır.Antropoloji cephesinde bu jenerik uzmanlar tarafında tamamen gülümseme ile karşılanmaktadır.

Büyük oranda Mit izleri taşıyan hikayeyle ilgili olarak tarihçilerin bir çok haklı kuşkuları vardır.Her şeyden önce Mısırdan çıkış için yerleşik bir halkın varlığı olması gerekirki bugüne kadar herhangi bir somut kanıt bulunamamıştır.Mısır kayıtlarında Musa adında hiçbir kayıt bulunmaz.kayıt tutmaya meraklı bir toplum için bu oldukça gariptir.Diğer yandan Musa’nın kişiliği mitolojik görüntülere sahiptir.Üstelik onu nehirde Firavunun kızı bulmuş ve İbrani kökünden gelen bir isim vermiştir.

Mısır konusunda tartışmasız otoritelerden Gerald Messadie , ” Musa : Mısır Prensi ” isimli çalışmasında bir çok noktaya itiraz eder ;

- Bir Mısır prensesinin nedimeleriyle birlikte yıkanmaya gitmez, hijyen konusunda çok titiz olan Mısırlılarda halk bile banyosunu filtre edilmiş suyla hamamlarda yapar, kaldı ki bir prensesin filtre edilmemiş suya girmesi mümkün değildir.

- Prensesin suda sepet içinde bulduğu bir çocuğa sudan çıkarmak anlamına gelen İbrani kökünden gelen bir isim vermesi mantıklı değildir.

- Hikayenin sonlarında Musa’nın firavunla yüz yüze yaptığı görüşme ve tehditler inandırıcılıktan oldukça uzaktır.Kutsal kişilikler kabul edilen Firavunların yanına, vezirler, hatta aileleri bile izin alarak kabul edilirler.Bir kanun kaçağının firavun karşısına çıkması heleki Firavunu tehdit etmesi mümkün değildir.

- Mısırdan çıkan kalabalık grubun yolunun neden Kızıldenize düştüğü noktası soru işaretidir. Son zamanlarda Yahudi Ejiptologlar bunun bir çeviri hatası aslının sazlıklar denizi olduğunu kabul etmişlerdir.Dolayısıyla denizi yarma hikayesi son bulmuştur.

Tüm bu karışıklıklar çerçevesinde Mısırda bir Yahudi varlığının olup olmadığı konusu gündeme gelir. İbranilerin Mısırda “yerleşik” varlıklarıyla ilgili olarak eski çağ tarihçilerinin elinde sağlam kabul edilebilecek fazla bilgi bulunmaz.Elimizdeki tüm bilgi Yahudi tarihçi Josephus’a dayanınır ki, bunların objektif ve edinilen arkeolojik bilgiler için uyumlu olduğu söylenemez.Bu konudaki asıl sorun tarihçi Mısırlı tarihçi Manethon’ a ait yazmaların orjinallerinin olmamasından kaynaklıdır.Manethon ve Babilli tarihçi Berossus’un yazmış oldukları , yine Josephus, Africanus ve Eusebius ‘un anlatıları kısmen izlenebilir.Bu tarihçilerin anlatıları birbiriyle uyuşmaz.Torino papirüsü , Palermo taşı gerekse diğer arkeolojik bulgular ile belirgin boşluklar yaşanır.Bu nedenle Eski Ahit’teki bilgiler tam olarak doğrulanamaz.

Mısır hanedanları yada tek tek firavunla ilişkin elde edilmiş belge ve metinler bir araya bırakılırsa , Mısır’ın başlangıcına dek dayandırılan ayrıntılı kronolojinin en ünlü ve kapsamlısı Manethon’un Mısır Tarihi adlı yapıtıdır.İ.Ö 4 yy sonlarında yaşayan Manethon Mısır tarihiyle Grek kültürü arasında köprü oluşturmaya çalışan , Heliopolis Ra tapınağında yüksek rahiplerden biridir.Grek kültürünü iyi bilmesinin yanında Mısır doğumlu olmasının avantajını kullanarak ülkesinin kökleriyle ilgili detaylı çalışma yapmıştır.Bu yapıta yoğunlaşmasının sebebi İ.Ö 6 yy’da Halikarnaslı Heredot’un Tarih adlı eserinde Mısırla ilgili olan anlatıların tamamen gerçek dışı olmasından kaynaklıdır.Fakat gerek manethon gerekse Babilli Tarihçi Berossus çalışmalarının orjinalleri kayıptır.Jusephus çalışmalarında gerek Manethon gerekse Babilli tarihçiye ateş püskürmüştür.Mısır Tarihi adlı eser sonraki yüzyıllarda Yahudi ve Mısırlı tarihçiler arasında yoğun tartışmalara neden olmuştur.Manethonun orijinal kitabı kaybolmuş daha sonraki kopyalarına eklenen bir dizi bölümler gerek Yahudi fundamentalizminin Romaya baş kaldırı gerekse Mısırda Yahudi varlığını doğrulamak için kullanılmıştır.Kutsal metinler daha evrenin başlangıcından itibaren tüm bulgulara ters düşmektedir.Asıl ve büyük tartışma ise Yahudilerin Mısırdaki varlığı ve Exodus üzerinde yoğunlaşmıştır.

Birinci yy’da manethon yazmalarının orjinalleri değil büyük oranda tahrif edilmiş kopyaları ulaşmıştır.Michagan Üniversitesinden Gerald Verbrugghe ve John Wickersham’a göre orjinaller İ.Ö 3 yy önce kaybolmuş kamplaşan taraflar tarafından değiştirilmiştir.Bir yandan Yahudi karşıtları diğer yandan Yahudi din adamları kendi polemikleri için ünlü tarihçinin metinlerini tahrif etmişlerdir.

