Ekim, 2008 için Arşiv

21
Eki

Tanrıların Çobanı 2

   Yazan: akhenaton   Kategori Mit-oloji

Ve 3. Perde açılır ;

Mukadderat odasında , Kaderlerin yerinde,

Bir tanrı doğdu, tanrıların en kudretlisi en akıllısı;

Derin’in tam ortasında MARDUK yaratıldı.

Derin’de dış uzayda , ona yörüngesel hareketin, yani bir gezegenin “ kaderinin” kendisine verildiği bir bölgede oluşmuştur.Onu yakalayan Ea’ydı (Neptün).Yeni gezegen görülecek bir şeydir.

Biçimi cezp ediciydi, gözlerini kaldırışı pırıl pırıl;

Gelişi tanrısaldı ,eski zamanlardaki gibi emreden…

Yüceliği tanrıların üstündeydi,hemde baştan aşağı…

Tanrıların en ulusuydu, boyu aşıyordu;

Azaları muazzamdı, fazlasıyla uzundu.

Dış uzaydan çıkıp gelen Marduk hala yeni doğmuş bir gezegendir, ateş ve radyasyon yayar.” Dudaklarını kıpırdatınca , alevler çıkıyordu”

Marduk diğer gezegenlere yaklaşırken “ onlar marduk’a ürkütücü şimşeklerini fırlattılar” ve o ışıl ışıl oldu, “o tanrıların halesine büründü”.Demek ki yaklaşması güneş sistemimizin diğer üyelerinin elektrik ve diğer yayınımlarını alt üst etmiştir.O yaklaşırken On gök cismi onu beklemektedir , yani Güneş ve diğer dokuz gezegen.

İlk olarak onu “getiren” , güneş sisteminin içine çeken Ea/Neptün gezegeninin yanından geçer.Marduk , Neptüne yaklaşırken ,Neptün’ün kütle çekimi bu yeni gelenin üstündeki yoğunluğunu arttırır.Marduk’un yolunu tamamlar “ amacı için iyi kılar “.

Marduk , bu sırada hala eriyik halde olmalıdır.Ea/Neptün’ün yanından geçerken kütle çekimi sanki “ ikinci bir başı “varmış gibi Marduk’un bir tarafını şişirmeye başlar.Ancak bu geçişte Marduk’un hiçbir parçası kopmaz.Ama Anu/Uranüs bölgesine ulaştığında , madde parçaları kopmaya başlar ve bu Marduk’un dört uydusunun oluşmasına sebep olur.

Şekil : 9

Geçiş sırası , yani önce Neptün, sonra Uranüs’ün yanından geçmesi Marduk’un güneş sistemine , sistemin yörüngesel yönünden değil , saat yönünde hareket ederek ters yönden geldiğini gösterir.Hareket halindeki gezegen kısa süre sonra dev Anşat/Satürn’ün daha sonra ise Kişar/Jupiter’in muazzam kütle çekimi ve manyetik güçlerince kıskıvrak yakalanır.Yolu daha da içeri , güneş sisteminin merkezine , Tamat’a doğru bükülür. (Şekil : 9)

Marduk’un yaklaşması kısa süre sonra Tiamat ‘ı ve içteki gezegenleri (Mars,Venüs,Merkür) rahatsız etmeye başlar.” Akıntılar oluşuyordu, Tiamat ‘ı rahatsız rahatsız etti: tanrılar huzursuzdu , bir fırtınaymış gibi sürükleniyorlardı.”

Yaklaşmakta olan büyük gezegenin kütle çekimi kısa süre sonra Tiamat’tan parçalar koparmaya başlar.Tam ortasından on bir “ canavar” onun bedeninden “kendilerini ayıran” ve Tiamat’ın yanında giden “ “kükreyen, ileri atılan “ uydular yığını ortaya çıkar.

Kendisini hızla gelen Marduk’la yüzleşmeye hazırlayan Tiamat “onları halelerle taçlandırdı” , onlara tanrıların(gezegenlerin) görüşünü verdi.

Destan ve mezapotamya kozmogonisi, Tiamat’ın KİNGU denilen “ onun meclisini oluşturan tanrılar arasındaki ilk doğan “ olan baş uydusuna belirgin önem atfeder.

Kingu’yu yüceltti,

Aralarında onu büyük yaptı…

Savaşın baş komutasını

Onun ellerine bıraktı.

Çatışma yaratan kütle çekimine tabi olan Tiamat’ın bu büyük uydusu Marduk’a doğru kaymaya başlar.İşte bu dış gezegenlerin özellikle rahatsız eden şey Kingu’ya bir Kaderler tableti , yani kendine ait bir gezegensel yörünge bahşedilmesidir.

Tiamat’a yeni gezegenler doğurma hakkını kim verdi ? diye Ea sorar.Sorunu Anşar’a , dev Satürn’e götürür.

Tiamat’ın tüm planlarını ona tekrarladı :

“…bir meclis oluşturdu ve öfkeden ateş saçıyordu…

eşsiz silahlar ekledi, canavar-tanrılar doğurdu..

bu türden on bir tane doğurdu;

Meclisini oluşturan tanrılar arasında ,

Kingu’yu yüceltti , ilk doğanı,baş yaptı…

Ona bir kaderler tableti verdi, göğsüne

Bağladı onun “

Huzursuz göklerde bir çatışma büyümektedir; tanrılar birer birer kenara çekilir.Öfkeli Tiamat ile kimse savaşmayacakmıdır. ?

