Temmuz, 2008 için Arşiv

20
Tem

Akhenaton

   Yazan: akhenaton   Kategori genel

Modern denilen dünyada insanlık tarihi anlatımlatımı ve medeniyetin doğuşu ile ilgili anlatımlar , Musanın Mısırdan çıkışıyla başlar.

Bu olay öncesinde yeryüzünde baskı ve şiddet dönemi hüküm sürerken günümüz dünyasında medeni denilen insan ulaşmış olduğu özgürlük seviyesine Musa’ nın başkaldırısı ile geldiği güdülenir.

Bazı araştırmacılara göre Musa , mısırdaki gizem okullarında yetişmiş ve bu öğretileri batıya taşımıştır.
Musa ile ilgili olarak İsadan 300 önce Firavun I.Ptolemy’nin rahibi ve baş danışmanı Manetho “ Aegyptiaca “ adlı eserinde Musanın Heliopolis’te eğitim almış yüksek seviyeli bir rahip olduğunu yazar.

Tarih sahnesinin bir çok ünlü ismi Musa ile ilgili araştırma yapmıştır.Bunlardan Sigmund Freud “Moses and Monetheism ? (1939) , adlı yapıtında Musanın bir Yahudi değil , Firavun Akhenaton yönetimiyle doğrudan bağlantılı olan bir mısır soylusu olduğunu söyler.Teorisini destekleyen en önemli kanıt Musanın tüm düşüncelerini “ Ölüler kitabından “ alması arasındaki paralelliği gösterir.Freud ‘un en önemli sorusu “ Neden esaretten kurtulan birisinin mısır gelenek ve düşüncelerini sürdürmüştür. “

Aslında Musanın mısırlı olduğunu ilk söyleyen Freud değildir, çağlar boyunca eski ahitin ana dilde okutulmaması nedeniyle hep gözden kaçırılmıştır.Çıkış 2:19 da Musanın mısırlı olduğu vurgulanır.Aynı şekilde haberciler 7: 22 de bir Mısırlı eğitimi ve bilgeliği söylenir.

Farklı bir Tarih araştırmacısı , Musanın mısırda sahip olduğu yüksek pozisyon düşünülürse o döneme ait kayıtlar ki- oldukça fazladır – ondan hiç söz edilmez. Sebebi ise Musa ve Mısırlı Firavun Akhenaton , resmi adıyla IV. Amenhotep aynı kişidir. Bu yeni bir düşünce değil tüm antik bilgi taşıyıcılarının savunduğu düşüncedir.

Firavunlar arasında en az bilgiye sahip olunan gizemli Akhenaton , çeşitli mısır tapınaklarını kapatarak , belirsiz ve suretsiz Tanrı Aton için tapınaklar yapmıştır.İbranilerin Adon dediği tanrıyla aynıdır.Adon daha sonra İbraniler tarafından “ Öyle Olsun “ anlamına gelen “ Amen “ kelimesine dönüştürülmüştür.Kelime kökü olarak Sümerin Mutlak tanrısı ANU ‘ dan türediği düşünülür.

Moneist dinlerdeki anlatıma paralel olarak, Akhenaton ‘un hayatı paralellikler taşır.Taht üzerindeki kavgalar nedeniyle öldürülmemek için saraydan uzaklaştırılan Akhenaton ‘un hayatına Kral Büyük Sargon’un efsanevi hayat hikayesi kolajlanır.

“ Zor durumdaki annem , hayatımı kurtarmak için beni kamışlardan yapılmış bir sepete koydu ve ağzını ziftle mühürledi “

Süreç içerisinde üvey kardeşi nefertiti ile evlenerek tekrar taht yoluna giren Akhenaton , III Amenhotep (Amen memnun anlamındadır ) ‘un ölümüyle IV. Olarak tahta geçer ve Akhenaton ( Aton’un Görkemli Ruhu) olarak değiştirir.

Akehenaton , Aton desteği halk arasında hoşnutsuzlukla karşılaşması üzerine , baş rahiplerin devreye girmesi ile Akhenaton tahtı kuzeni Smenkhare ‘ye bırakır.

M.Ö 1361 yılında Mısırdan kovulduktan sonra mısırda Akhenaton adını kullanmak yasaklanır.Kiya adında karısından doğan oğlu , daha sonra ünlü çocuk Firavun Tutankhaten onun inancını temsil etmesi amacıyla ismini Tutankamon olarak değiştirmiştir.

Mısırdaki kayıtlar , Musa/Akhenaton ‘un beraber yola çıktığı insanları Pi-Ramses’ten Modern Kantra yakınlarından ,güneyde sina çölünden geçerek Timaş Gölüne götürdüğünü göstermektedir.Burası geniş bataklıklarla kaplı bir bölgedir.Tevrata yanlış ceviri olarak geçen yerin adı sazlıklar denizidir.

Akhenaton’un mısırı terk etmesiyle taraftarları onu tahtın haklı sahibi olarak inanmaktadırlar ve ona Varis anlamına gelen Mose, Moses , yada Mosis dedikleri bilinir.Dolayısıyla Musa/Moses bir isin değil ünvandır.

Musa/Akhenaton teorisini destekleyen diğer bir teori , mısırdan çıkışta ve daha sonrasında ona yakınlığı ile bilinen Meryem adlı kadındır.

Akhenaton’un son dönemlerinde Merykiya-Khiba’nın sevdiği-Mery-amon-Amon’un sevdiği adı altında baskın kraliçe haline gelmiştir.israiloğulları tarafından Meryem olarak tanınmıştır.
Ve kızı , Tutankhamon ‘un kız kardeşi , aracılığı ile Musevi kraliyet ailesini oluşturan kişinin annesidir.

19
Tem

Seven Bir Fahişeyim Ben

   Yazan: akhenaton   Kategori Dinler Üzerine

AKHENATON - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

 

SEVEN BİR FAHİŞEYİM BEN.

Mabet fahişeliğinden izler

“Seven bir fahişeyim ben? İştar

“Herodot kitabında, Babil’de her kadı­nın evlenmeden önce mabette bir erkekle yatmasının zorunlu ol­duğunu, bu yüzden evlenmek isteyen kadınların mabedin etrafın­da oturarak erkek beklediklerini, güzel kadınların hemen bulduğu­nu, çirkin kadınların ise uzun süre bulamadıklarını yazıyor.?

“Sumer kanununa göre evlenen kadın bakire değilse, kocasından boşanırken, bakire olarak evlenen ka­dının alacağı tazminatın yarısını alabiliyor.?

“Antropologlara göre en eski toplumlarda uygarlık kadınlar eliyle başlamış. İlk ipi yapmayı akıl eden, yiyecekleri koymak için tartan ve kilde kap kacağı yapan, yenecek ve ilaç olarak kullanılacak bitkileri, ateşi bulan, hayvanları evcilleştiren kadınlarmış. Kadınların en önemli niteliği de çocuk doğurmalarıydı. Bu olay onların yaratıcı olarak tanımlanmalarına neden oluyordu. Böylece ilk ana tanrıça ortaya çıkmış. Kadınlar da yeryüzünde ana tanrıçanın bir temsilcisi. M.Ö. 10.000 yıllarında ilk tarım topluluğunun başlaması sonucu insanlar arasında bir ‘din’ düşüncesi gelişmiş. Ana tanrıça için küçük tapınaklar yapmışlar. Buralarda düzenlenecek törenler için rahibeler sınıfı oluşmuş. Kuşkusuz tanrıçanın gücüne ulaşmak için seks ayinleri yapılıyormuş. Daha sonra avcılığın başlaması ile erkekler güçlenmiş, bunun sonucu erkek tanrılar ortaya çıkmış, onlara hizmet için de rahipler. Bunlar kadınlar üzerinde baskı yapmaya başlamışlar. İşte o devirde fahişelik vücut bulmuş, diyor Nickie Robert.1

Bunun ilk örneğini Mezopotamya’da Sumerlilerde görüyoruz. Sumer’in Aşk ve Savaş Tanrıçası İnanna belgelerde ‘göğün fahişesi’ olarak adlandırılır. Kocası Çoban Tanrısı Dumuzi de onun için ‘o fahişedir, benim eşim fahişedir’ diyor. İnanna, fahişelerin de koruyucusu. Kutsal fahişelik, sokaklarda değil, mabetlerde yapılana deniyor.

Sumer mabetlerinde rahipler ve rahibeler büyük bir grup oluşturuyor. Rahibeler 20′ye yakın sınıfa ayrılmışlardı. Bunlar arasında şarkıcılar ve dansözlerin özel bir yeri vardı. Onlar arp, lir gibi çalgılarla şarkılar söyleyerek, danslar ederek tanrıları, dolayısıyla insanları eğlendirirlerdi. Bunlarda asıl amaç tanrıları eğlendirerek onları sakinleştirmek, böylece insanlara zarar vermelerini önlemekti. Rahibeler arasında sihir ve kahinlik yapan, rüya tabir edenler ayrı ayrı sınıflardı.2 Prensesler, şehir bey­lerinin ve kralların eşleri erkek tanrılara ait baş rahibe olarak mabedin idari işlerini yürütürlerdi. Bunların önemli görevlerinden biri de Kutsal Evlenme törenlerinde Tanrıça İnanna yerine geçerek Tanrı Dumuzi’yi temsil eden kral ile evlenmeleriydi.

Böyle rahibelik, ilk Ur şehrinde Akad Kralı 1. Sargon’un kızı şair Enheduanna ile başlamıştı. Ondan sonra Sumer ve Akad’da hangi kral başa geçerse onun kızı bu göreve atanmıştı. Böylece siyasal ayrılıklar olduğu zaman bile bu kurumlar şehir beylikleri arasında bir kült bağı oluşturmuşlardır. Bu gelenek M.Ö. 1800′le­re kadar sürmüştür.

Mabetlerde, özellikle İnanna’nın mabetlerinde rahibelerin özel bir görevi de genel kadınlık, bir tür fahişelikti. Bunlar tanrıya hizmet ettiklerinden kutsal sayılıyordu. Tapınak fahişesini Gilgameş Destanı’nda görüyoruz. Gilgameş’e arkadaş yapılmak istenen Enkidu bir orman adamıydı. Ormanda hayvanlarla yiyip içiyor, onlarla yaşıyordu. Onu insan gibi yapmak için mabetten bir fahişe gönderilir. Bu kadın ona insan gibi yemeyi, içmeyi, konuşmayı öğrettiği gibi cinsel ilişkiyi de öğretir.3 Bu da fahişe olarak adlandırılan bu rahibelerin, acemilere cinsel ilişkide bir tür öğretmenlik görevi yaptıkları izlenimini veriyor. Daha sonra bu gelenek Babillilere ve Asurlulara geçmiş. Herodot kitabında, Babil’de her kadının evlenmeden önce mabette bir erkekle yatmasının zorunlu olduğunu, bu yüzden evlenmek isteyen kadınların mabedin etrafında oturarak erkek beklediklerini, güzel kadınların hemen bulduğunu, çirkin kadınların ise uzun süre bulamadıklarını yazıyor. Sumer’de böyle bir gelenek olamaz, çünkü onlarda kadınların evlen­mesinde bekaret aranıyor. Sumer kanununa göre evlenen kadın bakire değilse, kocasından boşanırken, bakire olarak evlenen kadının alacağı tazminatın yarısını alabiliyor. Mabet fahişeliği bir meslek. Onlar kendilerini tanrı namına bu işe gönüllü olarak adayan kadınlar. Bunlar aynı zamanda bereket kültünün de temsilcileri. Sumer dininin bir simgesi olan 100 kadar kurumu kapsayan ‘me’ler arasında fahişelik de bir kurum olarak görünüyor. Bu rahibelerin diğer rahibelerden ayrılmaları için başlarını örtmeleri gerekir.4 M.Ö. 1600 yıllarında bir Asur kralının yaptığı kanunun 40. maddesiyle o tarihten sonra bütün evli ve dul kadınların başlarını örtmeleri şart koşulmuş. Kızlar ve sokak fahişeleriyse örtemeyecek. Böylece evli ve dul kadınlar da mabet fahişeleri gibi yasal seks yaptıklarından kutsallaştırılmışlar.5 Sokak fahişeleri örtünürse çok ağır ceza görüyorlar. Kuşkusuz mabet fahişeliği yanında sokak fahişeliği iyi görülmüyor. Bu mabet fahişeliği geleneği, Babilliler ve Asurlular yoluyla Kenanlılara, oradan da İsrail’e geçmiş, ama Tevrat boyunca bu geleneğin kaldırılma çabaları izleniyor.

Diğer taraftan Tevrat araştırıcıları da iki kısma ayrılmış. Bir kısmı İsrail’de mabet fahişeliğinin olduğunu, bir kısmı da tanrı namına cinsel ilişki yapılmasının akıl alamayacağını söylüyor. Bütün söylentilere karşın, İnanna’nın bereket kültünün ve mabedinin İştar, Astarte adlarıyla İsa’nın doğumuna kadar sürdüğünü görüyoruz. İsa’nın annesi Meryem doğmadan önce Meryem’in annesi onu mabede adamış.

Kur’an, Al-İmran Suresi, ayet 35-37:

‘İmran’ın karısı şöyle demişti: Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. (…) Rabbim! Ben onu kız doğurdum, (…) Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum, dedi. Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya’yı (teyzesinin kocasını) da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızk bulur ve ‘Ey Meryem, bu sana nereden geliyor’ der; o da, Bu, Allah tarafındandır, Allah, dilediğine sayısız rızk verir, derdi.’

Bu ayetten anlaşıldığına göre, o zaman mabetler vardı.

Tevrat ve İncil’de de mabetlerin bulunduğu yazılı.

Daha önce sözünü ettiğimiz kitabında Nickie Robert fahişe­liği aslında kadının bir tür özgürlüğü olarak görüyor. Yunanlar’da keyfince yaşamak isteyen kadınlar kendi istekleriyle fahişe oluyorlarmış. Hıristiyanlık başladığı zaman Korentliler’in Venüs ve Afrodit mabetlerinde binden fazla fahişe varmış. İnançlarına göre, bunların erkeklere yaptıkları bu iş karşılığında mem­lekete bereket geliyormuş. Bu düşünce tamamıyla Sumer’in bereket kültünün bir devamıdır.

Kutsal fahişelik Hindistan ve Afrika’da da varmış. Fakat oralarda geç başlamış. Güney Hindistan’da mabet fahişeliği sürüyor. 1927 yılında Madaras’da 200 bin fahişe olduğu tahmin ediliyormuş.6 Lidya kızları da çeyizlerini hazırlamak için fahişelik yapıyor. 20. yüzyılın başında Cezayir’de bir kabilenin kızları büyük Biskara’ya gidip dans ve fahişelik yaparak para kazanıp evlenirlermiş. Kadınlar fahişelikten ne kadar çok para kazanırlarsa o kadar saygın oluyorlarmış. Mabet fahişeleri kendileri için bir ücret almıyorlarmış, ama mabede gelir sağlıyorlarmış.

Tevrat’ta iki türlü fahişelik var. Biri qadeşah; anlamı kutsal kadın veya adanmış kadın, daha doğrusu kült fahişeliğini ifade eden kelime. Bunun Akadcası qadiştu. Bazı araştırıcılar mabette böyle bir görev olacağını kabul etmek istemiyorlar. Qadeşah kelimesinin ebe veya büyücü olabileceğini söylüyorlar. Sokak fahişesinin şiirsel bir adı olabilir diyenler de var. Diğer taraftan belki kıtlık zamanlarında ülkeye bereket sağlaması için bir rahip ile birleşen bir rahibe de olabileceği öne sürülüyor. Sokak fahişesinin adı ise zonah.7

İsrail’de kült fahişesi ahlaki bakımdan iyi görülmese de yasa dışı değil.