Josephus , manethon’un önce Mısırda Yahudi varlığını tanıyarak, onların Hiksos hanedanları sırasında ülkeye gelenler olarak değerlendirdiğini, ancak sonraki metinlerde bunun yadsındığı söyleyerek ünlü tarihçiyi yerden yere vurur.Yahudi karşıtlarıncaysa ,Manethon Exodus’u doğrulayacak hiçbir şey söylememiş tersine Mısırdan salgın hastalık ve hijyen sebeplerlerinden dolayı kovulan ve bunların çobanlarla birlikte Filistine yerleşerek Krallık kurduklarını ileri sürmüştür.Gerek Yahudiler gerekse anti-semitler arasındaki bu kavgaların temelinde yatan Helenistik uygarlığa karşı verilen koruma güdüsünden kaynaklıdır.İskenderin fetihleriyle başlayan süreçte bölge kültürünün yunan uygarlığından daha eski olduğunu kanıtlama çabalarıdır.Filistin’deki Yahudilere göre Manethon kendi uygarlıklarını çok eski gibi gösterme çabalarına girerken Yahudi varlığını yadsımışlardır.

Gerek Verbrunge gerekse Wickersham , Manethon’a atfedilen metinlere eşit uzaklıkta durulması gerektiğini vurgular.Sonuçta Manethon kayıtları ister orijinal olsun ister olmasın , Exodus kayıtları ile Yahudi din adamlarının söylemleri ile somut veriler oldukça uyumsuzdur.

II Ramsesten kalma Torino papirüsündede, Sakkara ve Abidos’taki önemli olayları ve Kral listelerini içeren belgelerdede Yahudi varlığından hiçbir iz bulunmaz.Akhenaten’den kalma ünlü Amara Mektupları , Yusuf zamanında yerleşerek 400 yıl ülkede kalan yabancı varlığı bulunmaz.Bu durumda Yusufla sığınan , Musa ile çıkan bir topluluğu Mısır kronolojisinde belirli bir döneme koymak zordur.

11 Yusuf babasıyla kardeşlerini Mısır’a yerleştirdi; firavunun buyruğu uyarınca onlara ülkenin en iyi yerinde, Ramses bölgesinde mülk verdi. (Tekvin 47)

Bu ismi taşıyan Firavun soyuna baktığımız zaman ; Yeni Krallık 18 .Hanedan ayette belirtilen şehir Pi-Ramses adıyla 1.Seti ve oğlu Büyük Ramses zamanında kurulmuş ve yusufla eş zamanlı kronolojide içinden çıkılmaz bir hal alır.Bu olasılık incelenmeye bile değer değildir. Böyle bir olayın olması Exodus’u 10.yy denk düşürür.Mısırdan çıkışın 480. yılında inşa edilen Süleymanın Mabedi 6.yy kadar sarkar.Oysa bu tarihin güneydeki Babil Hükümdarı Nabukadnezar tarafından işgal edilmesiyle başlayan Babil Sürgününe denk geldiği bilinir.

10 Goşen bölgesine yerleşirsin; çocukların, torunların, davarların, sığırların ve sahip olduğun her şeyle birlikte yakınımda olursun. (Tekvin 45)

Tekvinin sonlarında bulunan Yakubun yaşadığı yer Goşeni referans alırsak ; yeni bir coğrafi bölge olarak karşımıza çıkar somut olarak doğrulanamamakla beraber , yaygın kanıya göre Goşen denilen bölge deltanın en doğu ucundan sina’nın kuzeyine dogru uzanan alandır.Yani Mısır taşrasıdır.

Üzerinden yüzyıllar sonra kitabı kaleme alanlar Pi-Ramses şehrinin çok eski olduğunu sanmak gibi bir yanılgıya düşmüşlerdi. Ejiptologlar tüm bu tutarsızlıklara rağmen yinede kendi içerisinde bir tutarlılık aramışlardır.Bu kezde Eski ahitin başlarındaki esir kavmin yaşadığı ve çalıştırıldığı referansları izlemişlerdir.

11 Böylece Mısırlılar İsrailliler’in başına onları ağır işlere koşacak angaryacılar atadılar. İsrailliler firavun için Pitom ve Ramses adında ambarlı kentler yaptılar. ( Çıkış 1)

Aynı kent adı kafa karıştırıcı biçimde tekrar karşımıza çıkar, eğer bu şehir Pi_ramses ise yapılış tarihi bellidir.Bu bilgi de, tarihçiler arasında İbranilerin Mısırdan çıkışının Yeni Krallık döneminin güçlü hükümdarları dönemine rastlamış olabileceği ihtimali gibi kronolojik açıdan daha makul bir tez olarak karşımıza çıkar.Bu süre içerisinde Seti,Ramses,Tutmotis, Kraliçe Hatşeptu ‘nun adları Exodus’un muhtemel firavunları olarak dolanır.Hatta sonradan Güneş Kral IV Amenofis (AKHENATEN) moneteist düşünceyi Musadan almış olabileceği tezler içerisinde incelenir.

Ne varki yeni krallık döneminin anılan devrelerinde Mısır’da kitlesel halde bulunan bir İbrani varlığından ve bu ülkeden ayrılan hiçbir belge bulunmaz.Eldeki tek veri o dönemde Mısır’ın değişik bölgelerinde fethedilen bölgelerinden işci olarak getirildiğini gösteren kimi kayıtlar ve Akhenaten dönemine ait Amara Mektuplarında geçen “Habiru” ya da Apiru nitelendirmesinin İbrani sözcüğüyle dolaylı benzeşim köstermesidir.
Habiru kelimesi İbraniler ile ilişkilendirekim yada ilişkilendirmeyelim , bu topluluğun akınlarının karakteri Tell-ElAmara Mektuplarında detaylı olarak anlatılır.Yerleşik topluluklara baskı yapan ve oradan oraya gezici göçebe halktır. Fakat Mısırda çıkışa konu olan yerleşik yaşayan halka cevap değildir.Habiru’lardan şikayet eden Orta Doğu’da bir çok krallığa ait şikayet mektuplarıda vardır.Akhenaten zamanında , İ.Ö 14 yy sonlarında İbraniler çoktan Kenan diyarına yerleşmişlerdir.

İbrani mitinde Mısır’da yerleşik altı yüzbin İsrailli vardır.Dönemim Mısır nüfusu düşünülürse bu nufusun yüzde onu demektirki, hiçbir kayıt bulunmayan yüzde on inandırıcılıktan oldukça uzaktır.Buna karşılık deltanın doğusunda hayvanları otlatmaya gelen göçebe çoban kabilelerin varlığı bilinmektedir.Ne var ki bunlara Eski ahitte Yusuf’un babasına belirttiği gibi Mısırlılarca hor görülen ve yerleşimlerine izin verilmeyen grup olduğu bellidir.