Neptün ve Uranüs’ü geçen Marduk artık Anşar’a (Satürn) ve onun geniş halkalarına yaklaşmaktadır.Bu Anşar’a bir fikir verir , “ Kudretli olan, intikamcımız olmalı ,savaşta kurnaz olan: Marduk, kahraman”

Satürn’ün halkalarına ulaşan Marduk cevap verir ;

“ Eğer gerçekten de , intikamcınız olarak

Tiamat’ ı yenecek yaşamlarınızı kurtaracaksam-

Kaderimi üstün kılacak bir meclis toplayın hele “

Koşul cüretkar ve basittir : Marduk ve kaderi , Güneş cevresindeki tüm tanrıların arasında üstün olacaktı.İşte o sırada, Anşar/Satürn uydusu Gaga , yani geleceğin Plüton’u yolundan ayrıldı.

Anşar ağzını açtı

Gaga’ya , danışmanına bir sözcük söyledi…

“Yola koyul Gaga “

tanrılar önünde dur.

Ve sana diyeceğimi

Onlarada tekrarla.

Diğer tanrı gezegenleri geçerken Gaga onları “ Marduk için kararınızı verin diye sıkıştırdı.Karar beklendiği gibiydi : Marduk kraldır diye bağırdılar ve onu daha fazla zaman yitirmemesi için sıkıştırdılar: Git ve Tiamat’ın yaşamına son ver.

4. Perde

Tanrılar Marduk’un kaderini kararlaştırdılar ; birleşik kütle çekimleri Marduk’un yörüngesini sadece tek yöne bir savaşa “Tiamat ile çarpışmaya gidebilecek biçimde saptadılar”

Marduk’un başlıca silahları uydularıydı, Marduk yanından geçerken Uranüs’ün sağladığı dört rüzgardı.Güney rüzgarı,Kuzey rüzgarı,Doğu rüzgarı,Batı Rüzgarı.Artık devlerin , yani Satürn ve Jüpiterin yanından geçen Marduk üç uydu daha “doğurur” Kötü rüzgar,kasırga ve dengi olmayan rüzgar.

Uydularını bir “fırtına arabası” olarak kullanarak doğurduğu rüzgarları , yedisini öne sürdü.” Hasımlar çarpışmaya hazırdı “

Efendi ilerledi, yolunu izledi

Öfkeli tiamat çevirdi yüzünü

Efendi Tiamat’ın iç kısmını taramak için

Kingu’nun ,onun eşinin planını anlamak için taradı.

Ama gezegenler birbirine yaklaştıkça ,Marduk ‘un rotası düzensizleşmeye başladı.

Baktı ,rotası yerinden oynuyor

Yönü şaşmış,işleri karışmış.

Marduk’un uyduları bile rotadan sapmaya başladılar ,

Tanrılar, yardımcıları

Yanında yol alanlar

Muzaffer Kingu’yu gördü , görüşleri bulandı.

Ama olan olmuş ,rotalar artık geri alınamaz biçimde çarpışmaya ayarlanmıştı. “Tiamat kükredi “ Efendi tufan yapan fırtınasını,kudretli silahını kaldırdı” .Marduk dahada yaklaşınca “lanetler” okumaya başladı ; yani Ea ‘nın daha önce Apsu ve Mumu üzerinde kullandığı türden göksel dalgalar.Fakat Marduk hala üstüne gelmeye devam ediyordu.

Tiamat ve Marduk ,tanrıların en akıllıları

Birbirlerine doğru ilerlediler,

Yüz yüze çarpışmak için bastırdılar

Savaşmak için yaklaştılar.

Destan artık sonrasında Gök ve Yerin yaratıldığı göksel çarpışmayı tarife koyulur.

Efendi onu yakalamak için ağını yaydı

Kötü rüzgar’ı en arkadakini , onun yüzüne doğru fırlattı.

Tiamat ağzını açıp onu yutmaya kalkınca-

Kötü rüzgar’ı ileri sürdü ki dudaklarını kapayamayasın

Derken şiddetli fırtına Rüzgarları göbeğine saldırdı;

Bedeni ayrıldı , ağzı kocaman açıldı.

Oraya bir ok fırlattı, göbeğini yardı:

İçini parçaladı , rahmini yardı.

Onu böyle alt edip, yaşam nefesini söndürdü.

Şekil : 10

Güneş sistemi dışardan gelen , büyük kuyruklu yıldız gibi gezegen tarafından işgal edildi. Fakat bu gezgen Tiamat ile çarpışmadı ,bu büyük astronomik öneme sahip bir durumdur. Tiamata çarğan Marduk değil Marduk’un uydularıdır.Uydular Tiamat’ın bedenini “ ayırdı” onda geniş yarık açtı.

Marduk ve Tiamat arasındaki bu ilk karşılaşma onu yarılmış ve cansız bıraftı fakat kaderi , bu ikisi arasındaki karşılaşmalarla belirlenecekti.Tiamat’ın uydularının lideri Kingu ile ayrıca ilgilenilecekti.Fakat diğer on , daha küçük uydusunun kaderi bir an önce belirlenmeliydi.

Tiamatı lideri yandikten sonra

Ordusu parçalandı, çetesi dağıldı

Onun yanında yürüyen yardımcıları olan tanrılar,

Korkudan titriyorlardı

Kendi yaşamlarını korumak için sırtlarını döndüler.