“Rah Hoşeaya dedi: Git kendine bir kötü kadın, ve zina çocukları al; çünkü memleket Rabbin arkasından ayrılarak çok zina ediyor.’ (Tevrat, Hoşea, Bap 1-2.)

Tevrat araştırıcıları bunu, İsrail Halkı’nın inançsızlığının ve yabancı tanrılara tapmalarının bir tür cezalandırılması olarak yo­rumluyorlar.

Yine aynı yerde şöyle yazar:

‘… çünkü zina ruhu onları saptırdı ve kendi Allahlarından ayrılıp zina ettiler. Dağların başlarında kurban ediyorlar, tepelerde meşe ve kavak ve çitlenbik ağaçlan altında buhur yakıyorlar, çünkü onların gölgesi iyidir; bundan dolayı kızlarınız fahişelik ediyorlar, gelinleriniz zina ediyorlar. Fahi­şelik ettikleri zaman kızlarınızı ve zina ettikleri zaman gelinlerinizi cezalandıracağım; çünkü erkekler kendileri fahişelerle bir yana çekiliyorlar ve fuhşa vakfedilmiş kadınlarla birlikte kurban kesiyorlar.’ (Tevrat, Hoşea, Bap 4: 12- 14.)

Burada fuhşa vakfedilmiş sözleri mabet fahişeliğini anlatıyor. Diğer taraftan Tevrat, Levililer, Bap 19: 29′da ‘Kızını fahişe ederek onu murdar etme, ta ki, diyar zina etmesin, ve diyar alçaklıkla dolmasın’ şeklinde yazar. Burada ‘kızını mabet fahişesi yapma’ anlamına geliyor olmalı, çünkü aklı başında bir baba kızını sokak fahişesi yapmaz. Üstelik evlenirken bekaretin çok önemli olduğu bir ülkede.

‘(…) kahinler ve rahipler (…) fahişe veya bozuk kadın almayacaklar. Ve kocasından boşanmış kadın da almayacaklar, çünkü, kahin Allahına mukaddestir. (Tevrat, Levililer, Bap 21: 7.)

‘Bir kahinin kızı fahişelik ederek kendini bozarsa, babasını da bozmuş olur; ateşle yakılacaktır.’ (Tevrat, Levililer. Bap 21: 9.)

‘İsrail kızlarından ve İsrail oğullarından kendilerine fuhşa vakfetmiş kimse olmayacaktır. Kadın fuhuşunun kazancını veya erkek fuhuşunun ücretini herhangi bir adak için Allahın Rabbin mabedine getirmeyeceksin; çünkü bunların ikisi de Allahın Rabbe mekruh şeylerdir.’ (Tevrat, Tesniye. Bap 23: 17- 18.)

Burada fuhuş ile kazananın mabede verilmemesi, yine mabet fahişeliğinin varlığını gösteriyor. Ayrıca bu ayete göre, mabetlerde erkek fahişelerin de bulunduğunu anlıyoruz. Onlara “qadeşim ? yani kutsal erkek deniyor. Sumerlilerde de mabetlerde erkek fahişeler var. Bunlar eşcinsellik yapıyorlar. Tanrıça İnanna için yazılan bir ilahide buluyoruz bunu:

Saygın danışman, göğün süsü,

Uyku sona erince, gün ışığı olursun,

Sumer Halkı önünden geçer,

Sana selam, deriz.

Ayın yedinci gününde

Ay hilal olunca,

Kutsal suda yıkanıp kraliçelik elbisesini giyince,

Davullar vurulur önünde.

Sumer Halkı önünden geçer,

Göğün yüce hanımına selam, der.

Erkek olan kadınlar,

Kadın olan erkekler

Önünden geçer, sana selam, der

Kadın olan fahişeler,

Erkek olan fahişeler

Önünden geçer, sana selam, der.

‘Ve onlar her yüksek tepe üzerinde ve her yeşil ağaç altında kendileri için yüksek yerler; dikili taşlar ve Aşerler yaptılar ve diyarda fuhuşa vakfedilmiş erkekler vardı. İsrail oğulları önünden Rabbin kovduğu milletlerin bütün mekruh şeylerine göre yaptılar.’ (Tevrat, 1. Kırallar, Bap 14: 24.)

Burada sözü edilen ağaçlar tanrıça, dikili taşlar da tanrı sembolleri. Bunlar kitabın çeşitli yerlerinde tekrarlanıyor, Halk Rab’ı tanımıyor veya onunla birlikte tanrıça ve tanrılara da tapıyorlar.

“Ve Asa atası Davud gibi Rabbin gözünde doğru olanı yaptı ve fuhuşa vakfedilmiş erkekleri diyardan kovdu ve babalarının yapmış oldukları bütün putları ortadan kaldırdı.�? (Tevrat, 1. Kırallar, Bap 15: 11-]2.)

‘(Kral Yehoşafat) babası Asanını günlerinde bırakılmış olan fuhuşa vakfedilmiş erkeklerin geri kalanını memleket­ten süpürüp attı.’ (Tevrat, 1. Kırallar, Bap 22: 46,)

Burada sözü edilen Asa, Kral Süleyman’ın torunu. Kıral Süleyman öldükten sonra memleket İsrail ve Yahuda olmak Üzere ikiye ayrılıyor (M.Ö. 931). Asa 911-870 yılları arasında Yahuda’da krallık yapıyor. İsrail tarihi İbrahim ile başladığına göre onun yaşadığı tahmin edilen tarihten (M.Ö. 1900- 1800) Asa’nın zamanına kadar hemen hemen 1000 yıl geçmiş olmasına rağmen mabet fahişeliğinin devam ettiğini görüyoruz. Kral Asa’dan hemen hemen 250 yıl (M.Ö. 641-609) sonra krallık yapmış olan Yoşia, 2. Krallar 23: 7’de yazdığına göre, ‘Fuhşa vakfedilmiş er­keklerin Rab evinde bulunan evlerini yıktı. Kadınlar orada Aşera için çadır dokurlardı’.

Nerede ise Yahuda devletinin sonuna gelinmek üzere olduğu halde (M.Ö. 586; yine de mabet fahişeliğinin sürdüğü görülüyor.8 Mabet içinde onların özel yerleri bulunuyormuş, İsrail mabedinde de Sumer mabetlerinde olduğu gibi kadınlar tarafından dokumacılık yapıldığı da anlaşılıyor.

Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, İsrail’de mabet fahişeliği vardı ve Tevrat boyunca onu kaldırmak için uğraşılmış. Fakat ne olursa olsun bu gelenekten vazgeçmek kolay değildi. İsrail’de erkeklerin çok kadınla evlenmelerinin fahişeliği önlemek için oldu­ğu söylenirse de, yine önüne geçilememiş. Çok kadınla evlenemeyen erkeklerin onlara ihtiyacı varmış. Yazıldığına göre bugün bile en çok genelev Telaviv’de imiş. Belki de mabet fahişelerine gitmek kutsal bir görev kabul ediliyordu. Sumer’de mabet fahişelerinin başlan örtüldüğü gibi İsrail’de de yüzlerine peçe takıyor olmalılar. Yüzüne peçe takıp kendisini fahişe gibi göstererek kaynatası ile yatan Yakub’un gelini Tamar’ın Tevrat’ta yazılan öyküsü, yüz yıllardan beri Tevrat araştırıcıları arasında mabet fahişesi mi, sokak fahişesi mi, olduğu tartışması sürüp gidiyor. Halbuki o zonah olarak değil, qadeşah olarak yazılmış. Olay şu:

İbrahim’in torunu Yakup’un oğullarından Yahuda’nın üç oğlu oluyor. Bunlardan birini Tamara adlı bir kadınla evlendiriyor. Oğul ölüyor. Gelenek icabı kadın ikinci oğul ile evleniyor. O da ölünce kaynata onu üçüncü oğluna almıyor. Buna kızan gelin dulluk elbisesini çıkarıyor, yüzüne peçe takarak kaynatasına kendisini fahişe gibi göstererek onunla yatıyor. Fahişelik ücreti olan bir oğlağa karşılık kadın adamın kuşağını, mührünü ve sopasını alıyor. Adam verdiklerini geri almak için bir oğlak vermek istiyor, ama kadını bulamıyor.9 Tamara gebe kalıyor ve kaynatası onun yakılmasını istiyor. Fakat o çocuğun kaynatasından olduğunu on­dan aldıklarıyla kanıtlıyor. (Tevrat, Tekvin, Bap 38: 12 vd.)

Ölen kardeşin karısı ile evlenme zorunluluğu, Tevrat, Tensi­ye 25: 5-10′da şöyle açıklanıyor:

Eğer kardeşler bir arada otururlarsa, onlardan biri ölürse, oğlu yoksa, onun karısı yabancı adama varamayacak, kocasının kardeşi onu karılığa alacak. Kadının doğuracağı ilk oğul ölen kardeşin adıyla onun yerini tutacak, adı İsrail’den silinmeyecek. Eğer adam istemezse yaşlılar önünde anlatacak, kadın onun yüzüne tükürecek ve çarığını çıkaracak. Adamın adı ‘çarığı çıkarılan’ olacak.

İkinci oğlun neden yengesiyle evleneceği ve onun ölmesinin sebebi Tevrat’ta şöyle yorumlanmış:

‘Ve Yahuda Onan’a dedi: kardeşinin karısının yanına gir ve ona kain biraderlik yap ve kendi kardeşine zürriyet yetiştir.’ (Tekvin, Bap 38: 8.)

‘Tamara’nın ikinci evlendiği ona Onan doğacak çocuğun kendisinin olmayacağını bildi. Kardeşine zürriyet vermesin diye yere dökerdi. Yaptığı Rab’ın gözünde kötü oldu ve onu öldürdü.’ (Tekvin, Bap 38: 9-10.)

‘Bir adam kardeşinin karısını alırsa murdarlıktır; kardeşinin çıplaklığını açmaktır; çocuksuz olacaktır.’ (Levililer, Bap 20: 21.)

Tevrat’ta Süleyman’ın Atasözleri bölümünde bulunan fahişelikle ilgili atasözlerinden bazı örnekler ise şöyledir:

“Yabancı kadının dudaktan bal damlatır, ağzı yağdan yumuşaktır. Fakat sonu pelin otu gibi acıdı.’ (Bap 5: 3.)

“gençliğinin kansı ile sevin. Sevimli geyik, nefis ceylan gibi onun memeleriyle seni doyursun. ? (Bap 5: 18.)

“kötü kadından. yabancı kadının yaltaklanan dilinden korunmak için babanın emirlerini oku, annenin öğrettiklerini bırakma. Onun güzelliğine arzu çekme ve seni kirpikleriyle yakalamasın. Çünkü fahişenin elinden insan bir parça ekmeğe muhtaç olur.’ (Bap 5: 23.)

‘Fahişenin yüzünden insan bir parça ekmeğe muhtaç olur.’ (Bap 6: 26.)

‘onu bir kadın karşıladı, fahişe kılıklı, yüreği kurnaz ve yaygaracıdır. Kem almaz, ayakları evde durmaz, kah so­kakla, kah meydanlardadır. Her köşede pusuda bekler.’ (Bap 7: 10.)

‘komşunun karınsın yanına giren, ona dokunan kim olursa olsun suçsuz tutulamaz.’ (Bap 7: 29.)

‘fahişe derin bir çukurdur; yabancı kadın dar bir kuyudur.’ (Bap 23: 27.)

‘fahişelerle arkadaşlık eden malını kaybeder.’ (Bap 29: 8.)

Rehab adlı bir fahişe hem Tevrat, hem de İncil’de korunuyor:

‘Şehir evinde olanın hepsi Rab’a tahsis edilecek (yani öldürülecek,), yalnız fahişe Rehab ve kendisiyle beraber evde olanların hepsi yaşayacak, Çünkü gönderdiğimiz habercileri sakladı.’ (Tevrat, Jeos, Bap 6: 17.)

Maria Magdelene adlı bir kadın, fahişelik yaparken İsa’ya yanaşıyor, fahişelikten ayrılıyor ve Hıristiyan oluyor. Sonra da azize haline geliyor, İsa’nın ölümü sırasında yanında imiş, İsa’nın yeniden dirildiğini de Havarilere o bildirmiş, Bu olay yüzyıl sonra ancak İncil’e yazılıyor. Hıristiyanlıkta bütün fahişelerin bedenlerini satmaktan vazgeçip İsa’ya sığınmaları öneriliyor. Fahişelerle ilişki kuran erkekler de lanetleniyor.

Bütün uyarılara, sıkılara karşın bu kurum kaldırılamamış, hatta bazı ülkeler zaman zaman onların çoğalmasını istemiş, onlardan aldıkları vergi ile bütçelerini zenginleştirmişlerdir.10

Konumuzu burada kapatıyoruz, görüldüğü gibi tanrı sözü olarak inandırılan din kitapları, çeşitli kültürlerden alınan etkiler, yerli halkın kültürü ile karıştırılarak meydana gelmişlerdir.

Medresede okuyup hafız, sonra da öğretmen olan babam bana ‘Kızım Kuran üç kısımdan oluşur, efsaneler, emirler ve tarih’ derdi. Araştırmalarımızda Kuran’da yazılan öykülerin hemen hepsi Musevi efsanelerinden alınarak, İslam düşüncesine göre şekillendirilmiş, Tevrat’tan bile değil. Tevrat’ta ise diğer kültürlerdeki efsanelerin Musevi kültürü ile karıştırılarak yazılmış olduğunu görüyoruz. ?

1 Nickie Robert Batı Tarihine Fahişeler, çeviren: Gülden Şen. Sabah Kitapları.
2 Sumer rahibe!eri hakkında bkz. Renger, Zeitschrift für Assyriology, N.F 24. 126 S. 139. Afo VII 23.
3 Burada kadının insanın uygarlaşmasındaki rolünü açıkça görüyoruz.
4 Hartmut Schmökel, Kulturgeschichte des Alternorient, Stuttgard, 1961, s.37.
5 Prof. Mebrure Tosun, Doç. Dr. Kadriye Yalvaç. Sumer, Babil, Asur Kanunları ve Ammi-saduqa Fermanı, s.252.
6 M. Yamouchi. Cultic Position Essays Presented to Cyrus Gordon on his Occasion of his sixty Birthday, s.213.
7 Jhonatan Kirsh, The Harlot by the Side of the Road.
8 Harper Collins. Atlas of the Bibel, s.21.
9 Bundan fahişelik ücretinin bir oğlak olduğu ortaya çıkıyor.
10 Bu konuda daha fazla bilgi için bkz. Emre Caner, Toprak ve Kadın Kutsal Fahişelerden Bakire Meryem’e. Su Yayınları 2004: Nickie Roberts. Batı Tarihin­de Fahişeler. Çeviren: Gülden Şen. Sabah Kitapları.

(Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği, Muazzez, İlmiye Çığ, Kaynak Yayınları)

12
Tem

Romaya Giydirilen Emperyal Kült : Hristiyanlık

   Yazan: akhenaton   Kategori Saklanan Tarih

AKHENATON - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Augustosun ölümüyle birlikte batı dünyasının güçlü temsilcisi Roma devlet yönetiminde bir seçimle karşı karşıyadır.Devlet yapısı güçlendirilmiş bir monarşi yada Cumhuriyetin eski günlerindeki kurumsal coğunluğa doğrumu yöneleceği merak konusudur.