34 ‘Atalarımız gibi biz de çocukluktan beri hayvancılık yapıyoruz’ dersiniz. Öyle deyin ki, sizi Goşen bölgesine yerleştirsin. Çünkü Mısırlılar çobanlardan iğrenir.” (Tekvin 46)

Bu sözler bizzat Yusuf’un ağzından çıkmadır.Yani Mısır halkının yerleşim birimine yabancı varlıkların sokulması mümkün değildir.Mısır ‘a yerleşip zaman içerisinde çoğalan bir etnik grup varlığını tarihsel ve arkeolojik olarak doğrulamak mümkün değildir.

On dokuzuncu yüzyıldan itibaren Mısırda elde edilen bilgileri kitaba uydurma çabası içerisine giren Yahudi ejiptologlar ve araştırmacılar farklı şeceneklere yoğunlaştılar.Eski ve orta krallık Yahudi yerleşimine uygun olmayınca eğilim İkinci ara dönem üzerinde yoğunlaştı.Bu kezde Hiksos işgali , sığınmanın tarihsel açıklayıcısı olarak karşımıza çıktı.

Senaryo kabaca şöyledir ; Bilinmeyen bir sebepten dolayı Mısır güçsüz düşüp direnme dahi göstermeden Hiksos işgaline uğraması sonrasında ,Avaris kendini merkez alarak tüm aşağı Mısır’a egemen olan Asyalı Krallık kurulur.Böylesi bir durumda Asyalı yöneticiler Mısır etnik yapısını göçebeleri getirerek dengelemek istemişlerdir.Birinci Hiksos Firavunu İbrani kabilelerinin Mısır’a yerleşmesine izin vermiştir.Yüz yıla yakın bir süre sonra Thebes prensleri Hiksosları ülken kovup bütünlüğü tekrar sağladığında İbranilere düşmanca yaklaşır ve bu halk topluca ülkeyi terk ederek atalarının topraklarına doğru yola çıkar.

map_e3_l

Akla yakın gibi görünen bu teoriyi destekleyecek her hangi bir kanıt bugüne dek bulunmamıştır.Bu belirsizlikten istifade etmek isteyen inançlı kesim Ejiptologları, Mısırda Yahudi varlığını ispatlama girişimleri bir nevi soru işaretinide bereberinde getirdi.

- Hiksoslar kimdir , nereden nasıl gelmişlerdir.
- Mısır gibi bir ülkeyi nasıl işgal etmişlerdir.

Konunun aslına bakılırsa bugün bile bu olayın işgalmi yoksa isyanmı olduğu bilim adamlarınca tartışmalı bir konudur.

Mısır tarihinde 2. Ara dönem olarak adlandırılan kargaşa İ.Ö 17 yy ortalarında başlar.Merkezi yönetim sarsılmış , aynı anda iki farklı hanedan yönetim kavgalarına girmiştir.13. Hanedanın sonlarında yaşanan bu durum Memphis’ten ayrı deltada birde 14. Hanedanı ortaya çıkarır.

Yaşanan bu çalkantıda Sina’dan batıya geçmeye daha önce korkan yağmacı kabileler , dirençle karşılaşmadan Memphis’e girerek aşağı Mısır’ı işgal cüretinde bulunuyorlar.İşgal bir yağmaylada son bulmayıp, 14. Hanedan Meshi’nin inşa ettirdiği kente girilerek Hiksoslarca Avaris adıyla başkent ilan ediliyor.Hemen ardından 15. Hanedan olarak Hiksos kralının Mısır’ın egemeni olarak görürüz ve bu dönem 100 yıl devam eder.

Öncelikle Hiksos kelimesinin anlamı üzerinde uzun tartışmalar olmuştur.İlk başta ma nethonun metinlerinden yola çıkılarak “çoban krallar” anlamına geldiği kabul edildi.Ancak yirminci yüzyılda yabancı krallar karşılığı kabul edildi.Bu fark çok önemlidir,çoban krallar deyişi doğrudan Sami kabilelerde ilişkilendirilirken Yabancı krallar geniş ve belirsiz bir kav ramdır.
Manethonun tarifi tamamen doğru olmasa gerekir, kelimenin ek kısmı shasu=göçebe çoban olmayıp yine mısır dilinde khasut = yabancı ülke olduğu kuvvetli bir ihtimaldir.Hatta bu kelime XII sülale zamanında yabancıların reisi anlamında Beni_Hasan da gösterilen yabancı reislerin getirdikleri hediyeleri tasvir için kullanışmıştır.

Yabancı krallar mısırda fazla yabancılık çekmeden yerleşik hayata geçtiklerine ilişkin bilgiler Hiksos sorununu iyice karıştırır.O denli ileri giderki 15.hanedan kralları kendilerinin mısırlı olduğunu bile öne sürer.Dahası mısırı dış işgallere karşı , garnizon kurup korudukları bilinen bir bilgidir. Bu noktada güçlü organizasyonla kurulmuş Avaris in yine mısırlılarca yıkılmıştır.
Hiksos işgaline denk gelen İ.Ö. 1640 ve sonrası dönemde mısır için ne babil nede Asur tehdit oluştura bildi.Çünkü iki güçlü devlette zor günler geçiriyordu.Mezapotamyanın bu iki güçlü devleti Hitit saldırılarına maruz kaldılar.Peki Hiksosları korkutan güç Hitit olabilirmiydi.Buda çok küçük bir ihtimaldir, kaldıki Hititler Asur ve Babil işgallerinden sonra yine topraklarına çekilmişlerdir.
İ.Ö.1600 dolaylarında, kuzey Suriyeye inmeside çok sonra olmuştur.Bu durumda geriye iki aday kalır bunlardan biri güney anadoluyu kontrol altına alan Hint_avrupa kökenli başka bir halk, Hurriler; yada Levant, Filistin ve kuzeyinde yaşayan sami kabileleri.Bu işin içinden çıkılmaz bir bilmecedir.Hiksoslarla ilişkin görüş ve değerlendirmeler,

1-Hiksoslar, Filistin ve lübnanda yaşayan ve proto-kenan olarak tanımlanan Sami
kabileleridir.
2-Hiksoslar asur ve babilde kendilerine yer bulamayan göçebe amorit kabilelerin oluşturduğu bir topluluktur.
3-Hiksoslar, ege adalarından Filistin bölgesine deniz akınlarıyla gelen ve sonrasında
güçsüz durumdaki mısır a doğru yürüyen minos kökenli savaşcı gruplardır.
4-Hiksoslar huri ailesi ait Hint-avrupalı göçmen kollardan biridir.ve yollarının üzerin deki her şeyi yağmalayarak mısıra gelmişlerdir.