Buraya kadar yapılan anlatımlar göksel olaylar karşısında bugüne kadar en orijinal teorileri ortaya çıkarmaktadır fakat 2000 ‘li yıllara kadar gerek din gerekse bilim dünyası tarafından görünmez ,görünmek istenmez.Bizler kafalarımızı gök yüzünden yere çevirdirdiğimiz vakit, bilim dünyası bizim adımıza düşünür ve bize doğruluğunu yadsıyamayacağımız bilgileri biz gündelik hayatlarımızın sıradan koşuşturmalarıyla uğraşırken masamızın üstüne koyar.

- Güneş sistemine dış uzaydan gelen bir gök cismi

- Kuyruklu Yıldızlar.

Ağa atıldılar ,kendilerini kapana kısılmış buldular…

Onun yanında yürüyen tüm demonlar çetesini

Prangalara vurdu, ellerini bağladı…

Sıkıca sarmaladı ,kaçamadılar.

Bu iki devrimci teori bilimsel bulgular ile yazı sonunda ele alınacaktır.

Savaş bittikten sonra Marduk, Kingu’dan kaderler tabletini geri aldı ve kendi göğsüne ekledi : Rotası artık kalıcı bir güneş çevresinde yörüngeye oturmuştu.O zamandan başlayarak Marduk her zaman göksel çarpışma sahnesine geri dönecekti.

Tiamat’ı yenen “ Marduk göklerde yelken açtı,uzaya açıldı ,Güneş’in çevresinde turladı ve dış gezegenlerden başlayarak yine geçişini yaptı.” Marduk’un dileğini yerine getirdiği Ea/Neptün , “ zaferini marduk’un belirlediği” ,Anşar/Satürn.Derken yeni yörüngesinin rotası Marduk’u zafer meydanına ,” yenilen tanrılar üstündeki gücünü sağlamlaştırmak” için Tiamat ve Kingu’ya geri getirdi.

5. Perde kalkar ve ; Dünyanın ve Göklerin yaratılış hikayesi başlar.

“Güneşin çevresindedeki ilk dönüşünü tamamlayan Marduk “ boyun eğdirdiği Tiamat’a döndü.”

Efendi onun cansız bedenini seyretmek için durakladı.

Canavarı ikiye ayırmayı maharetle planlamıştı.

Sonra bir midye gibi onu iki parçaya ayırdı.

Marduk’un uydularından bir diğeri, kuzey yıldızı denilen , kopan yarıya çarpar.Sert darbe, Dünya olacak olan bu parçayı , daha önce hiçbir gezegenin dolaşmadığı bir yörüngeye sürükler.

Efendi Tiamat’ın arka kısmını ezdi

Silahı ile bağlantılı kafatasını kopardı

Kanının kanallarını kesti;

Ve kuzey rüzgarının onu,

Bilinmeyen yerlere taşımasına sebep oldu.

Dünya yaratılmıştı.

Alt parçasının kaderi başka türlüydü ; ikinci gelişinde Marduk ona çarptı ve parçalara ayırdı.(Şekil : 11)

Şekil : 11

Onun diğer yarısını gökler için bir perde olarak kurdu ;

bir araya getirerek , bekçileri olarak onları yerleştirdi…

Tiamat’ın kuyruğunu Büyük Şerit’i bir bilezik gibi

Oluşturmak üzere büktü.

Bu kopmuş yarının parçaları göklerde bir “bilezik” içteki ve dıştaki gezegenler arasında bir perde oluşturmak üzere dövüldü. Bir “ büyük şerit” oluşturacak şekilde esnettiler.Asteroit kuşağı yaratılmıştı.

Gök bilimciler ve fizikçiler asteroit kuşağı tarafından ayrılan iki grup oluşturan iç veya “karasal” gezegenler /Merkür,Venüs,dünya,ay ve mars) ve dış gezegenler (jupiter ve ötesindekiler) arasında büyük farklılıkların mevcudiyetini kabul ederler.

Şekil 11 : Tiamat ikiye ayrılır.Parçaların bir kısmı göklerde, asteroit kuşağı, diğeri ise Dünyadır.Tiamatın baş uydusu Kingu ,Dünyanın Ay’ı haline gelir.Diğer uyduları ise artık kuyruklu yıldızları oluşturmaktadır.

Tabletler bizlere –ilk kez “kayıp gezegen”’in ortadan kayboluşuna ve sonucunda asteroit kuşağının ve dünyanın yaratılışına yol açan göksel olayların tutarlı kozmogonik-bilimsel açıklamasını sunmaktadır.

Tabletlerle ilgili her bulmaca deşifre edildikçe cevap aradığımız sorularada cevap getirir. Dünya’nın , kıtaların neden onun bir tarafında toplanmış olduğuna ve karşı tarafta ise niçin derin bir çukur var olduğu konusu gün yüzüne çıkar.Tiamatın sularına yapılan göndermeler’ de aynı zamanda aydınlatıcıdır.Ona sulu canavar denirdi ve Timatın bir parçası olan dünyanın bu sularla eşit biçimde donanmış olduğu sonucunu çıkarmak mantıklıdır.

Aslında bu kozmolojik teoriler kulağa yeni gibi gelsede din kitapları yazarlarınca bir doz daha şifrelenerek kitaplarına yazmışlardır.Örnekleme yapmak gerekirse ,

İşaya peygamber “ilksel günleri” ,Rab’bin “Mağrur olanı oyduğu ,sulu canavarı döndürdüğü, Tehom-Raba’nın sularını kuruttuğu” zamanları yad eder.

Mezmur yazarları , Eyüp peygamber bu göksel efendinin “Magrur olanın yardımcılarını” da nasıl vurup öldürdüğünü hatırlatır ve etkileyici astronomik ayrıntısında ,

Boşluğun üzerine şimali yayar

Ve hiçliğin üzerinde dünyayı asar..