İmparator ölmeden önce tüm kilit noktalara kendi adamlarını yerleştirmiştir , ilkin yardımcısı Agrippa’ yı kızı Julia ile evlendirmiş ve senatoya oldukça anlamlı mesaj yollamıştır.Fakat seçilmiş veliahdın erken ölümü Augustusun planlarını bozmuştur.Yine çok güvendiği bir isim olan Tiberius ile Julia evlenerek Romaya veliaht olarak net biçimde sunulur.

Romadaki tüm bu gelişmeler , demokrasinin zirvede olduğu bir noktada gerçekleşmektedir. Başlangıçta bir seçkinler oligarşisi ile yola çıkan Roma süreç içerisinde cumhuriyetle birlikte kendi hukuk sitemini kurarak halka söz sahibi olmayı sağlayan bir yapıya dönüşmüştür.

Cumhuriyet anlayışı bu denli gelişmiş bir toplumda imparatora bu olağan üstü prestij veren , iç savaşların yüzyıla yakın sürmesi , kurumların içine düştüğü kargaşa ve aranan güçlü lider arayışı , daha önce yaşanan bir Julius Caesar deneyimi , siyasi bilinçten yoksun eğitimsiz kimselerin kargaşanın son bulması için güçlü bir Pax Romana cekiciliği , Augustosa düzenlenen tanrısal törenler ve tanrı gibi davranılması “ Baba yurdunun babası “ (pater patriae) gibi ünvanların verilmesi ve Augustos adına yapılan tapınaklar inşa edilmesine kadar gitti.Caesarın manevi oğlu kimliği ile yönetime el koyduğundan itibaren Cumhuriyet ‘i ıslah edecek bir dizi operasyon.

Augustos bu uygulamaları imparatorluğu ele aldığı günden itibaren tanrısallığını ilan eden Julius Caesar ‘ dan almıştı.Julius kendine Divus Julius (Tanrısal Julius) kültü vererek yaşarken Tanrılığını ilan ederek senatodan bununla ilgili karar çıkaracak kadar ileri gitmiştir.

Augustos bu konuda Julius ‘tan daha dikkatlidir ve öldükten sonra tanrısallaşma haklarını saklı tutar.Augustos fazlasıyla dindar bir insandır ve roma geleneklerine sıkı sıkıya bağlıdır. Jupiter ve Janus , June gibi eski ilahi güçlerin saygınlığı korunurken yakından tanıdığı Delphi geleneklerine aykırı davranmaktan daima çekinmiştir.

Manevi babası Caesar ın adını kendi adına ekleyerek bundan sonra bir unvan gibi olan Caesar ismini taşıyan imparatorlara başlangıç yapar. Augustos Caesar.

Cumhuriyet geleneklerinin bir tarafa itilip ülke yönetiminde söz sahibi bir hanedan yaratıldığı bellidir.Hanedanlıkla beraber imparatora tanrısallığa layık gören bir emperyal kült biçimlenir.

Augustus’un tanrılara yakınlığı nihayet isa’dan önce 12 yılında elde ettiği Pontifex Maximus ünvanıyla vurgulanır.Bilim adamları Augustusa resmen ve doğrudan tapınılmasını bölgesel bir olay olarak görürler.Onun bir tanrı olduğu fikri imparatorluğun doğu eyaletlerin deki Helenistik geleneklerce oluşturulmuştur.

Augustus henüz yaşarken İtalya ve imparatorluğun her yerinde bir tapınma nesnesi olduysada ancak ölümünden sonra kurumsallaştırılmıştır.

Augustusun ardından gelen kişi emperyal kültün biçimlendirildiği yönetim şekli ile seçim yapılmasına dahi gerek kalmadan romanın en güçlü adamı olacak , aynı zamanda ilahi Augustusun oğlu sıfatı ile anılacaktır. “ Tanrının oğlu. ?

Burada dikkat edilmesi gereken asıl nokta Hıristiyanlığın bir Yahudi mezhebi değil, fundamentalist Judaik geleneklere kapalı bir toplum kültüründen alınmış malzemeyle biçimlendirilen bir Roma dini olduğudur.Bu anlamda Tanrının Oğlu ünvanı Hıristiyanlık doğmadan romada kullanılmaktadır.Bu anlayışa göre imparataor hem tanrıdır hemde tanrının oğlu.

4 yy. itibaren romadaki büyük çalkantılar ve teolojik tartışmalar Hıristiyanlığın resmi din ilan edilmesiyle ortaya çıkan iman savaşları, aynı zamanda tanrının krallığı , ve isaya atfedilen Tanrının Oğlu sıfatları net biçimde Romalı özellikler taşır.

Augustusun zaman içinde oluşturduğu ve çevresindekilerin destek verdiği bu yaklaşım Roma içerisinde bir takım güçlerin bunu bir anda kabul etmesi imkansızdır ki , bunların başında ordu gelir.

Augustusun kızıyla evlendirilen ve evlatlık edinilen Tiberius varis haklarıyla roma tahtına çıktığı zaman ortalık karışır ve yeni imparataoru tanımayan güçlerin başında Augustus döneminde sindirilen roma ordusu gelir. Değişik askeri birliklerde yaşanan kargaşalar ordunun Tiberius’u kabullenmesiyle son bulur.Fakat bu kabulleniş bir sonraki darbe için uygun fırsatı beklemek anlamını taşımaktadır.

Senato ve soylularda yasal düzenleme ile imparatoru onaylasalarda kuşkuları bitmez. Tiberius bu dönemde atamalarını çok dikkatli yapar ve senato oligarşik düzenin temsilcisi haline gelir.Çok kısa zaman sonra Tiberius gerçek yüzünü gösterir ve Ceasar ve Augustus döneminde dahi görülmeyen bir yönetimle , kendine rakip olan herkesi ortadan kaldırır.

Çıkardığı Lex Maiestas adlı kanunla kendine silahlı kuvvet olanların yanında düşünce olarak muhalefet edenleri dahi vatan hainliğinden yargılayarak ortadan kaldırır.Kendisine en büyük rakip Roma orduları baş kumandanı Germenicus’u bile zehirliyerek ortadan kaldırır.
Bu olay asker içinde hoş karşılanmaz ve Tiberius İ.S 37 de bir grup muhafızı tarafından yatağında boğulur.

Ordu yerine geçecek kişiyi hazırlamıştır bile ; Germenicus’un oğlu Galius.Tahta çıkınca ismine imaj verilerek Caligula denmiştir.Anlamı ise asker ayakkabısıdır.

Caligula ilkin olumlu işler yaparak yönetimine başlamıştır.Çok geniş kapsamlı bir af çıkararak herkesin sempatisini kazanmıştır.Fakat süreç içerisinde yakalanmış olduğu bir hastalık akıl hafızasını yitirmesine neden olmuş ve olagan dışı işler yapmaya başlamıştır. Emperyal Kült’ü oldukça fazla ciddiye almış, kendisinin Jüpiter olduğunu dahi iddia etmiştir. Dahada önemlisi Grek tarzı monarşiyi romada egemen kılmak için senato ve tüm devlet kurumlarını ortadan kaldırmaya kalkışınca onu başa getirenlerin tepkisini almış ve oda Tiberius’un sonuna uğramıştır.

Yeine aday hemen bulunmuştur , Germenicus’un kardeşi , yani Caligula’nın yaşlı amcası Claudius.

Tiberıus’un ölümünü izleyen süreçte romanın en güçlü ortağı ordu omuştur artık.Kimin imparator olacağını ordu belirlemektedir.Claidus’tan memnun olmadıkları bir anda onu öldürerek yerine Neron’ u getirmişlerdir.Aynı şekilde Neron’un yerine Vespanius’u.

Ordu içinde Mitra Kültü egemendir.Romanın tarih sahnesinde topraklarının hızlı büyümesi, tarımsal ekonomideki toprak paylaşımı ve ekonomik düzeninde yaşanan sorunların yapısal çözümü olarak fetihler ve fetihlerden elde edilen ganimetlere göz dikilmiştir.Fakat bu düşünce çözümden çok çözümsüzlük getirmiştir.Bu soruna ilk dikkat ceken Augustus’tur , belirli bir genişlikte sabit kalınması gereğini kendinden sonra geleceklere nasihat olarak bırakmıştır.
Romalılar ve barbarlar ; uygarlığı ve gelişmeyi aynı zamanda yaşam kalitesini simgeleyen tek şey roma’dır.Dışarıda kalan ise barbar yani ehlileştirilmesi gereken kavim ve topluluklardır. Eğer bunlar kabul etmezse savaş kaçınılmazdır.

Romalı kimliği yurttaşlık sisteminin yapı taşıdır.Kozmopolit bir toplulukta üst kimlik Romalıdır.O günün şartlarında Romalı olmak oldukça önemlidir ve ayrıcalık olarak görülür. Roma devleti çerisinde halkın her tabakası ve devlet kurumlarında kozmopolit yapının üst kimliğidir.Aynı şekilde farklı coğrafyalara hükmeden ordu içinde aynı durum söz konusudur.

Tiberius’ un devrilmesiyle birlikte roma kesin biçimde askerin gölgesine girer.Augustus zamanında üniter bir yapıya kavuşturulan ordu coğrafyayı bir ay gibi sarmıştır ve en büyük haberleşme ağına sahiptir.Piramit şeklindeki yapılanmasında üst düzey subaylar Mitra kültürü ile yoğrulmuşlardır.Birinci yüzyıl boyunca orduya alacakları subayları yurtsever ve idealist kişilerden secerek kendilerini oldukça etkili bir güce dönüştürmüşlerdir.

Caligula ‘nın iktidarı sırasında , Tarsus ve Antakya ‘daki askeri birliklerden merkeze taşınmaya başlayan kimi yerel tapınma bilgileri , aranan unsurun da bulunmasını sağlar. Roma ordusu içerinde üst yönetimin haricinde Mitra kültü doğmaya başlar.İmparatorluk sınırları içerisinde Mitraist grupların varlığı bilinmektedir.

Roma tarihi uzmanlarının Mitra kültürü ile ilgili bazen derin görüş ayrılıkları ve tartışmaları söz konusudur.Fakat birkaç nokta üzerinde kısmen anlaşırlar ; buna göre mitra askerler tarafından benimsenip Perslerden ödünç alınmış doğulu bir Tanrıdır ve Anadolu toprakları üzerinde Grek ve frigya kökenli unsurlarla birleşerek kendi kültünü oluşturmuştur.Bu kült devlet kademesindeki üst düzey yönetici ve aydınlar arasında popüler olmuştur.

Batı dünyasında Mitraizm ilk araştırmacılara göre Pers damgası olduğu konusunda büyük oranda emindirler.Bugün bile hala bir çok kitapta , bilinmeyen bir zamanda Perslerin ataları henüz Hindularla birlikteyken Mitraya tapıyorlardı şeklinde tanımlamalar ile başlar.

Acaba gerçek bu mudur. ?

Zerdüşt dininin doğduğu İÖ 6 yy eril bir tanrı olarak karşımıza çıkan Mitra ,yakındoğudada aynı özellikleri ilemi biliniyordur. ?

Mitra tarih boyunca hep bir tanrımı olmuştur , bunun bir tanrıça adı olmadığına emin olabiliTarihçi Heredot çalışmalarında Afrodit’e Asurlular Mylitta, Araplar Alilat , Perslerde Mitra derler , demiştir.Ortodoksin Tarihçiler Heredotun bu söylemini sabıkası oldukça kabarık olmasından dolayı kulaktan dolma bilgi ile yazdığını düşünürler ; doğulu tanrıça Anahita ile Mithra ‘nın adlarının yunan diline aktarılışı sırasında meydana gelen transkripsiyon hatasından karıştırıldığını söylerler. Daha sıkı ortodoksinler ,yani at gözlüğü ile bakan bilim adamları ise konu son derece açık ve nettir ; Persler 6 yy beri Zerdüşt dinine bağlıdırlar ve Mithra orada ışığın güneşlede özleşleştirilen tanrısı olarak eril kimliğiyle karşımıza çıkar derler.Pers halkıyla yakın akraba olan Hinduların kültüründede Mithra ‘nın eril kimliği ile bahsedildiğine göre bu konuyu tartışmak bile anlamsızdır. Fakat Ortodoksin Bilim Adamlarının bilerek veya bilemeyerk atladıkları konu , Hindu kültüründeki Vedaların izine en fazla İ.Ö 1500 yılına kadar iniliyor olabilmesidir.1650 dolaylarında yaşanan büyük katasfor (Tufan) sonrasında Harappa uygarlığı yıkılmış ve hangi dili konuştukları bile bulunamamıştır.

Albert de Jong ‘ a göre Avesta’ daki bir ilahide Mithra ; “ Güneşin önünde gidip gökleri dolaşan “ nitelemesiyle Venüs gezegeninin sabah yıldızı haline gönderme yapar ve bu durumda Mithra’nın Venüs ile eşdeğer bir tanrıça olması gerektiğini fikrini belirli temele oturtur.

Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta bu konuda çelişkili ifadelerle karşımıza çıkar, aynı zamanda Gnostik öğretiyi derinden etkilediği için Gnostik metinlerde karşımıza çıkar. “ Seth’ in Üçüncü Stelaı ? da olduğu gibi.

Avesta ilahileride Mithra için Işığı Getiren yada Işığı Açığa Çıkaran betimlemelerinin yapılması , Venüs dikkate alınarak düşünüldüğünde ve dönemin göksel haritalarına bakıldığında Güneşin ilk ışıklarının habercisi bir yıldız konumundadır.Bu eski kültürlerin hepsinde aynıdır.Mitra için Büyük Işık Mazda’nın habercisi nitelemesi yapılır.Aşağı yukarı bütün Yakındoğu kültürlerinde Mithra dişil nitelik taşır.Bir diğer kanıt en eski iran adlarından biri olan Mithra , kızlara verilen isimdir.Günümüz iranında bile Mithra adı oldukça yoğun kullanılır.Sadece kadınlara verilen bir isimdir.

Bu pers kültürü , romadaki ilk izlerinin bulunduğu andan itibaren halk tarafından benimsenen Manga Mater kültüyle yakın ilişkide olduğu görülür.



Ordu içindeki üst yapı Mitra kültürünü Manga Mater ile biçimlendirmesi oldukça anlamlıdır.Mitra , dişil özelliğinden Eril bir kişiliğe döndürülmüştür.Romadaki Mitra kültünün Perslerin Mithra’sı ile uzaktan yakından alakası olmayıp tamamen Greko-Romen nitelik taşır.Güçlü ve kararlı bir askeri kült oluşturulmuştur.Bu Roma ideali için insanları peşine takıp sürüklemek için oldukça etkilidir. Kültün içine başta kadınlarda alınmış fakat Catilina ve bacchanalia ayaklanmalarında bilgilerin dışarıya kadınlar tarafından sızması , Kültün kadınlara kapatılması ile son bulmuştur.

Mithra adı , insan ilişkilerini ve sosyal yaşamın temelini yöneten bir sözleşme anlamına gelmektedir.Sanskritçede mitra , pers kültüründe olduğu gibi dost yada dostluk demektir. Zend kültüründe açık sözleşme anlamında olup sonradan tanrılaştırılmıştır.Vedik edebiyatta Mithra insanları bir araya getiren olarak anılır.İnsanlara yakındır ve bolluğu ve bereketide peşinden getirir.