Birbirinden oldukça farklı bu görüşler oldukça karmaşık olmasına karşın,tarih, tek secenekli düz ve net yanıtlarla açıklanamayacak denli girift ve çogu zaman anlaşılması güç ayrıntılar üzerine kuruludur.
Hiksos sözcüğünün İ.Ö. 17. yy da bütün yakındoğuda yaşanan karmaşa sırasında , söz konusu dört seçenekteki etnik grupların tümü için de kullanılabilecek genel bir ad oldugunu kabullenmek , en makul çözüm olarak karşımıza çıkar.Karışıklık içerisinde yakındoğunun her yerinde, panik içerisinde göçler,akınlar ve yağma hareketleri yaşanır.Bu sürecin kahramanları sami kabileleri,hint-avrupa göçmenleri,Egeli savaşçılar.Ama asıl sorun Hiksos hanedanının nasıl oluştuğudur.
Dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta Hiksos akınlarının yağma ve talan üzerine kurulmuş olmasıdır.Manethon bu toplulukları Tanrı korkusu olmayan saldırgan zorbalar olarak tanımlamaktadır.Tapınaklar yıkılmış ve yağmalanmış, kadınlara tecavüz edilmiştir. Konunun dahada çarpıcısı , izleyen dönemde kentlerin onarılması,askeri organizasyonların kurulması ve Avariste 15.Hanedanın kurulması ile belirtilen derin çelişki.Saldırganların taş üstünde taş bırakmadan sonra Judeo-Hristiyan tarih anlayışında birden kimlik değiştirip şehir imarlarına başlamaları ve kendilerini Mısırlı olarak tanımlamaları,kendilerinden birini haneden olarak tahta çıkarmaları bu düşünce çercevesinde mantık ile açıklamak çok zordur.O halde Ulaşabileceğimiz tek bir nokta vardır….

Mısırın bu kargaşa döneminde iki farklı evre yaşadığını söylemek mümkündür.Bunlardan birincisi güçsüz düşen merkezi yönetimin acizliğini fırsat bilen ve hiksos adı altında değerlendirilen kabilelerin daha kısa zaman dilimi içerisindeki yağmaları, ikincisi ise yağmacıların işlerini bitirdikten sonra mısırda yaşayan varoş halkın iktidar boşluğunu fırsat bilerek delta yönetimine el koymasıdır.Çoğu bilim adamı ve tarihçinin üzerinde anlaşmaya vardığı bu noktadır.Avaris kentinde kurulan yeni hanedanlığın Mısırlı unsurlar olduğudur. Deltanın doğusunda bulunan arkeolojik bulgular bunu tamamen desteklemektedir.

Bulunan arkeolojik bulgular arasında taklit niteliği taşıyan bolca ikinci sınıf mısırlı objeler bulunmuştur.Buluna kalıntılar içerisinde daha eskiden bölgede yaşamış olan asya kökenli paralı askerlere ait bulgularda mevcuttur.Bir başka deyişle yıllar boyunca mısırlı sayılmayan ve alttabaka insanlara insanlara askeri disiplin oluşturularak, paralı askerlerin öncülük ettiği söylenebilir.
Yağma ve talandan kaçan eski düzen soyluları Thebes’e çekilirken aşağı mısırın yeni sahipleri ” eskinin çobanlar ” oldu diyebiliriz.Yüzyıl süren bu yönetim 17.hanedanın Thebes prensleri tarafından yıkılacaktır.Ve yeni krallık dönemi başlayacaktır.

Eğer konunun başından beri aradığımız İbrani varlığına dönersek kanıtların içerisinde asla böyle bir halka ilişkin veri bulunmaz.Yeni krallık dönemindeki kutsal kitap ve mısır manzaraları incelenirse asla bir İbrani yerleşimi söz konusu değildir.Sorun İbrani diye bir halk tabakasının olmamsıdır aslında.Bazı inançlı ejiptologlar GENESİS i eğip bükerek 15.hanedan döneminde yerleşmiş olduklarını düşünsek bileki bu eski ahit kronolojisi ne asla uymaz, eski ahitte Yakup ve oğullarının ülkeye yerleşimini anlatan bölümler mısır resmi tarihiyle uzaktan yakından ilişkisi yoktur.Mısır kayıtlarının hiçbirinde EXODUS k ayıtlarını içeren bir belge bulunmaz.EXODUS ve GENESİS te ise Hiksos işgali ,Avaris kenti, Thebes kentindeki gelişmeler hakkında tek satır yazı bulunmaz.
GENESİS uslubunda daha çok orta krallık döneminin mısırını çağrıştıran izler yer alırken, EXODUS kitabında , firavun isimleri verilmez, coğrafi verilerde anlatılanlar bili nen kronolojiye asla uymaz.

Phaethon : Güneşe Saldıran Alevler

heliosfrescoe

Güneşe saldıran alevlerler , yıldızların yer değiştirmesi, göklerden ateş yağıp dünyayı yakıp yıkması gibi temalar tüm eski mitlerde bolca bulunur ve bu mitler insana hoşca zaman geçireren edebi değerler olarak değerlendirilir.Bu mitlerden biride Phaethon ‘un Yolculuğu olarak bilinen hikayedir ;

Phaethon , Helios’un (Apollon) deniz perisi Clymene’den doğma oğludur.Henüz küçük bir yaşta bir gün arkadaşlarından biri onun ” Tanrı oğlu ” olma iddiasıyla alay edince çok kızar. Hemen annesine koşarak ” benim göklerde doğan ilahi bir çocuk olduğa dair ” kanıt göstermesini ister.Clymene , tek yapması gerekenin Helios’un güneşin doğduğu bölgedeki babasının sarayına giderek ona sorması olduğunu söyler.Bunun üzerine Phaethon doğuya , Hindistan topraklarına giderek Helios’un görkemli sarayına ulaşır, ve huzuruna çıkıp kendisini oğulluğa kabul edip etmediğini sorar.