Onun gücüdür suları tutan,

Onun enerjisidir mağrur olanı yaratan,

Onun rüzgarıyla dövme bilezik ölçüp biçildi

Onun eliyle kıvranan ejderha söndü bitti.

Marduk’un kuzey rüzgarı Dünyayı göksel konumuna ittikten sonra ,Dünya Güneş etrafında kendi yörüngesini(böylece mevsimler) ve kendi ekseni etrafındaki dönüşünü (gece-gündüz) edinmiştir.Mezapotamyadaki metinlerde marduk’un Dünyayı yarattıktan sonraki görevlerinden birininde “Güneşin günleri”ni (Dünyaya) tahsis etmek ve , gün ve gecenin bölgelerini kurmak olduğunu iddia eder.

Modern bilim adamları Dünya gezegen haline geldikten sonra volkanları püsküren, gökyüzü sisler ve bulutlarla dolduran sıcak bir top olduğuna inanıyorlar, sıcaklıklar düşmeye başlayınca , buharlar suya dönüştü ve dünyanın yüzünü kuru karalar ve okyanuslar olarak ayırdı.Enuma-elişin tableti, çok kötü biçimde tahrip olmuş olsada aynı bilimsel bilgileri verir. Fışkıran lavları Tiamat’ın tükürüğü olarak tanımlayan yaratılış destanı bu fenomeni doğru biçimde atmosferin , dünya okyanuslarının ve kıtalarının oluşumundan önceye yerleştirir. “Bulut suları toplandı” ktan sonra , okyanuslar oluşmaya başladı ve dünyanın “temelleri” yani kıtaları yükseldi. “Soğuk Yapma” yani soğuma gerçekleşince,yağmur ve sis ortaya çıktı.Bu arada “ tükürük” sacılmaya, “katmanlar yayarak” dünya’nın topografyasını biçimlendirmeye devam etti.

Dünay okyanuslar,kıtalar ve bir atmosfer ile artık dağların, nehirlerin,pınarların,vadilerin oluşumuna hazırdır.Tüm yaratılışı Efendi Marduk’a atfeden Enume Eliş anlatmaya devam eder ;

Tiamat’ın başını (dünya) konumuna koyarak

Onun üzerine dağları yükseltti

Pınarları açtı , şiddetli akıntılar boşaldı.

Gözlerinde Dice ve Fırat’ı saldı

Memelerinden ulu dağları biçimlendirdi.

Kuyular için, taşınacak sular için pınarlar deldi.

Dünya üzerindeki yeni göksel düzenin parçası olan Marduk “ ilahi ay”’ı görünür kıldı…ona geceyi işaretleme ,her ayın günlerini belirleme görevini verdi “

Metin onu ŞEŞ:Kİ (Dünyayı koruyan gök tanrısı) diye çağırır.Destanda bu isimden daha önce hiç bahsedilmez fakat onun (dişil) göksel basıncı (kütle çekim) içindedir.Dünya , yeniden bedenlenen Tiamattır, Ay’a dünyanın koruyucusu denir.Tiamat’ın Kingu’ya baş uydusuna koyduğu ad budur.

Yaratılış destanı Kingu’yu Tiamatın parçalanan ,dağılan ve kuyruklu yıldızlar olacak biçimde Güneş etrafında ters yörüngeye sokulan ordusudan özellikle ayrı tutar.Marduk yörüngesindeki ilk dönüşünü tamamladıktan ve savaş alanına döndükten sonra Kingu’nun kaderini açıklar.

Ve Kingu ‘yu aralarında şef olanı

Küçülttü,

Onu tanrı DUG.GA.E diye saydı

Ondan kaderler tabletini aldı

Zaten hakkı değildi.

Görüldüğü üzere Marduk Kinguyu yok etmemiştir.Boyutunu küçülterek ,Tiamatın kendisine bağışladığı bağımsız yörüngesini elinden alarak ceza vermiştir.Bu göksel Duggae , “yaşamsal unsur” larından yani sular,radyoaktif maddelerden ayrılmıştır.Bu Sümer terimleri KİN.GU (yüce elçi) , DUG.GA.E (kurşun çömlek) ‘e dönüştürülmüştür.

Bu metinler , Tiamatın baş uydusunun bizim Ay’ımız olduğunu onaylamakla kalmaz, NASA’nın “ büyük şehirler boyundaki gök cisimlerinin aya çarpması “ sırasındaki muazzam çarpışmayla ilgili bulgularıda onaylar.L.W King tarafından ; The Seven Tablets of Creation adlı çalışmasında deşifre edilen tabletler Ay’ı harap gezegen diye tarif eder.

Göksel çarpışmayı resmeden silindir mühürlerde bulunmuştur.Marduk vahşi bir dişi ilahla savaşırken gösterirler.(Şekil : 12 )

Şekil : 12

Dünyanın Ay’ının ve Kingu’nun aynı uydu olduğunun kanıtı olan bu betimleme SU.EN ( çorak diyarların efendisi) kelimesinden türeyen tanrı SİN adının daha sonraki zamanlarda AY ile ilişkilendirilmesiyle etimolojik açıkdanda güçlenir.

Tiamat ve Kingudan kurtulan Marduk bir kez daha “gökleri geçer ve bölgeyi tarar”, Anşar/Satürn’ün eski uydusu için son bir kader tableti belirlemek üzere “Nidimmud’un mekanı’na (Neptün) odaklanmıştır.