Mithra ışığın kaynağı olarak görülürken , ışığın ilk habercisi olarak gelişiminin ilk yıllarında ışığın aynı zamanda iyiliğin , doğruluğun ve gerçeğin simgesi olarak düşünülür. Mithra güneşin sahip olduğu nitelik ve değerleri vekil olarak üslenir , kültün Romadaki adı Sol Invictus olmasıda bu göstergelerden biridir.


Ortodoksin çizgi bilim adamları Mitra kültünün , pers kökenli olduğu konusunda baştan beri oldukça ısrarcı oldular.Bunun anti tezini savunan bir çok bilim adamı çizgiside oluştu.

Mitra kültünü bir din gibi görme eğiliminde olan ortodoksin bilim düşüncesindeki amaç Hristiyanlıkla aynı kulvarda rakip bir din olarak göstermek istemesinden doğmuştur.Bununla ilgili tapınak sayılarının bile karşılaştırılmasına kadar ileri gidilen benzetmeler yapılmıştır. Oysa Mitra kapalı bir organizasyondur ve dinler gibi egzoterik değil ezoteriktir. Mitra kitleleri arkasına alarak kitlesel harekete dönme gibi bir amacı olmayıp tek amacı iktidarı kontrol etmektir.

Mistik özellikler taşıyan ve dar kadrolu bir yapılanma olam Mitra’nın üyeleri arasında kendilerine özgü simge ve selamlaşma şekleri bulunmaktadır ki , el sıkışma bunlardan biridir. Bu gelenek İtalyadaki bir çok Mitra tapınaklarında yer alan Güneş (Sol) ile Mitra’ nın birbirlerine sağ ellerini uzatarak yapmış oldukları sahnenin yinelenmesidir.Fakat zaman içerisinde bu yaygınlaştıkça farklı el sıkışma biçimleri gelişmiştir.

Mithra tapınakları yer altı odası biçinde tasarlanır,, simgesel olarak magara dır. Çünkü Mithra mağarada doğmuştur.Mağara ise en az beşbin yıllık Dünya Annenin Rahmidir.

Roma ; Mitra tapınakları tek bir plan dahilinde inşa edilmiştir.Çeşitli mistik öğrelerin yanında hepsindeki en önemli özellik duvarda Mithranın boğayı öldürdü mitolojik sahne bulunur.Mitra yere çökerttiği boğanın üzerine koyduğu sol dizini koymuş bir eliyle boynuzunu tutarken diğer eliyle boğayı öldürür.



Ortodoksin bilim bunu İrandan alınmış bir kurban töreni olarak gösterir.Fakat Roma Mithara kültü Perslerden çok uzaktır.Öncelikle tapınak biçimleri apayrıdır.Ortodoksin bilim adamları pers mitolojisinde boğa öldürme sahnesi arayıp bulmuşlar ve rahatlayarak yanılmadıklarını düşünmüşlerdir, fakat pers mitolojisindeki boğayı öldüren Mithra değil pers dualizminin kötü tanrısı yani karanlığın tanrısı Ahrimandır.Bu yüzden bu teori temelsizidir.


Bazı bilim adamları ise klasik olarak presesyonlara bağlı olarak güneşin boğa burcunda olduğunu söylemişlerdir.Bunu söyleyen bilim adamlarının kaçırdığı en önemli nokta Mithra kültü Romada İS 1 yy da biçimlenmiş ve o tarihteki ekinoks boğa değildir.

Bazıları ise boğayı görür görmez bunun bir kült simge olduğunu takım yıldızı değil boğanın boynuzunun ay’ı temsil ettiğini bütün eski çağ simgeciliğinde yeni ay kültleri başta olmak üzere Ay ile özdeşleştirmişlerdir.

Dikkat edilirse Mithra ikonografisinde göksel unsurlar vardır.Mitra –Boğa arasındaki savaş Pers kültüründeki Güneş-Ay dualizmini değil , karanlıkla aydınlık arasındaki zıtlığı simgeler. Mitra boğa görünümündeki Ay ‘ ı değil karanlığı yok etmektedir.İşin içine gizimcilik sokulmuş olmakla beraber Orpheus,Dionysos ve Eleusis gizemciliğinin doruğa çıktığı bir toplumda bu ikonografinin , iyi tanrı kötü tanrıyı sonunda yenecek açıklaması oldukça çocuksu kalır.

Bu konuya tarihçi ve ilahiyatçıların yanında psikanalizin iki devi Freud ve Jung ‘ da el atmıştır.Freud ‘ a göre buradaki simgesellik kişinin iç içe geçmiş iki farklı ben ‘inden birinin diğerini yok etmesidir.

Jung bu konuya daha farklı bakmış ve Freud’a bir mektup yazarak , yaratıcılık sembolünün, yani yararlı bulunup sansürlenmeksizin kabul gören Mithra’nın diğer benliğinin (boğa) bir başka cinsel simge tarafından öldürülmesi olgusunda, çok tipik bir şeyler olsa gerek.Kendini kurban etme hem gönüllü hemde gönülsüz olarak yapılabilir (İsa örneği) .

Bu mektup iki bilim adamının dostluğunun bitmesine sebep olacaktır.Bu konuya sezgisel düzelde en doğru yaklaşan Jung ‘tur.Boğa Mitra’nın diğer benliğidir fakat , hayvansı yanı değil , yaratıcılık içeren yanıdır.O ölüm yeni yaşamlar yaratmıştır, ikonografidede görüldüğü üzere akan kanı köpek ve yılan yalar, kuyruğu bir buğday başağına döner.

Mithranın boğayı kurban etmesi yaratılışı simgeler , yeryüzündeki canlılara yaşamı veren, bu gezegende yaşamı başlatan kozmik güçtür.

Bu sahne Kybele-Attis mitindeki fedakarlığa benzer.


İzleyen dönemlerde Hristiyanlık bu kültü doğrudan ithal edecektir.Kybele-Attis ve Mithra arasındaki yakınlık sadece bununlada sınırlı kalmaz, Roma toprakları üzerindeki tüm tapınaklarda Mithranın başında Rfigya beresi bulunur.Aynı bere Sol’un başındadır.Burda dikkat edilmesi gereken Mithranın dış bir varlığı değil kendini öldürmesidir, tıpkı Kybele,Manga Mater, Dünya Anne gibi.

Mitra ikonografisisinin ikinci en önemli unsuru ve Hristiyanlığın doğrudan ithal ettiği , toplu halde komün yenilen yemektir.Boğnın öldürülmesiyle el sıkışan Mithra ve Sol ‘ u birlikte yemek yerken görülür.Yemekte yenen ekmek boğanın vucudu şarapsa kanıdır.

Daha sonra Mithra ve Sol Güneş arabalarına binerek gökyüzüne doğru yola koyulurlar, tıpkı Phaethon mitinde olduğu gibi.

Mithra kültü, yeni üyelerini titizlikle seçer ve seçilen üyeler “sacrati�? kutsanmış olarak adlandırılır.Mithracılık , güneş merkezli bir külttür fakat Güneşe tapınma değildir.En büyük ilahi güç , evrenin yaratıcı gücüdür, yaşamın kaynağı olan ışığı, yani güneşi o getirmiştir. Güneş bunun sadece bir parçasıdır, bunu romadaki tam adı açıklar “Cultores Solus Invictus Mithrae “ (Mithra’ nin Yenilmez Güneş Kültü).

Romada Mithra kültü sanıldığı gibi doğu eyaletleinde değil , İtalya yarım adasında yaygınlaşmaya başlamıştır.İlk tapınaklar güney kentlerinde inşa edilmiştir.Doğu kökenli dinlerin aksine bu tapınaklar kamuya açık değildir.Kybele veya Mısır tanrılarının tapınakları kamuya açık alanlardır.

Üçüncü yüzyıl sonlarına gelindiğinde , Mithra Kültü imparatorluğun üst yönetimleri kadar ulaşmıştır.270 yılında iktidara çıkan asker kökenli Aurelianus çevresindekilerin ve subay arkadaşlarınında etkisiyle külte oldukça sıcak yaklaşmıştır.273 yılında Palmyra karliçesi Zenobia yı yenilgiye uğratmasını güneşin ona sağladığını düşünmüş ve Güneş , imparator luğun resmi evrensel tanrısı ilan edilmiştir.Aurelianus Sol Invictus kültünü resmi hale getirerek bir güneş-tanrı tektanrıcılığı oluşturmaya çalışmış bununla ilgili olarak Mithra kültünden güneşe olan bağlılığından yararlanmıştır.
Kültün ilk günlerinden itibaren Mithranın doğum günü olarak kutlanılan 25 Aralık tarihi bu tarihten itibaren Natalis Solis Invictu adıyla resmi bayram yapılmıştır.

İktidarı uzun sürmeyen Aurelianustan sonra imparatorluk yine zor günlere girmiştir. Cumhuriyet yasaları unutulmuş , tarımın efendileri önlerinde engel olmaksızın servetlerine servet katmaya başlamış, kırsal kesimdeki köylü nufus znginlerin sınırsız toprak edinmesi ile tarım işcisi pozisyonuna düşmüştür.Her askeri zafer sonrasında büyük komutan ve subaylara tarıma elverişli topraklar ve topraksız köylüler sus payı olarak verilmeye başlanmıştır.Bu rüşvet çarkı ordunun üst yönetiminde kademe birliğini oldukça zayıflatmıştır.

Üçüncü yüzyılın sonunda iktidara gelen Diocletianus iktidara geldiğinde Cumhuriyet kurumlarının ve ordunun yozlaşmış yapısı ve halkın fakirlik içinde yaşadığı bir dönemde kendini tahtta bulmuştur.Romanın bu yozlaşmış durumdan kurtulmasının tek çaresinin Roma Ruhunu tekrar canlandırmak ve bununda din birliği ile yapılacağını düşünmüştür.
Diocletianus, emperyal kültü tekrar canlandırmaya çalışmış ve ardından bir dizi reform hareketine başlamıştır.Romanın en büyük tanrısı jupitere diğer tüm dinsel grupların saygı duymasını istemiş ve bunda başarılı olmuştur.Bu bağlılığa ülke sınırları içinde tek başkaldırı 2 yy ortalarından itibaren çeşitli eyaletlerde kendi cemaatlerini oluşturan Hristiyan gruplarıdır.
Diocletianus önce bu başkaldırıya anlam veremeyerek şaşırmış sonra bunları için cezalandırma yoluna gitmiştir.Diocletianus , ilirya kökenli başarılı bir askerdir fakat kötü bir devlet adamıdır.

Diocletianus’ un devlet yönetiminde fazla bilgisi olmamsına karşın döneminde çok önemli yönetsel değişiklikler yapmıştır.İmparator lider modelinde ülke yönetimi tek kişinin elinde olmayacak basit bir hiyarerşi ile iki kişi tarafında olacaktır.Bu iki yöneticiye Augustus ünvanı verilecek, bu ünvanı alanlar kendinden sonra bu unvan için herhangi bir kargaşa olmaması için yaşarlarken yerlerine veliaht seçeceklerdir.Doğu ve Batı roma söylemi tarihte ilk defa bu dönemde ortaya çıkmıştır.Kendisi doğunun yakın dostu ve sağ kolu Maximianus’ u batının başına getirmiştir.

Yirmi yıllık yönetiminden sonra görevinden kendi ayrılmış ve bunun kendinden sonra geleceklere bir miras olarak bırakmak istemiştir.Maximianus yakın arkadaşı ve eski dalmaçya valisi Marcus Flavius Constantinus’u Caesar seçmiş, Diocletianus ise deneyimli komutan Gius Galerius ‘ u Ceasar seçmiştir.Her iki eski subayda Mithra kültüne bağlıdır.

Diocletianus genel kabul görmüş senaryoda bir değişiklik yapmak istemiş ve Jüpiter’i en yüksek mertebeye getirmek istemiştir.Fakat aynı zamandada Sol sembolünü paralara basmıştır.Fakat hem Maximianus hemde diğer 2 Caesar Mithra kültüne bağlı oldukları için Külte biraz daha yaklaşmak zorunda kalmıştır.

Jüpiter.

305 yılında görevini seçtiği Caesarına devrederek kendisi perde arkasına geçmiştir. Maximianusta görevini Caesarına devreder.Galerius ve Constantinus yeni Augustuslar olur. Yeni seçilecek Caeserlar için Diocletianus perde arkasından otoriter gücünü kullanarak sadece Galerius’un onayını alarak , Macar Severus ve Galerius un yeğeni Maximinus ‘u seçmiştir.

Constantinus batı , Severusta doğuya verildi.Constantinus göreve başlar başlamaz oğlu Constantine’ i Caesar ilan etti ve Galerius gönülsüzce evet dedi.Aradan 2 yıl geçmiştiki Constantinus York kentinde öldü.Kendisine bağlı askeri birlikler oğlu Constantine’yi yeni Augustus ilan edince ortalık karışır.Diocletianus bu sırada devreye girer ve 308 kasımında viyana yakınlarında Maximianus ve Galerius ile özel bir toplantı yapar.Bu toplantı sonucunda güneş-tanrı Mithra bu yönetimin ilahi koruyucusu olduğu deklare edilerek kutsanır ve Carnuntumdaki Mithra tapınağı onarılmıştır. Mithra artık romanın en güçlü tanrısı olmuştur.

Diocletianus ufukta beliren yeni bir iç savaş tehdidine karşın Galerius a destek vererek Roma içerinde imraratorluk dini yaratmayı tasarlamıştır.O tarihten itibaren Roma tarihi içerisinde kazanmaktan başka hiçbir değerin öneminin olmadığı kirli bir dönem başlamıştır.

Devlet geleneklerinin sadece kazanmak uğruna yıpratıldığı kanlı bir iktidar kavgası sürecinden sonra 323 yılında Constantine Romanın tek egemeni olarak tahta oturur. Constantine mutlak monarşinin tek çözüm olduğuna inanan eşine az raslanır bir despotizmi romaya hakim kılacak eylemlerine hazırdır artık.

Constantine ülkedeki güç dengeleri ve siyasi unsurların dengede tutulabilmesi için ilkin ordunun dizginlenmesi gereğini net biçimde anlamıştı , bu tüm darbe olanaklarının ortadan kaldırılması anlamı içeriyordu.İlk yıllarında Mithra-sol invictus kültü hakim olan ordu için kapsamlı bir operasyon kendisi için oldukça tehlikeli olabilirdi.Dörtlü yönetimi lav etti. Constantine’nin bu çalışmalarına karşılık eski imparator Diecletianus ‘a bağlı çevreler Cunhuriyetin tekrar eski günlerine doğru yol alması için çalışmalar yapmakla Constantine’nin tam karşı düşüncesini oluşturmaktatır.

Constantine’nin , tek bir adam egemenliğine dayalı bir yönetim sistemini anlayışını 800 yıllık tarihi boyunca hiçbir imparator deneme cesareti gösterememiştir.Constantine ise tek merkezli yönetim anlayışı için kozmopolit bir yapıda en önemli hamlenin tek din olduğunu düşünmektedir.Fakat bu düşünce roma geleneklerine terstir.

İmparatorluk içerisinde resmi din olma yönünde en güçlü aday Constantineninde bağlı bulunduğu Mihra kültüdür.Fakat seçimi bu yönde kullanması demek ordu içindeki darbeci kanadın etkilerini azaltmayıp tam tersine onları güçlendirecektir.

Sonunda bir taşla iki kuş niteliğinde ideal çözümü bulduğunu düşünür.Diocletianus’a bağlı grupları karşısına alacaksa bunu ülke içindeki diğer kitlelerin vasıtası ile yapacak ve Mithra kültünün gücünü kıracaktır.Bunun için en iyi Alternatif Hıristiyan cemaatlerdir.