Annesinin söylediği her şeyin doğru olduğunu söyleyen Helios , bunu kanıtlamak için oğluna isteği hediyeyi vereceğini söyler.Phaethon kendisine inanmayan arkadaşlarını mahçup etmek için ” Senin denetimindeki Güneş Arabasını bir günlüğüne ben sürmek istiyorum ” der.

Helios bunun çok hassas ve sorumluluk gerektiren bir iş olduğunu anlatmaya çalışsada oğlunu ikna edemez ve zoraki kabul eder ve nasıl süreceğini anlatır.

Güneş arabası zanaatlar tanrısı Vulcan tarafından yapılıp hediye edilmiş ve som altındır.Phaethon heyecanla arabaya biner ve dizginleri eline alır.Helios izleyeceği yolu iyice tarif etmiştir

” Boğanın boynuzları arasından ve Avcının okunun önünden geçerek , Aslan’ın çenesinin yanından süzülüp Akrep’in kıskaçlarına doğru yöneleceksin. Doğrultunu sabit tutup, kuzeye ve güneye kaymadan ortadan gideceksin.Ayrıca atları hükmetmeye çalışmalı ve kamçıyı kullanmamalısın. “

Yolculuğa başlayan Phaethon bir süre sonra işin hiçte kolay olmadığını anlar.Atlara hükmedemez ve Güneş Arabası denetimsiz bir hızla göklerde dolaşır.Aldığı tüm uyarılara rağmen doğrultusunu tutturamamış kuzeydeki, büyük ve küçük ayı ilk kez bu kadar sıcakla karşılaştığı için erimiş, Ejderha kuzey kutbuna sinip büzüşmüş ,Çoban korkuyla yerini değiştirmiş, hepsinden kötüsü rotayı tutturamadığından araba hızla dünyaya doğru yaklaşmaktadır.  Bulutlar yoğunlaşmış, dağların dorukları ateş saçmaya, bitkiler kavrulmaya, nehirler kurumaya, şehirler yıkılıp küller altında kalmaya başlamıştır.

Felaketi durdurmak için Dünya Anne gök yüzündeki Zeus ‘u yardıma çağırmış, Zeus’ta yıldırımlarından birini arabanın üstüne yollamıştır. Bu darbeyle alev alan Phaethon ” Kayan bir yıldız ” gibi göklerden yeryüzüne düştü.Kaos engellenmiş düzen sağlanmıştı.

giovann1

İyi bilinen bu hikayenin farklı anlatılarıda bulunur.Yunan ve Roma şairlerinin anlatılarında oldukça sık bulunur.Ovidius’un ” Metamorphoses” kitabında oldukça ayrıntılıdır. Rönesans’tan başlayarak eski Yunan ve Romayı keşfeden batı Phaethonun ürkütücü hikayesini Dante Alighieri başta olmak üzere sık sık kullanmışlardır.

Bu dramatik hihaye sonrasında Helios oğlunu yitirmiştir.Peki Phaethon miti insanoğluna ne anlatmaktadır. ?

Şımarık bir çocuğa dair abartılı edebi bir esermi ?

Yoksa güneşin her gün doğudan doğmasıyla ilgili folklörik bir hikayemi ?

Yoksa insanoğlunun bir dönem tanıklık ettiği ve kaderini değiştirdiği göksel bir olayın  katasforik sonuçlarımı ?

Helios ve oğluyla ilgili ayrıtıların sıradan olaylar olmayıp , uzak geçmişte yaşanan gerçek göksel bir olay olduğu fikrini dile getiren ilk defa İÖ 5 yy ünlü filozofu Platon oldu.Timaeus adlı eserinde yitik kıta atlantisi anlatırken, Solon’a Mısırlı rahipler tarafından aktarılan eski kayıtlara gönderme yaparak , bunların düzenli aralıklarla yinelenip bir çok ülkeye ve halka yıkım getiren Büyük yıl’ın kış mevsiminde seller, yaz mevsiminde kavurucu sıcak ve ateşle ortaya çıkan küresel afetlerden söz eder.Platon dünyanın yaşadığı bu döngüsel felaket olgusunu Büyük Yıl seyri içinde hareket eden gezegenlerin belirli konumlarına bağlı göksel kökenle ilişkili olduğunu önerir.Burada sözü edilen Büyük Yıl , eskiçağ toplumlarındaki “sar” kavramıyla anlatımı bulunan 3600 yıllık döngüden ve Orta Amerika astronomisinin en fazla dikkat çeken ve her biri 5125,36 yıl süren “dünya çağları” kastedilir.Eski astronomlar uzun zaman dilimlerini 3600 yıllık döngülerle ölçmüşlerdir.Örneğin Hindu geleneğinde “Saptarshi ” (yedi bilge) adıyla bilinen ve 3600 yıl süren temel bir çağ birimi vardır.Benzeri biçimde platonda 3600 yılı temek döngü alarak Tanrısal bir yaratığın döngüsünü kusursuz olarak belirlerken, Büyük Yıl ‘ı oluşturan ana birim olarak değerlendirir.

Antik çağ düşüncesinde Büyük Yıl kavramı , dünya ekseninin uzun vadede gerçekleştirdiği bir yalpalama sonucu ortaya çıkan ekinoks gerilemesi adlı hareketle ilişkilidir.Buna göre ekinoks noktaları, yaklaşık olarak her 2148 yılda bir, 30 derece yani bir burç geriler.Söz gelimi İsa’dan önce yaklaşık 4500 ile 2300 yılları arasında ilkbahar ekinoksunda (21 Mart) güneş , Boğa Burcu hzasındadır fakat 2300 den sonra Boğanın yerini Koç takım yıldızı alır.İçinde bulunduğumuz yıllarda Balık takımyıldızlarının sonunda olup Kova’ya geçmek üzeredir.Ekinoksların tekrar aynı hizaya gekmesi 25,776 yıl geçmesi demektir.Platon kozmik süreci oluşturan temek birim olarak 2148 yılı değil, 3600 yılı kullanıyor ve büyük yıl ile kastettiği 36,000 yıl olduğu düşünülüyor. Platon bu mitte anlatılan katasforu ahlaki bir ders olarak değil, uzak geçmişte yaşanan göksel karmaşanın toplumsal belleklerde yarattığı izler olarak yorumlar.Getirdiği açıklama gezegenlerin ve takım yıldızlarının uzun aralıklarla yerleştiği özel konumlarıyla bağlantılıdır ve bu göksel dizilimler yazgı gibidir.