Destan Marduk’un göklerdeki son işlerinden biri olarak bu gök tanrısını “gizli bir yere” tayin ettiğini “derin” ‘e (dış uzaya) bakan, şimdiye kadar bilinmeyen bir yörüngeye oturttuğunu ve ona “Sulu Derin” in danışmanlığını verdiğini bildirir.Bu yeni konuma uygun olarak gezegenin adı US.Mİ (yolu gösteren) olur, yani en dıştaki gezegenimiz Plüton.

Tabletler bize güneş sistemimize ait tüm sırları verir , modern kozmolojinin yeni yeni keşfetmeye başladığı bilgilere eski insan sahiptir ; bu tabletler , dünyanın oluşumunu , dünya üzerindeki okyans çukurları,ay üzerindeki tahribat, kuyruklu yıldızların ters yörüngeleri, Plüton’un muammalı fenomenini,mükemmel biçimde cevaplar.

Gezegenler için “istasyonlar oluşturan “ marduk kendisi için “Nİ.Bİ.RU istasyonunu aldı “ ve “gökleri geçti ve taradı” yeni güneş sistemini.Sistem artık karşılıkları olan on iki büyük tanrı ile birlikte on iki gök cisminden oluşmaktaydı. (Şekil : 13)

18
Eki

Tanrıların Çobanı 1

   Yazan: akhenaton   Kategori Mit-oloji

Şekil : 1

Berlin devlet müzesinde bulunan VA/243 katalog nolu bir akkad silindir mührü gök cisimlerinin bilinen betimlemesinden oldukça farklıdır. (Şekil:1) Bu Sümerlilere göre güneş sistemini göstere bir etimledir : on iki gök cismi içeren bir sistem.

Şekil : 2

Genel olarak güneş sistemi şematik olarak güneşten gittikçe artan uzaklıklarda bulunan bir gezegen hattı biçiminde gösterilir.Fakat gezegenler bit hat değil de bir daire içerisinde sıralanırsa (Şekil :3) şeklinde olacak ve VA/243 ‘te resmedilen (Şekil : 2) küreler olduğu anlaşılacaktır.

Şekil : 3

Eğer bu Sümer gök haritası 200 yıl önce incelenmiş olsa idi keşfedilmemiş gezegenlerden dolayı eski insanların cahilane betimlemesi olarak yazılı kayıtlar arasında yerini alacaktı. 4500 yıl önce çizilen bu betimleme , Mars ve Jüpiter arasında farklı bir gezegenin olduğu konusunda oldukça ısrarlıdırlar ve bu 12. Gezegene NI.BI.RU (Geçiş Gezegeni) adını vermişlerdir.Babil astronomları ona Marduk demişlerdir.

Enuma Eliş (Yükseklerdeyken ) destanı bizlere ;

Enuma eliş la nabu şamamu.

Yükseklerde Gök henüz isimlendirilmemişken

Şaplitu ammatum şuma la zakrat

Ve aşağıda , sağlam zemin (Dünya) çağırılmamışken

İki gök cisminin bir dizi gök tanrısını doğurduğunu anlatır.Gök varlıklarının sayısı arttıkça, İlksel babayı rahatsız edecek kadar büyük gürültü ve şamata ortaya çıkar.Sadık haberci , genç tanrıları disipline edecek önlemler almasına karşın genç tanrılar İlksel babaya karşı birleşirler ve onun güçlerini çalarlar.

İlksel babaya karşı isyanı yöneten tanrının bir önerisi vardır ; Küçük oğlu tanrılar meclisine katılmaya davet edip , ona üstünlük verilmelidir ki , bu küçük oğul, “ canavar” a dönüşen analarıyla savaşmaya tek başına gidebilsin.

Kendisine üstünlük verilen genç tanrı , Babil versiyonuna göre MARDUK , canavarla yüzleşmeye koyulur ve şiddetli bir savaştan sonra onu yenerek ikiye böler.Bir parçasını gök yapar diğer parçasını ise dünya.Sonra göklerde sabit bir düzen kurmaya konulur, her bir tanrıya kalıcı bir konum tahsis eder.

Bu tablet ve tablet parçaları bulundukça ve tercüme edildikçe sıradan edebi eserler olmadığı ortaya çıkar.Bu tabletler babil’ in en önemli metinleriydi ve törenlerde okunurdu.Bu metinlerde MARDUK ‘un üstünlüğünü hakkında propaganda yapmak için yaratılış destanının kahramanı yapmışlardır.Daha sonraki insanoğlunun hayat sürecinde Marduk=Mesiah=İsa ; dönüşmüştür.

Enuma Eliş adlı göksel dramanın sahne, ilksel evrendir.Göksel aktörler, yaratmış oldukları kadar yaratanlardırda.

1.Perde.

Yükseklerde Gök henüz isimlendirilmemişken,

Ve aşağıda, Dünya çağrılmamışken ;

Boş ama başlangıçta mevcut olan APSU , Vucuda getiren onları ,

MUMMU ve TİAMAT – hepsini doğurandı o,

Birbirine karışmıştı suları.

Saz bitmemişti , bataklıklar ortaya çıkmamıştı.

Tanrıların hiçbiri vucuda gelmemişti,

Hiçbirinin adı yoktu, kaderleri belirlenmemişti;

İşte tam ortalarında tanrılar şekillendi.

Uzayın içinde “tanrılar” yeni gezegenler daha ortaya çıkacak,adlandırılacak, “kadeleri” yani yörüngeleri belirlenecektir.sadece üç cisim mevcuttur : “ başlangıçtan beri mevcut olan” ;

AP.SU : Başlangıçtan beri mevcut olan.