Mithra kültürünü kırma amacıyla doğu eyaletlerine ağırlık verir ve Byzantium’u başkent yapar.Anadoluda bir çok cemaatle görüşmelere başlar fakat 300 yıl önce yahuda’da muhalif essene mezhebince başlatılan hareket zaman içerisinde anadolunun farklı yerlerinde farklı mezhepler topluluğu özelliklere girmiştir.Dönemin kültür ve bilim merkezi iskenderiyede gruplar gnostik cemaatlerle yakınlaşmış, Batı anadoluda artemis’e bağlılığıyla bilinen topluluklar içinde Meryem ana figürü öne çıkarılmış, Doğuya doğru Zerdüşt ve manişeizm etkisiyle pers teolojisine yaklaşmış, ülke içinde homojen olmayan bir grupla karşılaşır.

Hazırlıkların tamamlanmasıyla 325 yılında iznikte büyük bir dini konsey toplandı, imparatorluk sınırları içerisindeki 12 farklı cemaat lideri ve 230 piskopos bir araya gelerek yeni dinin temelleri atıldı.Hristiyan grupların mitra adetleriyle benzeşen özellikler ön plana çıkarıldı ve bunlara yenisi eklendi.

Tüm bu gelişmelerden sonra Bizantium’un adı Constantinopolis olarak değiştirildi, hem başkent hemde ruhani kültür merkezi olma yolunda önemli adımlar atıldı.

Constantine’nin yeni dini düşüncelerinin aksine romada çözülmeyi başlatan hareketin ilk kıvılcımı oldu, dünya tarihini derinden etkileyen bu oluşum roma için sonun başlangıcıydı artık.

Son.

12
Tem

Velikovsky’e göre Musa ve Firavunun Gerçek Hikâyesi

   Yazan: akhenaton   Kategori Ekoller

AKHENATON - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Kaos Çağları

Velikovsky’e göre Musa ve Firavunun Gerçek Hikâyesi

Bu yazı özel dağıtılan Consensus dergisi için hazırlanıp Ekim2006 sayısında bulunmaktadır.

Musa’nın aynı zamanda kardeşi olan Firavun’la mücadelesi, halkını esaretten kurtararak Mısır’dan çıkartması, Mısır ülkesini baştanbaşa sarsan 10 felaket, Kızıldeniz’in yarılması ve sonra geri dönerek Firavun’un ordusunu yutması, kutsal kitaplarda yer alan mucizevî dinsel bir hikâye olup, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta da inanılması farzdır. Ancak, bugünkü bilimsel tarihsel görüş açısından doğrulanabilir mi? Immanuel Velikovsky’nin “Kaos Çağları ? (Ages in Chaos) adlı kitabı bu soruya bazı çarpıcı ve dâhiyane çözümler getiriyor. İnanılması güç bazı olaylar hem bilimsel açıklamalar kazanıyor, hem de bölgesel tarihle bütünleşiyor. Günümüzdeki bazı araştırmalar bunları tekrar gündeme getirip, tarihçilerin önceki varsayımlarına meydan okuyarak, inkâr edilemez kanıtlar ortaya çıkarıyor.

Rus Yahudi’si bir ailenin çocuğu olan Immanuel Velikovsky (1895-1979) Moskova Üniversitesi’nde eski tarih ve toplum bilimi ve tıp eğitimi görmüş, daha sonra Viyana’da Freud’un öğrencisi Wilhelm Stekel yanında Psikanaliz eğitimi almıştır. Sonradan, araştırmalarını daha da genişleterek, kozmoloji, astronomi, jeoloji, mitoloji, efsane ve Kutsal Kitaplar’daki metinleri incelemiş ve bunlardan tarihi yeniden yorumlayan tartışmalı eserler çıkarmıştır. Geçmiş çağlarda büyük felaketler yaşandığı Velikovsky’nin en önemli savıdır. Ancak, insanların kötü anılarını bilinçaltına itmesi ve unutulması anlamına gelen “kitlesel amnezi ? ile bunların sadece efsanelerde izleri kaldığını iddia etmektedir. Her yerde felaketlerin izleri olduğu halde bunlarla yüzleşmek acı verdiği için, bilim adamları bunları göz ardı ettiler. Günümüzde bu felaketlerin inkâr edilemez izleri bir bir ortaya çıkarılarak, tarih üzerindeki etkileri konusunda spekülasyonlar yapılıyor. Örneğin, son zamanlarda M.Ö. 2300 yılında Irak’ta büyük bir meteor yağmurunun o zamanki uygarlıkların çöküşüne yol açtığı ortaya çıkmıştır. Hemen sonrasında, meydana getirdiği karanlık çağda, Tevrat’a göre İbraniler göç ederek kuraklıktan nasibini almayan Mısır’a yerleşmişti ve zamanla Yusuf’un vezirliğini unutan yeni bir Firavun İsrailoğullarını köleleştirdi.

Tevrat’a göre Musa’nın Mısır’dan Çıkışı M.Ö. 1447 yılında gerçekleşmiştir ve Ramses adı geçtiği için tarihçiler o zamanki firavunun Ramses II olduğunu varsaymışlardır. Ramses II ile ilgili dev eserlerin ortaya çıkışı 19. yüzyılın hayal gücü üzerine büyük etki yaratmıştır. Tarihçiler buna dayanarak Çıkış’ın M.Ö. Ramses (M.Ö. 1279-1213) dönemine denk gelen yıllarında olabileceğini varsaymışlardır, ama bunu kanıtlayabilecek herhangi bir bulgu ortaya çıkmadığı gibi, Tevrat’ın söz ettiği çalkantılı dönemlerin izine de rastlanmamıştır. Ramses sözcüğü Tevrat’ta Yusuf’un döneminde de yer alıyor ve akademisyenler bunun genel bir terim olduğu düşüncesindedirler. Bu yüzden Velikovsky ve Tarihçi David Rohl “Zamanın Kanıtı ? (A Testament in Time) ve “Cennet Bahçesinden Sürgüne ? (From Eden to Exile) eserlerinde Çıkış firavununun 13’üncü hanedandan Dudimose olduğunu savunmuşlardır. Aslında Musa bir İbrani ismi olmayıp, Mısır dilinde oğul anlamına gelir. Bu isim, genelde firavunlara ve prenslere verilir. Örneğin Tutmoses, Tut (Tanrı Thoth) oğlu, ve Ramose Ra (Tanrı Ra) oğlu, Amenmose (Tanrı Amen) oğlu demektir. Firavun Dudimose’un (veya Tutimaos) en uygun firavun olma gerekçesi eski Mısır tarihçisi Manetho’ye dayanmaktadır. Ona göre Dudimose zamanında “Biz [Mısırlılar] Tanrının gazabına uğradık ? ve o dönemdeki büyük felaketin arkeolojik kalıntıları ortaya çıkmaktadır. Ayrıca Manetho’ya göre Dudimose’tan hemen sonra Mısır zayıf düşmüş ve Hyksoslar hiç karşılık görmeden Mısır’ı zapt edebilmişlerdir.

Tevrat’a göre Firavun, İbrani halkını azat edip ülkeyi terk etmeye izin vermediği için Mısır’ın başına 10 felaket gelmişti. Bunlar: 1) Nil nehrinin kana dönüşmesi; 2) Kurbağa istilası; 3) Sivrisinek istilası; 4) Atsineği istilası; 5) Hayvan ölümleri; 6) Çıban belası; 7) Dolu belası; 8 ) Çekirge belası; 9 ) Karanlık Belası; 10) İlk doğan çocukların ölümüdür.

Velikovsky’nin önemli savlarından biri İpuwer papirüse dayanır. Mısır’ın eski hanedan dönemine ait bu papirüs 1828 yılında bulunmuş ve halen Hollanda’nın Leiden Müzesi’nde sergilenmektedir. Akademisyenler bunun bir bilmece veya kehanet olduğunu düşünmüşlerdir, ancak bu papirüs açık bir şekilde Mısır’ın başına gelen felaketler zincirini anlatmaktadır. Nil nehrinin kana dönüşmesi, suların zehirlenmesi, göklerin kararması, hayvanların ölmesi, yangınlar, depremlerle Mısırlıların perişan ve aç bir vaziyete düşmelerini kaydeder. Eğer Velikovsky’nin savı doğruysa, bu sav Mısır tarihinde Tevrat’ta söz edilen olayların Mısır tarihinde izleri bulunmadığı görüşünü çürütür.

Girit yakınlarında, Thera adasında Santorini yanardağının patlamasının yaklaşık olarak o dönemlerde gerçekleştiği düşünülmektedir. Jeologlar M.Ö. 1626 ve M.Ö. 1360 gibi farklı tarihler vermektedir ve Velikovsky’e göre bu sıralarda yanardağlarda zincirleme patlamalar vardı. Santorini adasının patlaması, Girit uygarlığının yok olması gibi, tarihte birçok radikal değişimlere sebep olmuştu. Ortaya çıkan bu patlamanın, 1883 yılında tüm dünyayı sarsan ve 35 bin kişinin ölümüne yol açan Karakatoa yanardağının patlamasından kat kat güçlü olduğu ortaya çıkmıştır ve Vesuvius yanardağının patlaması da aynı zamana rastlar. Santorini yanardağının nükleer bombadan bin kez daha güçlü olduğu hesaplanmıştır. Velikovsky’e göre volkanik Sina dağı da aynı anda patlamıştı. Tevrat’ta, Çıkış’tan hemen sonra İsrailoğulları Sina’ya yürüyüşü “Tanrı önümüzde gündüz bir duman sütunu gibi ve gece bir alev sütunu gibiydi ? diye tanımlanır. Volkanik patlamaların gündüz ve gece böyle gözlemlendiği doğrudur.

Son bulgulara göre böyle bir patlamada Mısır karanlığa boğulur, şimşekler ve dolu yağmuru dehşet saçar. Yakın bir zamanda Amerika’da görüldüğü gibi volkanik küller Nil nehrini kırmızıya dönüştürebilir. Nehrin zehirlenmesiyle kurbağalar karaya çıkar, burada ölerek sinek ve pirelerin çoğalmasına neden olur. Bunlardan da hastalıklar yayılır ve çıbanlar çıkar. Böylece birçok canlının ölümü gerçekleşir. Bölgedeki toplu mezarlar bir veba salgınını doğrulamaktadır. Mısır’ı saran karanlığa Santorini ve diğer yanardağlardan yükselen duman bulutlardan meydana getirmiş olabilir. Karakatoa tüm dünyada ısının birkaç derece düşmesiyle birlikte, yıllar süren böyle bir nispi karartma etkisi yapmıştı.

Peki bu durumda, Kızıldeniz’in yarılması nasıl izah edilebilir? Velikovksy’e göre İsrailoğulları daha sığ olan Sazlar denizinden geçmekteyken oluşan bir deprem suların geri çekilmesine sebep olabilir. Büyük yanardağ patlamalarının depremleri tetiklediği bilinmektedir.

Velikovsky’nin kabul edilen Mısır tarih kronolojisinin birkaç yüzyıl ile hatalı olduğu tarihçi David Rohl ve diğer revizyonist Mısır tarihçileri tarafından destek görmektedir. David Rohl kitabında yüzlerce sayfalık kanıt vermektedir. Bunlar, kutsal kitaplardaki olayların tamamen uydurma olduğu, Musa, Davut ve Süleyman gibi Tevrat’ta söz edilen kralların hiçbir zaman yaşamadığını iddia eden bazı tarihçilerin tezlerini çürütmektedir. Velikovsky ve Rohl’a göre bu tarihçiler arkeolojik bulguları yanlış tarihte aramaktadırlar ve birkaç yüzyıl geri bakılırsa tüm kanıtların orada olduğu gözlemlenecektir.

Mısır’dan Çıkış’ın yer aldığı dönemdeki felaketler büyük göçlere de sebep olmuştur denebilir. İsrailoğulları tam bu dönemden sonradır ki Hyksoslar denilen bir kavmin işgaline uğramışlardır. Hem Velikovksy, hem de Rohl’a göre bu kavim Çıkış’tan sonra İsrailoğullarının Mısır yolunda karşılaşıp savaştığı Amalekliler’di. Mısırlıların Amu dedikleri ve ayrıca “Çoban Kralları ? olarak da bilinen Hyksoslar, hiç karşılık görmeden Mısır’ı ele geçirdiler. Birkaç yüz yıl sonra işgalden uzak Mısır’ın Güney hanedanı Hyksosları ülkeden kovabilmişti. Arap tarihçilere göre Mekke civarında yaşayan Amalekliler kendi ülkelerinde büyük bir felaket sonrası göç etmişlerdi. Seller bazı kavimleri ortadan kaldırmıştı. Üzerlerine kara dumanlar çökmüş, karıncalar istila etmişti. Manetho’ya göre Dudimose’un döneminden hemen sonra Mısır, doğudan gelen bu gaddar ve acımasız kavim tarafından istila edilmişti. Amalekliler Mısır’da büyük tahribatlarla halkı esir ettiler. Velikovsky’e göre eski ahit Mezmurlar’da geçen “[Tanrı Mısırın üzerine...] Üzerlerine kızgın öfkesini, gazap, hışım, bela ve bir alay kötülük meleği gönderdi ? aslında “Üzerlerine kızgın öfkesini, gazap, hışım, bela ve bir alay çoban kralları gönderdi. ? Kötülük meleklerinin Mezmurlarda yazılışı malakhei-roim, bu aslında Çoban Kralları, anlamına gelir, doğrusu malakhim-roim olmalı.

Kutsal kitaplar Musa’yı olağanüstü vasıflarla donatır. O dönemde geçen olayların ve doğal felaketlerin arkasında doğal nedenler olması kanımca, bir dönüm noktasında bu felaketleri önceden bilen ve Tanrı’nın gazabı olarak yorumlayan güçlü, bilge bir liderin şanından bir şey eksiltmez. Manetho’nun da Mısır’ın o dönemde Tanrı’nın gazabına uğradığını belirtmesi bunu doğrular.

Velikovsky’nin tezlerini doğru kabul etmek tarihe bakışımızı değiştirmekle kalmaz, bize bu önemli mesajı verir: Dünya tarihinde büyük felaketlerin rolü de büyük olmuştur ve bu olasılık her zaman için geçerliliğini korumaktadır. Velikovksy ve Rohl’un kitapları bu savı öne sürüyor

12
Tem

Yıldız Çocuk Projesi

   Yazan: akhenaton   Kategori Saklanan Tarih

AKHENATON - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Kafatasları insanlığın en önemli ölüm sembolleridir. Ve tüm dünya üzerindeki kültürlerin görsek sözcüklerinde güclü bir semboldür. Mexico ve Peru da bir çok değişik şekilde deforme olmuş hominoid kafatasları bulunmuştur.Bunlardan biri , bulunmuş yıldızçocuk (starchild) kafatasıdır, halen bilimsel araştırma ve dna testi konusudur. 20.yy arkeolojinin en gösterişli ko nularından olan, görünüşe bakılırsa eski originli 13 kristal kafatası mexico , merkez amerika ve güney amerika sınırlarında bulunmuştur,

YILDIZ ÇOCUK (STARCHİLD) PROJESİ

GİRİŞ

1930 larda, mexico,Chihuahau nın 100 miş güneybatısı küçük kırsal bir köyünin maden ocağında 2 tane gizemli kalıntı bulundu: Tüm bir insan iskeleti ve daha küçük olan sakat,kusurlu bir iskelet.