Phaethon miti ve anlatılan dramatik olay Roma’lı şair ve düşünürlerde yakından ilgilendiler. Bunların en kayda değeri Lucretius , Nesnelerin Doğası adlı çalışmasında hikayenin seyrini özetledikten sonra , tabi bunlar yunan şairlerinin anlattıkları diyerek hafif küçümseyici bir bakışla destans bir şekle büründürülen olayın aslında evrendeki süreçlerle ilgili elementler arası savaş olarak yorumlar ve doğaldır.Dolayısıyla kozmosun yapısına yönelik bir müdahale, olaganüstü gelişme yoktur.Evrende belirli aralıklarla yinelenen döngüsel bir olaydır.

Lucretius bu görece maddeci yaklaşımını izinden yürüdüğü ünlü düşünür Epicurus’tan almıştır.Epicurus , tanrıların göksel olayları açıklamak için kişiselleştirildiği hikayeleri ve mitleri bütünüyle dışlar ve bu yöntemle dünyayla ilgili olguların gerçekliğe yabancılaşacağını düşünür.Lucetius evrensel süreçlere açıklama getiriken mitin kendisini değil, arkasında yatan gerçek olguyu deşifre etmeye çalışır.

Platon, Euripides , Ovidius ve Lucretius gibi klasik dönem düşünürlerini meşgul eden mit ortaçağda sisler altında kalıp unutulduktan sonra Rönesansla birlikte yeniden gündeme gelir. Dante’nin ünlü yapıtı İlahi Komedyasını oluşturan Cennet, cehennem ve Araf adlı uzun şiirinde mistik bir hava hakim olsada , aslında yapıt kozmosun yapısı ve dönüşümleriyle ilgili meraklı bir arayışın adımlarıdır.Araf’ta takımyıldızlarının konumları ve gök cisimlerinin yörünge hareketleri sırasında izledikleri tutulum çemberi, Cehennemde sürdüğü arabanın kontrolünü yitiren Phaethonun neden olduğu ürkütücü felaket dile getirilir.

Onaltıncı yüzyılın egzotik düşünürlerinden Paracelsus ‘da pahaethon mitini göksel olgularla bir biçimde bağlantılı olarak mistik bir dönüşüm olarak yorumlar.Paracelsus’a göre yaşanılan dünyanın sonu bu mitte anlatılan tarzda bir kuyruklu yıldız sonrasında yaşanacak felaketlerle son bulacağı şeklindedir.1531 yılında Avrupa semalarında görülen bir kuyruklu yıldızın ardından hasatın kötü geçmesi ,salgın hastalıklar,savaşların kızışmasına ve ekonomide yaşanan olumsuzluklar bu kanadın düşüncesini güçlendirir.

Aydınlanma Çağında , bilimin ve analitik düşüncenin hızla ön plana çıkmasıyla espi pagan mitlerini ve inanç sistemlerini masaya yatıran Avrupalı düşünür ve sanatçılar, mitoloji kategorisinde ele alınan metinleri bilgi süzgecinden geçirerek yeniden yorumlamışlardır.

On sekizinci yüzyılda bile Antoine-Laurent Lavoisier’inde bulunduğu bilim adamları gökten taş yağmasının mümkün olmadığını sözü edilen düşmüş kütlelerin dünya orjinli, volkanik püskürme yada yıldırım çarpması sonucu alevli bir gürültü ile düştüğü izlenimi veren dünyasal katasforlar olduğunu söylemişlerdir.Uzun süren tatışmalardan sonra 1798 yılında Hindistan’ın Benares bölgesinde yaşanan meteor yağmurları sonrasında kalıntıları inceleyen Edward Howard raporunda bunların uzaydan gelip dünyaya düşen kaya ve metal parçaları olduğunu kesin olarak açıklamıştır.

Buna karşın , gök cisimlerinin hareketlerinin dünyayı fiziksel olarak etkileyebileceğine karşın kemikleşmiş bir kanı vardır ki, on dokuzuncu yüzyılda bile akıl dışı hikayeler olduğu düşünülür.1809 yılında Yale üniversitesinden iki önemli bilim adamı Başkan Jefferson’a Connecticut - Weston kentine düşen metal ve kaya parçalarının dünya dışı olduğunun raporu sunulmuş, Jefferson insanların buna ikna edilmesinin oldukça zor olduğunu söyleyerek kaçık iki bilim adamı fikrine halkın daha rahat ikna olacağını söylemiştir.

On dokuzuncu yüzyıl sonlarında Ignatius Donnelly adlı hukuk eğitimi almış entelektüel bir politkacı 1882 yılında oldukça uzun araştırmasının sonucunda ” Atlantis : Tufan Öncesi Dünya ” adlı kitabıyla büyük sansasyon yarattı.Donnelly bu anlamda alternatif araştırma ve tezler üzerine kurulu asıl parlayışı yirminci yüzyılda olan literatürün fitilini ateşledi. Kitabının gördüğü büyük ilgiden bir yıl sonra Ragnorak adlı ikinci sansasyonel kitabını yayımladı . Yeryüzündeki dramatik değişimlere yol açan olayların köksel orjinli olduğunu öne sürdü.

igna Donnelly

Donnelly kitaplarında anlattıkları ve mitlere olan sıra dışı yaklaşımı ve agnostik tavırları nedeniyle muhafazakar ve dindar cevrelerden sert eleştiri beklerken oldukça övgü almıştır.İkinci kitabı , Ragnarok : Ateş ve Çakıl Çağı neredeyse bütünüyle phaethon miti üzerine kurulmuştur.Dünyanın çok yakınından geçerek yoğun göktaşı yağmuruna neden olan , hatta beklide gezegene çarpan serseri bir kuyruklu yıldızın sebep olduğu katasforik düzensizlikler yaşanmıştır. Donnelly’ ye göre , sıcak bir çekirdeğin üzerinde kayalık bir kabuktan oluşan yeryüzünün , bizim yaşadığımız en üst yüzeyindeki kil,kum ve çakıl yığınları , Louis Agassiz’in başını çektiği Jeologların ileri sürdüğü gibi , uzak geçmişteki buzul tabakalarının hareketinden değil yeryüzüne çarpan gök cisimlerinin kalıntılarından oluşmuştur.Tarih öncesi cağlarda oluşmuş bu katasforun mitler ile bize ulaştığı söylemektedir. Bilimsel cevrelerse böylesine bir değişimin aniden yaşanmayacağını yüz binlerce yıla yayılan bir sürecin içinde gerçekleştiğini evrenin içerisinde süprizlere yer olmadığını söyleyerek konu tartışılmadan kapandı.Bir kaç yerbilimcinin sınırlı ilgisi dışında bilim adamları tarafından kesin olarak dışlandı.