MUM.MU : Doğmuş olan

TİAMAT : Yaşamın kızı

AP.SU ve TİAMAT’ ın “ suları “ karışmıştır, ilksel sular evrenin temel yaşam veren elementleridir.Demekki AB.SU güneştir, “başlangıçtan beri var olan “.

Ona en yakın olan MUMMU dur.Destanı anlatan MUMMU , AP.SU’ nun güvenilir yardımcısı Merkürün ,dev efendisinin çevresinde dönen küçük gezegenin tanımıdır.

Daha ileride TİAMAT vardır , MARDUK’ un parçaladığı canavardır.Ama ilksel başlangıçta o, ilk bakire anadır.O ve AP.SU arasındaki uzay boş değildir.AP.SU ve TİAMAT ‘ın ilksel elementleri ile doludur.Bu sular karışmıştır ve yeni gezegen oluşmuştur.

Suları birbirine karıştı….

Tam ortalarında tanrılar şekillendi :

Tanrı LAHMU ve tanrı LAHAMU doğdu ;

Bu adlarla çağrıldılar.

Etimolojik olarak bu oluşan iki gezegenin adları LHM (savaşmak) kökünden çıkmıştır.Eskilerin bize bıraktığı miras Mars’ın savaş tanrısı ve Venüsün savaş tanrıçası olduğu anlatımlarda mevcuttur.Ayrıca astronomik olarakta bu bilgi doğrulanmıştır yani ; kayıp gezegen “Tiamat’ın Mars’ın ötesinde yer almış olduğunu gösterir.Mars ve Venüs , Güneş (Ap.Su) ve Tiamat arasında yer alır. (Şekil : 2-3)

Şekil : 4

Şekil : 5

Şekil : 4 : I. Başlangıçta : Güneş , Merkür, “ Tiamat “

Şekil : 5 : II .İçteki Gezekenler , yani “ ortadaki tanrılar “ doğar.

Güneş sisteminin oluşumu devam eder.Lahmu ve Lahamu , yani Mars ve Venüs doğmuştur , daha,

Onlar yaşlanmadan önce

Tayin edilmiştir bir boyuta göre boyca-

Tanrı ANŞAR ve tanrı KİŞAR biçimlendi,

Onları bastırılıp

Günler uzadıkça ve yıllar çoğaldıkça ,

Tanrı ANU oğulları oldu-atalarına bir rakip.

Derken Anşar’dan ilk doğan Anu,

Eşiti olarak ve kendi suretinde NUDİMMUD’u yarattı.

Yaratılış destanı 1.Perde hızlı oynamaktadır.Mars ve Venüs’ün sınırlı boyutlara kadar büyüdüğü , onlar oluşumunu tamamlamadan bir diğer çift gezegen oluştuğu konusunda bilgileniriz.Bu iki gezegen adlarında anlaşıldığı üzere muhteşem gezegenlerdir.ANŞAR (prens, göklerin en başta geleni) ve KİŞAR ( sağlam karaların en başta geleni). Bunlar ilk çifti boy bakımından aşarlar.Bu ikinci çift sıfatlandırma ve konumları itibariyle Satürn ve Jüpiter olduğu anlaşılır. (Şekil : 6)


Şekil : 6 – III.ŞAR ‘lar , Dez gezegenler “ elçileri” ile birlikte yaratılır

Derken biraz zaman geçer (yıllar çoğalır) ve üçüncü bir çift gezegen doğar.İlki ANU’dur, Anşar ve Kişar’dan küçüktür (onların oğlu) , fakat ilk gezegenlerden daha büyüktür.( boyca atalarına rakip) .Derken ANU ikizi bir gezegen doğurur, eşiti olarak ve kendi suretinden. Destanın babil versiyonu NUDİMMUD diye adlandırır, bu EA/ENKİ’ nin bir sıfatıdır. Boyların ve konumların tarifi güneş sistemimizin Uranüs ve Neptünüdür.

Bu dış gezegenler arasında açıklanması gereken bir diğer gezegen vardır, Plüton.Yaratılış destanı zaten ANU’ya ANŞAR’dan ilk doğan diye hitap ederek , ANŞAR/Satürn’den doğan bir diğer gezegensel tanrı ima etmektedir.

Destan Anşar’ın elçisi GAGA’ yı diğer gezegenlere çeşitli görevlerle nasıl gönderdiğini aktarırken , bu gök ilahına daha sonra yetişir.Apsu’nın elçisi Mummu’ya denktir, buda akla Merkür ve Plüton arasındaki benzerlikleri getirir.Demekki GAGA plütondur.Sümerliler gök haritalarında Plüton’ u Neptünün ötesinde değil, elçisi veya uydusu olduğu için yanına koymuşlardır. ( Şekil : 7 )

Şekil : 7

Yaratılış destanı 1. Perdesi sona ererken Güneş ve Dokuz gezegenden oluşan bir güneş sistemi karşımızdadır.

GÜNEŞ - Apsu , başlangıçtan beri mevcut olan.

MERKÜR – Mumu , Apsu’nun danışmanı ve elçisi.

VENÜS – Lahamu , çarpışmaların hanımı.

MARS – Lahmu , savaş ilahı.

??? - Tiamat , yaşam veren bakire.

JÜPİTER – Kişar , sağlam karaların en baş geleni.

SATÜRN – Anşar , göklerin en baş geleni.

PLÜTON – Gaga , Anşar’ ın danışmanı ve elçisi.

URANÜS – Anu , göklerin olan

NEPTÜN – Nudimmud (Ea) , sanatkarane yaratıcı.