1999 şubat sonlarında, Lloyd Pye çocuk kafatasını gören ilk kişi oldu.O zamanlar anlaşılamayan olan kafatası oldukça anormaldi.Pye başlangıçta bunun bazı türlerdeki ender deformasyona kanıt olabileceğini düşündü.Bu kafatasının simetrisi oldukça şaşırtıcıydı, ve hatta normal bir insan kafatasına göre çok daha simetrikti.Aslına bakılırsa, kafatasındaki kemikler, çoğu insanda karşılığı olan kemikler, nizamlı şekildeydi. Fakat nasıl bir şekilde? birçok soruya cevap sunan bu müstesna kafatası ,Pye için bir meydan okumaya dönüştü

Yıldız çocuk kafatasının önden görünümü (solda) ve insan kafatası (sagda).Göz yuvalarının derinliği ve şakak bölgelerinin biçimi arasındaki dikkat çekici farklılıkları karşılaştırın.

KAFATASI KEŞFİ

60-70 Yıl önce (15-18) yaşlarında meksika kökenli amerikan bir genç kız ailesi tarafından akrabalarına ziyaret amaçlı Mexico, Chihuahua nın 100 mil güneybatısında kırsal bir köye götürüldü.Bu kıza bir çok mağara ve tünele girmesi yasaklanmıştı fakat tüm gençlerin yaptığı gibi o da kefşe çıktı yinede.Maden ocağının sonunda gençkız yerde yatan tüm bir iskelet buldu. Arkasında, insan iskeletinin kollarını sarmış bir şekilde kusurlu bir el iskeleti topraktan genç kız fazla derinde olmayan bu kalıntıları kazımak için ilerledi ve insan çıkmıştı.
İskeletinden daha küçük ve kusurlu olanı ortaya çıkardı. Kız kusurların türünü ya da derecesini belirleyemiyordu.Kız 2 kafatasınıda aldı ve hayatının bir kalıntısı olarak sakladı.
Ölümünden sonra kafatasları amerikalı bir adama geçti, ve bu amerikalı bunları su andada hala konrtollerinde olan başka bir amerikalı çifte vermeden önce 5 yıl tuttu.

GİZEMLİ KAFATASI

Kafatası bağlantı çizgileri ve bebek dişleri ölümün 5 yaş civarlarında olduğunu gösteriyordu. burnun üst bağlantısından kafatasısı altındaki büyük deliğe kadar olan yüz kısmı eksikti fakat kafatası ve göz yuvaları sağlamdı.Kafatasının insanilik oranı düşündürücüydü çünkü morfolojik açıdan görünümü bu kusurların genetik eksiklik ,doğuştan gelen bir hastalık ya da kafatasıyla ilgili bir deformiteyle ilgili olabilme olasılığı ile çelişiyordu.

İNSAN KAFATASI

Bu kafatasının kafatasının arkasındaki bebeklik döneminden kalma bir yassılasmadan dolayı bir Ameridindan( kuzey ya da güney Amerikalı nir indialı) a ait olduğu varsayıldı.Dişlerdeki yıpranma ölüm yaşının 25 olduğunu gösteriyordu( + ya da – 5 yıl). Boyutunun küçüklüğü dolayı büyük bir olasılıkla dişi olduğuna işaretti.

BAŞ BAĞLAMA ( BİNDİNG )
uzmanlar çocugun artkafaki (kafatasın arka kısmı) büyük ölçüdeki deformitenin ,insan boynu hemen kafanın arka kısmındaki şişliğin altından başladığı için bu tür bağlamanın bu kısmı etkileyemeyecek olmasına rağmen, ilkel toplumlardaki kafa bağlama kültüründen gelebileceğini düşünüyor.Hatta kafatasının üst bölgesindeki kemikleri şıkıştırmak onların kalıcı şekilde ayrı kalmalarını, birleşmemelerine neden olur ki buda kafatasın tepesinde hayatboyu kalacak olan “yumuşak nokta” oluşmasıyla sonuçlanır.
Çocuğun kafatası kemikleri iyi kaynaşmış, ortada yumuşak nokta veya bağlamayla oluşabilecek deformitelerin hiçbiri yok. Hatta arkadaki yassılaşmanın uzunluğu inion(anat.başın arka kısmı)u geçiyor ve bu da hafif bir çukur oluşturuyor. Bu gösteriyor ki bağlamaktan daha büyük bir güç( patholojik ya da doğal biçim) artkafada böylesine büyük bir deformasyona neden olmuş olmalı.

BEYİN HACMİ
görünüm olarak farklı şekillerde olsalar bile kafatasları aşağı yukarı aynı ölçüde.Buna rağmen beyin hacimleri şaşırtıcı şekilde farklı.Ortalama bir insan beyninin hacmi 1400 cc’dir.İnsan kafatasındaki hacim tipik küçük bir insan beyni hacmi olan 1200 cc.Fakat, çocuk kafatasının hacmi 1600 cc. Bu yetişkin bir insan beyni hacminin ortalamasından 200 cc fazla.Ve eğer büyüyüp yetişkin olabilseydi, kapasitesi 1800 cc ya da daha fazlasına çıkabilirdi.

Yıldızçocuğun beyin hacmi 1600cc. Normal bir insan kafatası 1400 cc’lik bir beyin hacmine sahiptir

Bu insan beyin hacmi ortalamasının oldukça üstünde.Paleaonthropoloji çalışmalarında, insan türlerinin beyin kapasitesindeki 200 cc2lik bir artış, türlere yeni adlar verip sınıflandırılmala-rına sebeptir.Homo Erectus ortalama olarak Homo Hobilisten 200cc fazladır.Homo Archaic Erectustan Neonderthal Archaic’ten 200 cc fazla.Bu yüzden bu çocuk,insana benzer varlık lar’dan bilinmeyen bir türün temsilcisi olabilir.

AĞIRLIK

Ortalama bir insan kafatası 2.2 lbs dir. Alt çene kemiği ve dişleri eksik olan Yetişkin kafatası 1lb,13.4ounces.Üst çenesi dahil olan çocuk kafatası sadece 13.5 ounces.Çünkü ağaşı yukarı yetişkin kafatası ölçülerindeydi fakat kemiği önemli ölçüde tipik bir insan kafatasına göre hafiftir.

SİMETRİ

Çocugun kafatası büyük ölçüde simetrik. Genelde kafatası patalojilerinde, diğer biçim bozukluklarıyla birlikte kafanın bir tarafıyla diğer tarafı ölçü bakımından farklı çıkar.Bu yüzden bu kafatasının tamamiyle bu denli simetrik oluşu olası olmayan bir durumdur.

SUTURES( BİRLEŞME ÇİZGİLERİ)

detaylı araştırmalar gösterdi ki çocuğun kafatasındaki kemiklerinin birleşme çizgilerinden biri kendilerini daha fazla büyümeye kapamıştır.Nerdeyse doğuştan gelen deformite örneklerinin tümünün kafatası birlerleşme çizgilerinde de belli derecede erken kapanma olduğu bilinmekte dir.Bu; çocugun kafatası halinin bir deformite sonucunda oluşmuş olma olasılığını büyük ölçüde olanaksız kılıyor. Öyle görünüyor ki kafatası doğası gereği olması gerektiği gibi ve olması gerektiği kadar büyümüştür.

GÖZLER

Normal insan göz çukurunun görme sinirleri ve iç arka koninin çeyrek daire optik fisurleriyle birlikte 5cm.gömülü bir konik şekli vardır.Çocuğun göz çukurları, optik sinirler ve optik fisurleriyle birlikte 3 cm’lik taraklı şığ çukurlardı.Ayrıca her iki göz yuvasının iç zemin yüzeyi inanılmaz inceydi. Bunun genetik bir design olmasından başka bir yorum getirmeyi olanaksız laştırıyordu.Göz yuvarlarının sekli ve genişliği birbirine zıt.Yetişkin kafatasınınki normal insanlarınki gibi belli belirsiz dikdörtgen şeklindeyken, çocuğunkiler orantısız oval biçimin-deydi. Yetişkininkiler tipik olarak dikdörtgenin tepesinden yuvarlanırken çocugundakilerde ovalin üst kısmı belirgin bir şekilde köşeliydi.

KULAKLAR

Çocogun kulak kanalları kafatasının her iki tarafından da rahatca görünebiliyordu. sekil, oran ve kanal girişinin açıları normal görünüyordu ama son detaylı inceleme ile görüldü ki normal insan iç kulağına göre daha geniş ve daha derinler. Harici bir dış kulağın bulunup bulunma dığı ve var ise nasıl bir görünüme sahip olduğunu bilemnin bir yolu yok.

SİNUZLER

Cocugun üst cene yanak bölümünde küçük sinuzleri vardı fakat alın sinuz çukurlarına ait bir iz yoktu. Bu durumun oldukça ender olmasına rağmen hem insan hem de primatlarda olabildi ği biliniyordu.

FOREMAN MAGNUM ( ANAT.KAFATASI ALTINDAKİ BÜYÜK DELİK)

Kafatası tabanında omurgayla beynin birleştiği yerdeki boşluktur. Normal insanlarda foreman önyüz boşluğu ile beynin olduğu artkafa bölgesini dengelemek için merkezin hafif arkasına doğrudur. Çocuğun farklı şekillenmiş kafatası bir şekilde foreman magnumunun orta bir nok taya kaymasına sebep olmuş ve bu arka beyin ve yüz ile önbeyin arasında çok daha iyi bir denge kurulmasını sağlamış.

BOYUNLAR

Tipik insan boyun bağlantıları inion(anat. başın arka kısmı)dan occipital kemiğinin ortasındaki bombeden başlar. Yarım daire şeklinde kulakların arkasına doğru uzar ve foreman magnumda birleşir. Her bir yarım dairenin foremana olan uzaklığı ortalama 5-6 cm’dir.
Çocugun kafatasının kavisi foreman deliğinden iniona doğru hafifçe çukurlaşırken 3 cm kadar oluyor. Bu tür bir azalma gösteriyor ki çocugun kafasını destekleyen boynu normal bir insan boynunun 1/2, 1/3 ‘u kadar.
Böylesine ince boyunlar yabancı türlerin bir nişanı olarak kabul edilir. Gray ya da Gray-insan kırması.

ÇENE KASLARI

Çocukta , çene kaslarını birbine bağlayan kısım oldukça kısa. Ve çene kası denmesine rağmen görevleri yüzün alt kısmı ile kafatasını bağlayıp tutmaktı.

İNSAN-YARATIK KIRMASI

Yaratıkların özellikle Gray’lerin insanlarla birleşerek melez üreterek genetik araştırmalara rehperlik ettiği idda ediliyor. Bu birleşmelerin sonucunda ortaya çıkan melezler; çepersel kemiklerdeki sert şişlikler,sığ göz yuvaları,oldukça ufak yüz ve baş dengesini ayarlayabilecek ince bir boyunla ve insan kulağından daha küçük(veya tamamen yok) kulaklarıyla yaratıktan daha ziyade insana benziyor.
Graylarin gözleri yüzün ortasına doğru yatay yayılan geniş siyah damla şeklinde betimlenir. Eğer bu geniş obs lar aslında onların görme mekanizmalarıysa bu çocugun gözlerinin, standart Gray gözleri olduğu düşüncesiyle doktor otopsi yapıp ve aslında bunların büyük kontak mercekleri ya da güneç gözlüğüne benzer koyu esnek örtüler olduğunu gösterene kadar çelişir.
Bu merceklerin altında koyu iris tabakaları etrafında çok miktarda beyaz alan olan yuvarlak iri gözler vardır. Bu gözlerçocugun basık göz yuvarlarına oldukça iyi uyacaktır.

YILDIZ VARLIK EFSANELERİ

Bunlar Merkez ve Güney Amerika’da yayılan iyi bilinen, itibar gösterilen köklü efsanelerdir. Bunlar genellikle temelinde Yıldız Varlıkların gökten indiği ve uzak, tenha köylerdeki kadınları hamile bıraktığı hikayeler olan yaygın ve uzun ömürlü( 2yy ya da daha fazla) efsanelerdir.
Kadınlar “Yıldızçocuklar’ı” karnında taşır, daha sonra doğurur ve 6 yaş civarına kadar büyütür. Bu zamanlarda Yıldız Varlıklar soylarını toplamak için döner ve kendi yerlerine efsanelerde altı çizilmeyen sebeplerle götürürler. Neden olarak özel bir gen havuzu oluşturma amacından bahsedilir.

GELENEKSEL OLMAYAN SENARYO

Birçok “Sezgici” ve “Duyucu”, yetişkin iskeletinin dişi olduğunu ve çocuğun da insan-yabancı kırması olarak kadın ve Yıldız varlığının birleşmesinden dolayı ona ait olduğunu düşünür.Bazıları,annenin bunu kabul etmeyeceği bir şekilde Yıldız varlığının çocuğunu almaya geldiğini öğrendiğini düşünürler. Paniğe ve korkuya kapılmış bir halde, kadın çocuğunu alır ve köyünden kaçar.Ve, gizli bir maden tünelinde kalacak yer arar. Orda çocuğu öldürür ve fazla derin olmayacak bir şekilde, elleri dışarda kalacak ve onları tutabileceği şekilde gömer. Daha sonra ölümcül dozda zehir alarak çocugunun yanına uzanıp ölmeyi bekler.

DNA TESTİ

insan hücrelerinin çekirdeklerinin içinde anne ve babanın birleşmesiyel oluşan nükleer DNA bulunur.Her hücrenin çekirdeğinin etrafında “mitochandria” denen DNA parçacıkları yüzer.Mitochandria DNA (mtDNA) sadece dişilerden geçtiği için, çocuğun ilk mtDNA testi annesinin genetik fotoğrafını ortaya çıkaracak. Eğer anne bir insan idiyse bu fotograf bunu anlamayı sağlayacak.Fakat, test baba hakkında herhangi bir bilgi sunmadığı için insan-yaratık kırması olma ihtimalini ortadan kaldıramaz. Ve hatta test tamamen insan dışı bir kökene ,mtDNA’nın ya hiç olmayışı veya insan mtDNA’sından farklı bir yapıda mtDNA’ya sahip olmasıyla, aitlik gösterebilir.
Nükleer DNA test dilen kadar çocuğun kesin kökeni hakkında bir şey söylemek mümkün değil.Kafatasının teknik olarak eski olduğu düşünülüyor ( 50 yıl üstü) Nükleer DNA’yı bulmak hem zor hem masraflı. Şansa; böyle bir test için en gerekli şeye sahibiz, o da dişler. Dişlerdeki öz vücudun diğer bölgelerine göre bozulmaya karşı daha dayanıklı olduğu için DNA testi için bakmamız gereken yer dişler.
Dünya genelinde eski nükleer DNA testi yapılabilenecek ancak bir avuç laboratuvar var ve testin yapılabilmesi için gerekli tüm süreçler hem zaman kaybı, hem de bu testler yüksek teknik gerektiren oldukça pahalı testler. Bu yüzden test için gerekli bütçe ayrılmadığı sürece böyle bir testi yaptıramayız fakat bu tür testlerin sonuçlarını olabildiğince çabuk duyuracağız.