Kitabın adını İskandinav mitolojisinden ödünç alan Donnelly , kuzey inançlarına göre ölen bir savaşcının ruhu, Odin’in nedimeleri olan Valkyrie adlı periler tarafından bir tür cennet diyebileceğimiz Valhalla’ya taşınırdı.Savaşcı burada besnelip dinlendirildikten sonra nihai büyük savaşa, Ragnorak ‘a hazırlanmaktadır.Yakındoğu inançlarındaki Armageddon’dan farklı olarak sonunda iyilerin kazandığı bir mücadele değil , yitirilmesi kaçınılmaz olan bir savaştı ve gökten gelen alevler, yere düşen yıldızlarla birlikte dünyanın sonu beklenmektedir.Donnelly, Edda adı verilen ve kuzey Sibyl’ları olarak bilinen Volva’lar tarafından dizelerde çizilen Ragnorak resmini , bir kuyruklu yıldızın yol açtığı facianın belleklerdeki tortuları olarak görür.

İskandinavyalıların efsanerinde , kuyruklu yıldızın gelişini anlatan çarpıcı bir kayıt yer alır.Kuşaklar boyunca yinelenmiş çeşitli dillere çevrilmiş ,üzerinde yorumlar yapılmış, eleştirilmiş ,üzerine yorumlar yapılmış, eleştirilmiş fakat asla anlaşılmamıştır.Geleceğe ait bir katasfor beklentisi olarak yorumlanmıştır fakat hiçte öyle değildir.Sözcüğün etimolojisi bile kuzey dillerinin hemen hepsinde yağmur ve toz bulutu anlamına gelir.Donnelly’ye göre kargaşayı getiren ve yıkımlara yol açan olayda , birden fazla kuyruklu yıldız varlığı söz konusudur.Bunlardan biri  Fennis Kurdu , diğeri Midgard Yılanıydı ki, o ortaya çıktığında denizler kabarıp karalara saldırır.Donnelly çarpmadan önce dünyanın çok yakınından geçen bu ikinci kuyruklu yıldızında , okyanuslar üzerinde şiddetli gelgitlere neden olduğunu düşünür.

Phaethon miti de, Donnelly’ye göre İskandinavların Ragnorak ile anlatmaya çalıştıkları büyük göksel facianın , yunan ve roma kültüründeki paralelinden başka bir şey değildir.Karmaşanın nedeni gök yüzünün yükseklerinde gerçekleşen bir olaydır, dış uzaydan gelerek yıldızları tehdit eden ve dünyanın üstüne ölüm kusan bir dizi felaket yaşanmıştır.

Ragnorak yayımlandıktan kısa bir süre sonra Endonezyada’ki krakatoa volkanının patlamasıyla yaşanan katastrof, jeolojik değişimlerin bilim adamları tarafından ileri sürüldüğü gibi çok uzun süreçler gerekmediği, yavaş ve önceden tahminin mümkün olmadığı yönündeki söylemlerini yalanlarcasına etkiler görüldü.Bazı jeologlar, buzul teorisiyle ilgili ciddi kuşkularının olduğu ve Donnelly alternatif teorisini inceleme altına aldıklarını açıkladılar.

Bilimsel cevrelerin Donnelly teorisindeki itiraz ettikleri nokta, göksel olayların katasforik etkisi değil, bu olayların yakın geçmişte olabileceğinin imkansızlığı idi.Diğer bir eleştiri noktası ise yeni yeni filizlenmeye başlayan alternatif teorilerin uslup sorunuydu.

Ignatus Donnelly ‘nin ileri sürmüş olduğu kimi iddialı önermeler inandırıcılık sınırlarını hayli zorlasada konuyla ilgili bilim dünyasına araştırmak üzere alternatif ilk teorilerin fitilini ateşleyen kişidir.Aynı zamanda ortodoksin bilim dünyasının araştırma zahmetine dahi girmeden aforoz edilen ilk araştırmacıdır.

Ortodoksin bilimin Donnelly’nin öner sürdüğü iddialarını tümden red etmesinden kırk yıl sonra mitler içinde dünyanın geçmişine dair eskatolojik ipuçlarının gizli olduğu ilk modern çağ bilim adamı  Franz Xaver Kugler ‘ın dikkatinden kaçmadı.Yirminci yüzyılın en radikal ve analitik bilim adamlarından biri olarak Kugler , kariyerine kimya öğretmeni olarak başlamış, 1894 yılında yakın dostu astronom ve matematikçi Joseph Epping’in ölümünün ardından alan değiştirerek onun çalışmalarını kaldığı yerden devam ettirmiştir.Bu tarihten itibarende tüm zamanını mezapotamya astronomisi ve matematiğine ayıran , 19 yy boyunca bulunmuş tabletleri branşında tasnif ederek bunların detaylı çalışmalarını yapmıştır. “Die Babylonnische Mondrechnung-1907 ” adlı eseri bugün hala babil matematik ve astronomisinde temel kaynakçadır. Kugler, Otto Neugebauer, Abraham Sachs, B.L Van der Waerden gibi uzamanların önünü açmıştır.