Dünya ve Ay henüz ortada yoktur.Kozmik çarpışmanın ürünü olanlar henüz yaratılmamışlardır.

Gezegenlerin oluşumuyla ilgili mükemmel drama sona erdikten sonra yaratılış destanı yazarları 2. perdeyi , göksel bir karmaşa dramını göstermek üzere açarlar..Yeni yaratılan gezegen aileleri , dengeli olmaktan oldukça uzaktırlar.Birbirlerini çekmekte , Tiamat’ ı şıkıştırmakta , ilksel cisimleri rahatsız edip tehlikeye sokmaktadırlar.

İlahi biraderler birleşip gruplaştılar ;

İleri geri giden tiamatı rahatsız ettiler.

Göklerdeki ikametlerindeki yaramazlıklarıyla.

Tiamat’ ın “göbeğini” karıştırıyorlardı

Apsu şamatalarını azaltamıyordu;

Tiamat onların yaptıkları karşısında sessizdi.

Yaptıkları tiksindiriciydi.

Yolları, ortalık karıştırıcıydı.

Burada düzensiz yörüngelere yapılan göndermeler söz konusu.Apsu gezegenlerin düzensizliklerinden rahatsızdır ve “ tiksindirici” bulup, niyetini onların yollarını yıkmak olarak açıklar.Mummu ile kucaklaşır.Aralarında her ne plan kurmuşlarsada diğer tanrılar tarafından duyulur ve kendilerini ihma planı karşısında dilleri tutulur.Aklını başına toplayan Ea dır.Apsu ‘nun üstüne “ uyku dökmek” üzere bir numara düzenler , diğer tanrılar ‘da bu panını beğenince Ea evrenin aslına sadık kalarak yeni bir harita çizer ve güneş sistemimizin ilksel suları üzerinde lanet okur.

Ea hızla Apsu’dan çıkan muazzam ilksel madde saçınımlarını içen Ea/Neptün “Apsu’nun tacını çekip atmosferden oluşan pelerinini çıkardı “. Apsu yenilmişti.Mummu artık ortalarda dolaşmıyor “yakalanmış ve arkada bırakılmıştı” , efendisinin yanında cansız bir gezegendi artık.

Güneşi yaratıcılığından eden , yani ek gezegenler oluşturmak için daha fazla enerji ve madde yayma sürecini durduran tanrılar, güneş sistemine yeni bir barış getirmişlerdi.Zafer, Apsu ‘nun anlamını ve konumunu değiştirerek dahada vurgulandı.Herhangi bir ek gezegen artık sadece artık sadece yeni Apsu ‘dan , yani “ derinden” en dıştaki gezegenin baktığı baktığı dış uzaydan gelebilirdi.

Göksel barış bir kez daha bozulana kadar geçen süre destanda söylenmiyor.Fakat küçük bir duraklamadan sonra 3. Perde açılıyor.

8
Eki

Din ve Bilim Ayetlerinde İnsan Muamması

   Yazan: akhenaton   Kategori genel

İnsanın kökleriyle ilgili sırlar günümüz karşıt iki düşüncesine göre hala bir muammadır.Gerek Bilim dünyası gerekse din otoriteleri çizgilerinden asla vazgeçmemektedirler.

Gerek Bilim cephesinden öne sürülen düşünceler gerekse din cephesinden insanoğlunun geçmişine yönelik öbe sürülen düşünceler bu kavganın dünya döndükçe süreceğinin göstergesidir.Sebebi ise iki karşıt düşüncenin de doğruyu göstermediğidir. İki yanlıştan bir doğru çıkmaz.

Bilim dalı olarak arkeoloji’nin kökeni 200 yıl öncesine dayanır. Elde edilen bilgiler ağırlıklı olarak dinsel anlatımlar doğrultusunda bir köken yaratmak ve insanlığa bilimsel bir görünüş kazandırılmak istenmiştir.

Gerek insanın kökeniyle ilgili dinsel anlatımlar, gerekse kurumsal sistemle yönetilen bilim mekanizmalarının, insanın kökleriyle ilgili anlatımlarında hiç bir fark bulunmaz. İki karşıt düşünce derinlikli okunursa aslında aynı anlatım olduğu açıkça ortaya çıkar. Bir görüş aynı tarihsel sürece farklı bir başlangıç diğer karşıtı ise aynı tarihsel sürece farklı bir başlangıç koyar. İki düşüncenin de ortak noktası, tüm yaşamın “dünya üzerinde” oluştuğu, dünya dışı tüm olguların şiddetle karşı çıkıldığı ve bunu dile getirenlerin gerek din, gerekse bilim mekanizmalarında aforoz edildiği gerçeğidir.

Semavi dinlerde İnsanın yaşı ;

Yahudilere Göre __________________________________________________ ________
Olaylar.(DünYa Tarihi)……..Ussher’e göre tarih…….Hales’e göre Tarih
__________________________________________________ _______
Yaratılış……………………………….4004… ……………………..5411
Nuh’un doğumu……………………..2948…………………………3755
Tufan…………………………………..2348…………………………3155
İbrahimin doğumu…………………..1996…………………………2153
Yakup’un doğumu…………………..1836………………………….1993
Yusuf Köle olarak satılması………1728………………………….1885
Yusufun vezirliği……………………1715………………………….1872
Yusuf’un ölümü……………………..1635………………………….1792

Görüldüğü üzere yaratılış teorisi hiçbir bulgu ile uyuşmadığından doğrudan üstünü çizebilirz. İbrahimi dinlerde insanın yaşı max.5500 yıllıktır.