SONUÇ
KABUL GÖREN GÖRÜŞ

normal insan kalıbına uymayan insanımsı kafatasları için genetik veya doğuştan böyle olduklarını söylemek standart bir açıklamadır. Örümcek kafalıları kendi geleneksel düşünce döngülerinde tutmaya kararlı bilimcilerin elinde pataloji bilimi farklılıkları örtmek için kullanılıyor.
Aslında, çocuğun kafatasındaki birçok anormallik için ; olağanüstü patalojik rahatsızlıkların eşsiz bir birleşimi demek mümkün bir açıklama olabilir. Zıttını ispatlayacak güçlü bir kanıt olmadıkça , ortak bilim görüşü çocuk kafatasının birçok patalojik kusurun bir araya gelmesi nin sonucundan başka bir şey olmadığını söylemekte ısrar edecek.
Bu seçenek diğerlerine göre her zaman daha güçlü olacak çünkü; kombine akademik refe-ranslar bunu iddia edecek.
Bu gerçek ve bunu hepimiz biliyoruz.

YABANCI KÖKENİ DESTEKLEYEN NOKTALAR

Merkez ve Güney Amerika ‘nın uzun ömürlü Yıldız Varlık efsaneleri; böyle oldukça sıradışı bir kafatasının biyolojik bir tasarım olabilmesinden ya da bozulmaya uğramış olabilmesinden ya da fiziksel olarak kasıtlı bir deformasyona (bağlama) maruz kalabilme olasılıklarına göre daha kabul edilir.
Komple occipital (arka) ve parietal (üst kısım) bölgelerdeki böylesine büyük bir deformasyonun ön kısımda da görülebilir bir deformasyon yapmadan bağlama sonucuyla oluşması imkansız. Bu bölgelerdeki deformayonlar için bağlama bir sebep olarak kanıt niteliği sayılamaz.
Tüm occipital ve pari bölgelerdeki doğumsal kusurları, imkansız olmasa da, kafatasının her alanındaki gözle görülür simetri yüzünden deformasyondan saymak mümkün görünmüyor.
Her iki göz yuvasının iç zemin yüzeyinde inanılmaz ince ve zor fark edilen girintiler var ve her iki göz yuvalarının zemin kıvrımları mükemmel derecede simetrik ve bunun genetik bir özellik, biçim oluşu deforme olmasından çok daha mümkün.
Arka kısım deformasyonu üst kısımdan foramen magnumun çok yakınına kadar genişliyor ve kafatasıyla omurilik bağlantısını saran ve destekleyen ince boyun kaslarından (bir çocukta bile ) dolayı bu alanın baş bağlamadan etkilenerek bu hali alması imkansız. Baş bağlama inionun (başın arka kısmındaki bombe) altına kadar uzanamaz. Baş bağlama kafanın tepesinde kafatası kemiklerin birleşmesini engelleyen bir boşluk bırakıyor.
Kafatasının oldukca sıradısı karaktersitik özellikleri açık fikirli bir yaklaşım gerektiriyorken ortak bilim bunu kesin bir şekilde reddetmeye devam edecek taki DNA kanıtları aksi görüşü kabul etmeye zorunlu kılana dek. Aslında test, çocugun cranial deformite kombinasyonu sonucu şimdiye kadar görülmemiş bir şekilde çirkin bir çocuktan başka bir şey olmadığını da ispatlayabilir. Ama; insan yaratık kırması olduğunu da ya da insanlıkla alakası olmayan bir yaratık olduğunda.
Sadece zaman ve testler hangi olasılığın doğru olduğunu söyleyecek bize.

AKHENATON.

12
Tem

Sol Invictus

   Yazan: akhenaton   Kategori Mit-oloji

AKHENATON - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Yahudilerle girdiği kavga sonucunda anadoluya kaçan essene mezhebinin Roma topraklarına perslerden ithal edilmiş olan Mitra dini mezhebi olan Sol Invictus tan oldukça fazla alıntı yapmıştır.

Bu alıntılar 325 yılında iznik konseyinde derlenip kitaba eklenir.İ.S 70 lerde yahudilik ile yollarını ayırmaya başlayan hıristiyanlık yehoshua (isa) adlı kahramanla ilgili bütün görüntü ,mitler ve efsa neler içinde kaybolup gitti.Romanın kuruluş efsanesi Romus ve Romulus , iki başka tanrı, azizler peter ve paul için anlatılır oldu.

Güneş tanrısı Sol un doğum günü 25 Aralıktır ve bu tarih isa içinde en uygunu olarak kabul edildi.

Ve böylece büyük tanrılar aynı zamanda anılacaktı.

şabat cumartesiden Güneş Tanrısının günü olan pazara kaydırıldı.

isa ile ilgili olan benzerlikler sadece Ahura Mazdanın Sol Invictus mezhebi ile sınırlı kalmayıp romanın sahip olduğu tüm topraklar üzerinden alıntılar yapıldı.Osiris,Baal,Dionysos,Hercules ve Adonis bunlardan başlıcaları olup tüm bu tanrıların ortak özellikleri

1 - hepsi noele çok yakın zamanda doğmuştur

2- hepsi bakire-anne den doğmuştur.

3- hepsi bir magara veya yeraltı odasında doğmuştur.

4- hepsi ışık getirici ,iyileştirici,aracı ,kurtarıcı gibi ünvanlara sahiptir.

5- hepsi karanlığın güçlerinde yenilgiye uğratılmışlardır.

6- hepsi ölüler dünyasına yada yeraltı dünyasına gitmişlerdir.

7- hepsi sonradan dirilmiş ve göksel dünyanın lideri olmuştur.

8- hepsi , havarilerin vaftizcilik aracılığı ile dahil oldukları aizi birlikleri yada kiliseler kurmuşlardır.

9- hepsi yaşamlarını insanlık için sürdürmüşlerdir.

10- hepsi son akşam yemeği ile anılır.

12
Tem

Deforme Eski Kafatasları

   Yazan: akhenaton   Kategori Saklanan Tarih

AKHENATON - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

DEFORME ESKİ KAFATASLARI

GİRİŞ

Mexico ve Peru’ da garip şekilde deforme olmuş Hominoid kafatasları bulunmuştur. Dünyanın diğer yerlerinde farklı kafatasları bulunmuştu ama böyle küçük bir alanda (bu olayda Peru’nun Paracas bölgesi) ilk kez kafatası farklılıkları incelendi. Bazı kafatasları oldukça farklı sanki; başka türlere aitlermiş gibi, Homo cinsinden oldukça uzak türler.



Sıradışı Paracas kafatasının kafabağlamayla deforme olmuş bir çocuk kafatası olduğu düşünülüyor. sonuçta oluşan kubbeli başın güzel olduğu kabul ediliyordu.
“he Museo Regional de Ica ? da fotoğraflanmıştır.

İnsanların çoğu, bu kafataslarının eski Nubia, Mısır ve diğer kültürlerde iyi bilinen baş bağlamaya iyi örnek olabileceğini düşündü. Fakat; anthropolojistler Peruvian kafataşı sekillerinin bağlamayla oluşan deformiteden farklı olduğunu kabul ediyor.
Bu örneklerin sadece deformasyon ya da patalojik vaka olduğuna dair varsayımları kanıtla-mak oldukça zor. Akılda tutulmalı ki cranium’un patalojik büyümesinin; istisnasız gelişiminin erken döneminde olan özürlü biri için oldukça kötü sonuçları vardır.Doğa bu konuda oldukça hoşgörüsüz. Burdaki tüm örnekler ergindi.

Arkeoloji, Antropoloji ve Peru Tarihi National Museum’da fotograflanmıştır.

Deforme kafatasları “ Museum Regional “ da fotğraflanmıştır

Peruvian ve Meksikalı kafataslarıyla ve benzer şekilde bozulmuş Mısır kafatasları arasında bir bağlantı varmıdır. ?



İnsanların kitaplarda gördüğü en eski tarih , kuzey amerikada 35000 M.Ö civarı ve çok daha sonra kuzey Amerikada’dır.Sadece modern tip anatomiye sahip insanlar peruda bulunmakta dır.Bu tür kafatasları normal şartlar altında burada bulunmamalıydı.

ICA , PERU VE MERİDA ; MEKSİKADAKİ KAFATASLARI

Bu kafatasları Robert Connolly tarafından dünyayı gezerken ve eski medeniyetlere ait materyal toplarken fotoğraflanmıştır. Bu yüzden bu olağandışı kafataslarının keşfi kendisinin çabalarının tesadüfi yan ürünleridir. Robert Connolly fotoğraflarını ‘ Search for Wisdom ‘ adlı CD-ROM da 1995′te yayınlanmıştır.

Kafatasları hakkında bilgi eksik ve bu, yaşları hakkında kesin bir kanıya varmayı, diğer hominidlerle ilişkilendirmeyi ve kökenlerini belirmeleyi oldukça zorlaştırıyor. Bazı kafatasları sanki tamamen başka türlere aitlermişcesine farklı. Homo cinsine hiç benzemiyor. Dikkat çeken ilk şey, tüm örneklerdeki cranium ölçüleri ve şekilleri. Resimlerde gösterilen 4 farklı grup var. Kolaylık olması açısından onları ‘Conehead’ (konikafa) , ‘Jack-to-lantern’ veya “J ? ve “M ? şeklinde adlandırdım. Bu sınıflandırmayı kafataslarının şekillerini baz alarak yaptım ve bunu yaparken “premodern ? dediğim, ilk ve muhtelemen en eski tür olan kafatasını hariç tuttum.

Bu resimlerden bazıları (ilk ikisi) bir yıldan fazla bir süre önce “Compute Serve ? de yayınlandığında, insanların büyük bir çoğunluğu kafataslarının baş bağlamaya (eski Nubia, Mısır ve diğer kültürlerdeki) örnek teşkil ettiğine inandı. Fakat bu teoriyle alakalı sorun; bahsedilen kafatasların craniumum içi. Arkaya doğru uzayan tümseğe rağmen , yassılaşmış alınla birlikte normal insan kafataslarıyla aynı kapasiyete sahipler, tek fark ön ve yan deformasyonlarla birlikte oluşan şekil. “Konikafa ? tipinden ziyade yuvarlak arka şekilleriyle ilk tip kafatasına (’premodern’ )benziyorlar. Koni şeklindeki kafatasları bağlamayla deformasyonyana uğramış örneklerin arasında bulunmuyor.

İlk kafatasının kendi içinde problemler var. Kafatasının ön kısmı onun pre-Neanderthal familyasından bir bireye aitmiş gibi düşündürüyor.Fakat alt çene, modern insanlarınkinden daha sağlam olmasına rağmen modern şekil ve özelliklerine sahip.

Cranium şeklinin Erectus, Neanderthal tiplerle ya da modern insan tipinin şekliyle alakası yok. Bazı ufak Neanderthal özellikleri mevcut. Kafanın arka dibindeki artkafa tümseği ve yassılaşmış cranium dibi gibi. Fakat Homo Erectus un karakteristik özellikleri daha fazla. Cranial dip açısınun oldukça sıradışı olmasına rağmen. Bu durumun bir deforme olma olasılığını gözardı edemeyiz fakat kafatasının ön kısım açısının, büyüme sürecinde bilinen çene şekilleriyle normal insan tiplerine benzemek için yeni bir düzenlemeye ihtiyaç duymayacağı yüksek bir ihtimal.
Öyle görünüyor ki cevap şu; kafatası bilinmeyen premodern insan sınıfı ya da humanoid bir tipe ait.

Moder insan kafatasıyla karşılaştırıldığında açıkça görülüyor ki, kafatası kapasitesi insan ırkıyla bağlantılı. Aslında bu fazla şaşırtıcı değil çünkü; son Neanderthal ve ilk modern

insanlar (cro-Magnon) daha geniş kafatası çaplarına sahipti.( kabaca 1600 ccm-1750 ccm) Modern insanlarda bu 1450 ccm.
Kafatası çapındaki azalma şaşırtıcı bir durum, fakat bu başka bir konu.

Pre-modern insan tipine Güney Amerika kıtasında rastlanması da oldukça şaşırtıcı bir durum. Orthodox anthropolojisine göre, böyle bir kafatası yok, çünkü olamaz. Kaynak kitaplara göre insanların Kuzey Amerika’da bulunduğu en eski tarih 3500 M.Ö ve çok daha sonra Güney Amerika görünmüşlerdir. Kıtaya girdigi kabul edilen tek tip modern anatomisidir. Her tür insan cinsini her iki kıtayada (Amerika) daha önceki tarihlerde yerleştiren başka kaynaklarda var. Tabi bunu yaparken anormal bulguları baz alıyorlar. Ama akademi dünyası ne olursa olsun önyargılı kanılarına yapışmış durumda. Bu daha güvenli onlar için.

Premodern kafatası ve takip eden Perunun Paracas bölgesinde bulunan diğer 3 türün biribiriyle bağlantılı olması gerekmiyor. Premodernin aslında “konikafa ? tipinin öncüsü olması gibi bir ihtimal var, fakat elimizde yeterli analiz sonuçları olmadığı için bunlar hakkında sadece spekületif fikirlere sahip olunabilir.

Konikafa tipi cranial seklinden dolayı oldukça sıradışı. Elimizde tesadüfi ya da sonradan oluşan deformite olasılığını saf dışı bırakan 3 tür var Nubian deformasyonları her birinde birbirinden oldukça farklı.Morpholoji açısından herbirinin kendine has karakteristik farklılıkları var.Şüphe yokki hepsi birbiriyle sıkı sıkı bağlantılı ya da muhtemelen tamamen farklı türlerden olmasalar bile Homo cinsinin farklı dallarından örnekler.
C1′in modern insan kafatasıyla karşılaştırıldığında küçük uyumsuzluklar var. Bunlarda kafatasını yerine yerleştiriken oluşan biçim bozukluğundan kaynaklarınıyor.C2 ve C3
incelendiğinde görülüyor ki, craniumun dip açısı normalden çok farklı değil.Genel oranlar uyuşuyor

Tüm resimlerde büyük cranial bombesi belirgin. İç değerlerle minimum cranial kapasitesinin 2200 ccm olduğunu düşünebiliriz.Fakat hacim 2500 ccm kadar yükselebilir. Kafatasının şekli; türlerin yokolma tehlikesine sokmadan beyin hacmini yükseltebilir miyiz veya biyolojik bir üretim (bozulmamış) sağlayabilir miyiz sorusuna cevap sunabilir.Fakat modern insanlarda konikafa tipinin örneklerini göremediğimiz için adını koyamadığımız birşeyler bu tipin günümüz modern tip kadar yayılmasını önlemiş

J tipi kafatası bir çok problem teşkil ediyor. Tüm açılardan moderntip kafatası ile eşdeğer( bazı oran faktörleri hariç) . Farklılıklardan biri; göz yuvaları normal insanlarınkine göre % 15 daha büyük. Daha önemli bir farklılık ise kafatası tepesinin büyüklüğü. Tahmin edilen kafatası kapasite oranı minumum 2600 ccm ile 3200 ccm arası. Örneğin (J tipinin) yaşı bilinmiyor ve bügüne kadar bu türün diğer cinslerine rastlanmamıştır.

M tipi kafatası belkide öncekilerden çok daha ilginç. M tipi kafatası tam değil. Yüz kısmının alt bölümü yok. Yüz kısmında kalan kısımlara bakıldığında karakteristik özelliklerin normal insan kafatasıyla örtüştüğü görülüyor.Diğer bir yandan, cranial kafatsı tepesi diğerlerinin içinde en geniş olanı.Ayrıca tepedeki iki çıkıntının oldukça anaormal bir görüntüsü var. Kafatası kapasitesinin rahat 3000ccm nin üstünde olduğu söylenebilir.