256px-franz-xaver-kugler Kugler

Kugler , çağının yaygın  babil düşünce ve mit sisteminin diğer kültürlere yansıdığı düşüncesini  takip ederek bunların kültürel difüzyon sebebiyle değil farklı uygarlıkların aynı göksel olaylara tanık olmasıyla açıklanması gerekliliğini savunmuştur.Birbirine çok benzeyen mit’ler insanların belleklerinde bırakılan sıra dışı olayların izleridir.Kugler sınıflandırmış olduğu on binlerce tableti araştırmacı değil matematikçi gözüyle yorumlamıştır. Ölmeden iki yıl önce yazmış olduğu Sibyllinischer Sternkampf und Pahaethon in Naturgeschichtlicher beleuchtung , konuyla ilgili ayrı bir önem taşır.

1927 yılında yazmış olduğu bu kısa incelemede otuz yıl boyunca yapmış olduğu araştırmaların sonucunda göksel olayların katasforik etkisini bulgularıyla ortaya çıkarmıştır. Phaethon mitinde anlatılan olay, bir mevsimsel yenilenme veya ahlaki bir ders değil İ.Ö 1500 yıllarında göklerde görülen büyük, parlak bir ateş topunun parçalara ayrılarak dünyaya düşmesi sonucu yaşanan kargaşadır.

Kugler yenilikçi ve devrimci fikirleri dar bir gruba değil geniş kitlelerin duyması gerektiğine inanan kişidir.Bilimsel akademik cevrelerin üzerinde uzmanlaşabilmek için yıllarını verdikleri teknik rutinlere ve bunların kabul gören tezlere tutsaklığı konu hakkında tekrardan öteye geçemeyip dünyanın gerçek tarihinin üstünü örtmektedir. Bu nedenle eserlerini kamu ilgisine yönelik yazmıştır.

Eski metinler çogu bilim adamlarınca saçma ve hayal gücünün bir ürünü olarak değerlendirilmekte , bunların kozmik olaylarla açıklanması gereken alegoriler olduğu bugün bile hala tam olarak kavranabilinmiş değildir.Fakat bugün batı bilimi eski insanın kozmoloji ve mantıksal açıklama seviyesine daha yeni gelmiştir.

Phaethon mitinde dile getirilen afetlerin ” ateş ve sel ” olmak üzere iki yönü olduğu ; Afrikaya (Etiyopya ve Aşağı Mısır ) ateş yağarken , Anadolu , Yunanistan , Avrupa bölgesinde tahmin sınırlarını aşan seller yaşanmıştır.Aynı zamanda doğu ve batı mitleri incelenirse dünyanın bir yüzünün karanlıkta diğer yüzününse bu göksel savaşlar bitene kadar aydınlıkta kaldığı yerel kültürlerde kayıtlıdır.

Kugler araştırmalarında İ.Ö 1528 tarihini kodlamıştır.Döneminin jeolojik araştırmalarındaki yetersizlik onu tarihlendirme konusunda küçükte olsa yanıltmıştır.Eğer Kugler araştırmalarını yetmiş yıl sonra yapmış olsa jeolojik bulguların saptanması sayesinde tam olarak İ.Ö 1650 yılını tarihleyecektir.Exodus mitine esin kaynağı olan bu olay mit-oloji denilerek bir kenara atılan eski anlatılara bakış tarzını tümden değiştirmiştir.

Egemen bilimsel paradigmanın sadık ve muhafazakar izleyicilerinde alışık olduğumuz tavır, mitlerin neredeyse tümünün yeryüzüne ait doğa olaylarının anlatımlarının şiirsel ve ironik ifadesi olarak yorumlanmaktadır.Modern dünyanın bilimsel kurumlaşmasını teslim alan bilimsel paradigma son dörtyüz yılda gelişmiş ve bundan öncesi eski toplumların büyü ve tapınma ayinleri olarak açıklanmıştır.Bu kasıtlı ve bilinçli bir yorumlamadır.İnsan evrimindeki basamakları çoklu tanrıdan tekli tanrıya eviren modern bilimin sözcüleri bir nevi tek tanrı anlayışını yaygın hale getirmek için perde arkasında çalışmaktadırlar.

Egemen bilimsel yapılar içerisinde Phaethon mitine bağlı olarak yeryüzünde yaşanan bir katasfor, Kepler ve Newton ementüsü ile ilkelerine sıkı sıkıya bağlı , istikrarlı ve uyumlu evren modelini kökten sarsmak demektir.Bilimsel bakış açısı olarak tarafımıza sunulan düşünce sadece ideolojik ve özünde sınıfsal bir bakış açısının ürünüdür.

Kugler’ ın yazdıkları o günlerde dar bir cevrede ilgi gördü.İlginç bir raslantı 1908 yılında Sovyet bilim adamı Leonard Kulik 1908 yılında , Sibiryanın Tunguska bölgesine düşen iri bir gök taşının neden olduğu krater ve cevresindeki geniş bir alan üzerinde yarattığı yıkım yirminci yüzyıl başlarından itibaren paradigmanın zaferine gönülden inanan bilim ortodoksisini mutsuzluğa boğdu.Meteor yerleşim alanına düşmüş olsa idi bilinen en büyük facialardan biri olacaktı.Tüm bu bilgiler ışığında bile dünya dışı etkiler ile yaşanan katasforik olayları yok sayma yolunu seçmiştir.

barringercrater

Franz Xaver Kugler , Sibylline Yıldız Savaşları ‘nı yayımladıktan iki sene sonra 1929 yılında öldü.Yirmi yılı aşkın bir süre sonra bilim dünyasının en sansasyonel ismi Dr.Immanuel Velikovsky tarafından tüm engellemelere rağmen konu tekrar gündeme taşınmıştır.Güneş görünümündeki meteor yağmurları ” Çarpışan Dünyalar”‘da bambaşka bir boyut kazanacaktır.Velikovsky’ye göre Kugler’in mitlerinde varlığını saptadığı İ.Ö 1500 dolaylarında beliren iri kızıl gezegen Venüs gezegeninden başka bir şey değildir.

128px-immanuel_velikovsky Velikovsky

Franz Xaver Kugler phaethon mitine getirdiği devrimci yorumun önemi kısa zaman önce fark edilmeye başlandı.Bunda uniformitarian paradigmanın karşısına dikilen katasforist okulun son çeyrekte aştığı büyük mesafe ve kaydedilen gelişimin yanı sıra eskiçağ metinleri ve ağırlıklı olarak mitler üzerinde çalışan açık fikirli ve genç bilim adamlarının sayıca artmaya başlamalarının büyük payı vardır.

←Older