Hem J hem M tipi biyolojik imkansızlığa sınır koyuyor. Örnekler hakkında yapabileceğim tek açıklama doğuştan böyle olmaları. Sanki her iki türün neoteny( türlerin olgunlaşmadan önce büyüme sürecini uzatma yetisi)’si normal tip insan ırkından çok daha öte bir şekilde gelişmiş.Bu aynı zamanda bu türlerin ortalama yaşam sürecinin modern insan tipininkine göre daha fazla uzamış olabileceği anlamına geliyor.

Bu örneklerin sadece deformasyon veya patalojik bir durum olduklarını saymak yanlış olur. Anormal tipte büyüme veya şekiller, modern insanlar arasında da zaman zaman görülebiliniyor ama bu vakalar farklı bir tür. Tıp literatüründe kayda geçen en büyük kafatası kapasitesi 1980 ccm, fakat kafatası şekli normaldi.

Ayrıca akılda tutulmalı ki craniumun patholojik büyümesi istisnasız gelişimin ilk evresindeki bir birey için olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Doğa bu konuda oldukça hoşgörüsüz. Burda örneklendirilen türlerin hepsi ergindi.

Cranial çıkıntı sınırı (ve dolayısıyla beyin hacmi) ve zeka diğerleriyle bağlantılı değil. Yukarıda bahsi geçen en büyük kafatasına sahip insan bir özürlüydü. Anotole France 1100 ccm lik kafatası kapasitesiyle başarılı bir yazardı.

AKHENATON

12
Tem

Exodus

   Yazan: akhenaton   Kategori Mit-oloji

AKHENATON - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

EXODUS

Yazımı en fazla zaman alan eski ahitin en popüler bölümü olan EXODUS yani israiloğolları nın Mısırdan çıkışına neden olan olayların anlatıldığı bölüm tamamen çalıntıdır.

EXODUS un kaynağına indiğimizde karşımıza Hitit mitolojisi çıkar , Hitit mitolojisi ile me zapotamya arasındada çok fazla benzeşme vardır.Hititlerin bu miti nerden aldığı şuan ki bilgilerle bilinmez ama Mısırda karşımıza çıktığı açıktır.

“Ra nın gözü ? olarak adlandırılan bu mit hikayesi şöyledir.

Mısırın güçlü tanrısı Ra ve onun vazgeçilmez yardımcısı Hathor , Ra’nın gözü olma görevi ni yürütmektedir.Hathor R anın gözü olma kimliğine büründüğü zaman , bu büyük tanrının en büyük silahı durumuna gelir.Ra nın düşmanlarını yeryüzünden siler.Aynı zamanda bu göz gün eşle eşdeğerdir.

Yine bir gün insanlar Ra ya saygı göstermedikleri zaman ,Ra gözü Hathor u cezalandırması için üstlerine yollar.Hathorda insanları çöle sürer.Ertesi sabahta güneşin doğuşuyla birlikte gel ip hepsini öldürecektir.Ancak insan türünün hepsinin yok olmasına R anın gönlü razı olmaz.

Kızgınlığından dolayı biraz ğişmanlık duyar.Hathorun katliamının önüne geçmek için he – men 7,000 fıçı bira üretir.Ve biralara nar suyu karıştırarak kan rengini almasını sağlar,ardın dan bu sıvıyı çöle döker ve kırmızı bir göl oluşturur.

Ertesi sabah Hathor geldiğinde başka kan sandığı bu sıvının bira olduğunu anlar ve içmeye başlar (İçkiyi çok seven bir tanrı olarak bilinir) bir süre sonra sarhoş olur ve neşelenir,ardındanda sızar ve insanlar kurtulurlar.

Bunula ilgili bağlantılı başka bir anlatımda ,hathor günün birinde Ra ya kızar ve ortadan kay bolur.Gözü yok olan Ra hem kendini hemde insanları zor durumda bırakır.Çünkü gözü güneştir. Sonunda tanrı Thot , hathoru ikna eder ve Ra gözüne kavuşur.

Bu iki mit EXODUS un ana temasıdır.

Ve rab Musaya dedi ; Harun a söyle ,değneğini al ve elini mısır ın suları üzerine ,havuzları üzerine ve bütün su birikintileri üzerine uzata kan olsunlar.Ve bütün Mısır diyarında gerek ağaç kaplarda gerek taş kaplarda kan olacak .Çıkış : 7:19

“Ve rab musaya dedi :mısır diyarı üzerinde bir karanlık , el ile dokunulabilir bir karanlık olsun diye elini göğe doğru uzat.Ve musa elini göğe doğru uzattı ; ve mısır diyarında üç gün koyu karanlık oldu. ? Çıkış. 10:21-22

Bu anlatılara sadece Hitit mitlerinde rastlanmaz ; Ipuwer papirüsünde anlatıları geçer

12
Tem

Phaistos Diski

   Yazan: akhenaton   Kategori Saklanan Tarih

AKHENATON - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

PHAİSTOS DİSKİ

Lineer B, Ugaritik ve diğer ortografik ( dikçizgisel) sistemlerinin kırıldığı düşünüldüğü bir yüzyılda Phaistos Diski şifre çözücülüğün elinden kurtuldu. Diskin M.Ö 1700′ lere ait olduğu düşünülüyor.

TARİHİ

Phasitos diski, Girit Adasındaki en önemli hiyeroglif kitabelerinden biridir. Ve 1903′ te Phasitos Sarayı’ nın kuzey doğu bölümlerinde, arşiv odasının yanındaki küçük bir odada Lineer A tableti ve Neo-palatial (yeni saray dönemi) döneminin başına ait (M.Ö 1700-1600 ) çanak çömleklerle birlikte bulunmuştur.

Phaistos’un Sarayın’ nın arkeolojik araştırması 1884 yılında Halians F. Halbherr ve A. Tamali tarafından başlatılmış, tam yeri 19. yy’ ın ortalarında ingiliz amiral Spratt tarafından belirlenmiştir.

Girit Ada’ sının 1898′de bağımsızlığını ilan edişinden sonra, 1900-1904 ‘te kazı çalışmaları F.Halbherr ve L.Pernier tarafından yürütüldü. Daha sonra 1950-1971 tarihleri arasında Atina’ daki İtalyan Arkeoloji Okulu’nun desteği ile Dora Levi tarafından yürütüldü.


Arkeologlar tarafından birçok kitabe bulunmuş fakat kitabeler hala şifresi çözülememiş olan Lineer A kodu ile yazılmış, ve mevki hakkkında tüm bildiğimiz şey isimlerin eski yazar ve Knossos bulgularına dayanıyor olması.

Mitolojiye göre Phaistos; Minos kralının kardeşi , Radamanthis’in kralıydı. Radamanthis aynı zamanda , eski dünyanın 7 akıllı adamından biri ve falcı olan Epimendis’in doğum yeridir. Arkeologların yaptığı kazılar,Cilalı taş devrine ait (MÖ 3000) kalıntıları ortaya çıkarmıştır.

Minoan döneminde, Phaistos çok önemli bir şehirdi. Egemenliği en parlak dönemindeydi. Hakimiyeti Paximadia adaları dahil olmak üzere Lithion’dan Psychion’ a kadar uzanıyordu.

Şehir Truva savaşlarına katıldı ve Dorian döneminin en önemli şehirlerinden oldu.

Phaistos Arketik, Klasik ve Helenistik dönemlerde de parlamaya devam etti. 3. yy’ da Gortynian’ lar tarafından yıkıldı. Fakat buna rağmen Phaistos Roma döneminde de varlığını devam ettirdi.

Phaistos iki liman şehrine sahipti. Biri Matala diğeri ise Kommos.

1902 den beri, İtalyan Arkeolojik Okulu’ nun sürdürdüğü arkeolojik kazılar, büyük kraliyet mahkemeleri, merdiven, tiyatro, depo ve meşhur Phaistos Diskiyle birlikte görkemli Minoan Sarayı’ nı gün ışığına çıkarmıştır.

İlk saray M.Ö 2000′ de inşa edilmiş ve bir depremle birlikte M.Ö 1700′ de yıkılmıştır. Ardından saray daha görkemli ve şatafatlı olarak inşa edilmiş ve muhtemelen başka bir deprem yüzünden M.Ö 1400′ te tekrar yıkılmıştır.

Sarayın yapıldığı yer özenle seçilmiştir.Sarayın bulunduğu yer; Messera vadisini kontrol etmeyi mümkün kılarken aynı zamanda etrafa dağınık şekilde yayılmış köylere ( tıpkı bugün Psiloritis ve Asterousia dağlarının eteklerinde olduğu gibi) panaromik bir bakışa imkan veriyordu.

Şehrin tam ortasında olan saray Messara köyüne hükmediyor ve kontrolunde tutuyordu. Bölgenin yönetim ve ekonomi merkeziydi. Ürünler sadece tüketim değil daha fazla ticari amaçla burdaki devasal depolarda tutuluyordu.

Saray şatafatlı konaklarla çevrili, kentlilerle doluydu. Etraftaki yerleşim alanlarıyla birlikte 1800 m2′ lik bir alanı kaplıyordu.

Kaldırım döşeli bir yolun sonu Phaistos’un 3 km güneyindeki Agia Triada’ nın Royal Minoan köşkünün kalıntılarına varıyordu.

ŞİFRE ÇÖZÜCÜ

Bu kil tabletin her iki yüzüde dairesel yönde hieografik harf, işaretlerle kaplı. Bu harfler kil nemliyken damgalanmıştır.

İşaretler, dikey çizgilerle bölünüyor ve böylece gruplar oluşturuluyor ve herbir grup bir kelimeyi temsil ediyor. 45 farklı tipte sembol bulundu ve bunlardan sadece birkaçı Proto- palatial (saray öncesi dönem) döneminde kullanılan hieografikler ile örtüşüyordu.

Bazı hieografik düzenler nakarat gibi yineleniyor bu yineleme dini bir ilahi özelliği gibi görünüyor. Pernier metnin içeriğini dinsel bir tören gibi gördü. Diğerleri metnin asker listesi olduğunu düşündü ve son olarak Davis metnin Hitit dilinde yazılmış olan ve kralın Phaistos Sarayı’nın inşasını ele alan bir döküman olarak yorumladı.

Lineer B, Ugaritik ve diğer ortografik ( dikçizgisel) sistemlerin kırıldığı düşünüldüğü bir yüzyılda Phaistos Diski şifre çözücülüğün elinden kurtuldu. Diskin M.Ö 1700′ lere ait olduğu düşünülüyor.

Disk üzeri sembollerle damgalanmış yuvarlak bir kil tablet. Üzerindeki matin 61 kelime içeriyor ve bu kelimelerin 16′ sı gizemli “slash” işaretiyle (uzun kesik) birlikte kullanılmış.

45 farklı sembol 241 kez kullanılmış. Semboller insan figürü, hayvan, silah ve bitki gibi kolay anlaşılır objelerin reminden meydana geliyor. Tabletteki metin çok kısa olduğu için çözümünde Michael Ventris tarafından daha önce Lineer B yi kırarken kullanılmış statik kriptografik teknikler hiçbir işe yaramıyor.

Geçen yılın sonunda, Dr. Keith A.J Massey ikiz erkek kardeşi Rev. Kevin Massey Gillespie ile birlikte, Phaistos Disk’inin şifresini çözebileceğine inandıkları bir ipucu buldular. Bir başka eski yazı sistemi Phasitos Diski ni okumaya yarıyor.

Byblos’ ta , günümüz Lebanon, yüzyıllardır ileri gelişmiş bir kültür oluştu. Byblos ve Eski Girit kültürlerinde birçok ortak işaret var.Bunlara ortografik (dikçizgisel) işaretlerde dahil.Victor Kenna ” The Stamp Seal” adlı eserinde bunların kültürler arası geçiş olduğuna işaret çekmiştir. Daha fazlası, şifresi henüz çözülmemiş Lineer A kodu ile yazılmış el yazmaların örnekleri Türkiye ‘ de bulunmuştur. Bu el yazmaları Girit ve Minör Asya arasında ortografik bir bağlantı olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Proto- Byblic el yazması M.Ö 2. milenyumun ilk yarısında kullanılmıştır. Bu tarih, Phaistos Disk’ inin ait olduğu düşünüldüğü zamanlarla örtüşüyor. Proto- Byblic el yazmasında kullanılan dil Sami diliydi.Yazma çizgisel olarak yazılmıştı ve silah, insan figürü, vücüt parçaları gibi bir çok anlaşılır objeden oluşuyordu. 1940 larda Maurice Dunand Proto-Byblic el yazmasındaki ,Phasitos Diski’ ndeki sembollere şaşırtıcı şekilde benzeyen, sembolleri listeledi.

Dunand Proto- Byblic deki bir karakterler ile bir Phaistos sembolü arasındaki benzerliği kendi kitabında gösterdi.( Byblia Grammata, Beyrut, 1945, sayfa 90 ) . O(sembollerden biri) Phaistos Disk inden biriyle (sembol) neredeyse aynı ve bunu Sir (Arthur) Evans bir kumru ile bağdaştırmıştı.

Dunand benzerlikler üzerine olan incelemesini sürdürmedi fakat ikiz Massey kardeşler, Proto- Byblic yazmasının Phasitos Disk’ teki ortografik sistemle sıkı bir bağlantısı olduğunu ortaya çıkardı.

Hitit şifre çözücülerinden biri olan Edward Dharme Proto- Byblic yazmasının ünlü harfler değerleri üzerine yazdığı ıÜü”Dechiffrement des Inscriptions Pseudo-Hieroglyphicques de Byblos.”adlı ilk makaleyi 1946 ‘da yayınladı. Bu harf değerleri ile Phasitos Disk’ indeki sembollerin karşılaştırılması, disk üzerindeki yazının büyük bir bölümünün ünlü harflerinin ayrılıştırılmasını sağladı.Göz önünde bulundurulmalı ki; daha önce diskin şifresini çözmek amaçlı bulunulan tüm teşebbüsler, karakterlere fonetik değerler biçen ve objektif kriterlere dayanmayan, subjektif teşebbüslerdi.Bu yüzden bu; tabletin çözülmesi için verilen ilk çabadır.

Bu ünlü harf değerleri incelendiğinde, tablet metninde Helenik diline ait unsurlar ortaya çıkıyor. Bilginler, Phaistos Disk’ indeki 16 kelimenin üzerindeki gizemli “slahs” işareti (kesik çizgi) nin anlamını hiçbir zaman çözemedi.

Elimizdeki verilerle incelerdik ve gördük ki, diskin üzerindeki 16 kelimenin her biri, Lineer B metinlerinin büyük bir bülümünde olduğu gibi, sayısal bir hesap düzeni.

* Tablet resminin altındaki açıklama; Bugun Iraklion Arkeoloji Müzesinde sergilenen Phasitos Disk’ i 1908′ de Girit’ te bulunmuştur.

Çeviri : AKHENATON

12
Tem

666 Nedir ?

   Yazan: akhenaton   Kategori Dinler Üzerine

AKHENATON - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Yuhannanın vahyi , çeşitli Hıristiyan kiliselerine mesaj veren açılışla başlar ; Daniel’de çok önceden haber verdiği (Enoch’un kitabında’da sözü edilen) günlerin sonu ayrıntılı olarak anlatılır.

2 O anda Ruh’un etkisinde kalarak gökte bir taht ve tahtta oturan birini gördüm.

3 Tahtta oturanın, yeşim ve kırmızı akik taşına benzer bir görünüşü vardı. Zümrüdü andıran bir gökkuşağı tahtı çevreliyordu.

4 Tahtın çevresinde yirmi dört ayrı taht vardı. Bu tahtlara başlarında altın taçla