Yaratılış ve insanın yaşı ile müslüman dünyasında dolanan hadislere bakarsak ;

Peygamberimiz “Ben insanlığın ikindi vaktinde geldim.” buyuruyor. Diğer bir hadisinde ise “Benim ümmetimin ömrü 1500 seneyi pek geçmeyecek.” buyurmuş. Günün dörtte ya da beşte biri olan ikindiden akşama kadar ki vakti 1500 yıl kabul ettiğimizde, insanlığın ömrünün 6000 - 7500 yıl arasında olduğu ortaya çıkar. Diğer bir meşhur hadis rivayetinde ise bu açıkça ortaya konmuştur: “Adem’den kıyamete kadar insanlığın ömrü yedi bin senedir.” Görüldüğü gibi bu üç hadis birbirini teyit etmekte ve tamamlamaktadır. Muhbir-i Sadık olan Peygamberimizin (s.a.v.) ahirzamanla ilgili verdiği haberler bir bir çıkmaktadır.(1)


Bilimsel disiplinlerde her hangi bir bulgunun akademik düzeyde kabul edilebilmesi için, oldukça uzun sürelerin geçmesi gerekmektedir. Kanıtınız somut olsa dahi, bilim otoritelerinin süzgecinden geçmeyen hiçbir somut bilgi, bilimsel olarak adlandırılmaz.

Bilim çevrelerinde süzgeçten en ağır şekilde geçen bulgulardan bir tanesi de Amerika kıtasıdır. Diğerleri ise Hindistan, Çin ve Türk kalıntılarıdır. Özellikle görünmek istenmez.

Eski dünyadan Amerika kıtasına ilk seferler X. yy’ da kuzey Avrupalı denizciler tarafından yapıldığı şüphe götürmez bir gerçekliktir. Bu seferlerin gönüllü lideri ise İrlandalı rahip Brendanın üstlendiği de genel ve kabul görmüş teoriler arasında yerini alır. Amerika yerlilerinin kültürlerinde iz bırakmayan bu seferler kuzeydoğu da dar bir bölge ile sınırlıdır. Fakat kuşkucu ve bağımsız bilim adamları bunun ilk tanışıklık olduğu konusunda emin değillerdir. Çünkü orta Amerika’da elde edilen arkeolojik kalıntılar, bağımsız düşünenler için kafa karıştırıcı bir dizi sorunlarını da beraberinde getirmiştir.

Konuyla ilgili G.Messadie, Orta Amerika kültüründe Yoğun Afrika izleri taşıyan, “La Venta” kültüründeki “Olmek Heykelleri” üzerinden ve Okyanusya yerlileriyle orta Amerika yerlilerinin kültürleri arasındaki benzerlikten yola çıkarak bölgenin Okyanusya Afrika’dan insanların ziyaretine uğramış olduğunu muhteşem eserinde ortaya koyarak mevcut ortodoksin bilimin tüm tezlerini kumdan kale gibi yıkar.

Aynı şekilde, 1976 yılında, Venezüella’da yüzlerce Roma parası bulunmuştur. Bu paraların en yakın tarihlisi İ.S.IV yüzyılına kadar gitmektedir. Meksika ve Veracruz eyaletindeki bir mezarda Romalılara ait Venüs h

Bu ve bir dizi bulgular insanlık tarihi için kronoloji hazırlayan bilim dünyası için ciddi rahatsızlıklar ortaya çıkarmıştır.

Bu gelişmelerin ışında Bağımsız kuşkucu bilim, ortodoksin kurumsal üniversitelerin insanlık tarihi anlatımlarını reddederek saf gerçeği aramaya koyulmuşlardır.

Olmek , Maya , Toltek ve İnkaların topraklarında mevcut bilimin insanoğluna dayattığı tarihten daha önce karşılaşma yaşanmış mıdır?

Varsayımlar doğrultusunda, “Roma paraları” ve “Venüs heykelinin” sürekli yağmalama yapan deniz korsanlarının yaptığı düşünülebilir. Bu ilk bakışta ortodoksin bilim dünyası taraftarlarınca oldukça rahatlatıcı bir söylem olarak karşılanır. Fakat kazı çalışmalarıyla ilgili detaylı bilgi alındığı zaman ortaya çıkan manzara, Roma heykel başının 12.yy ait bir “Aztek” mezarında bulunmuş olmasıdır.

Konuyla ilgili varsayımlarımızı masaya koyarsak;

Yine bir korsanın bunu getirdiğini ve saklamak için bu mezarı seçtiğini ve oradan çıkaracak fırsatı olmadığını düşünelim.

Oldukça zorlama olan bu düşünce ile mevcut tarih ahlayışını bozmadan bu olayı açıklayabiliriz. Fakat diğer bulgularla yan yana koyunca bu açıklama bilimsel kuşkuculuğa şüphe düşürerek, bilimin mevcut düzeni korumak için kullanılan bir araç olduğu ortaya çıkar.

Neden mi?

Bulunan kalıntılar sadece Roma heykeli değildir. İ.Ö. 12 yy kalma bakır Çin paralarını bilimin saklayabilme şansı yoktur, çünkü kamuoyu tarafından kazı çalışmalarının sonuçları bilinmektedir. Fatihlerin orta ve güney Amerika’yı yağmaladıkları dönemde Avrupalıların Çin kültürü ile temasları oldukça tazedir. Çin imparatorluğu oldukça güçlü olup paralarını batılı sömürgecilere kaptıracak zayıflıkta olduğunu söylemek oldukça basit bir söylemdir. Böyle bir hırsızlığa göz yumsak bile bu paraların okyanusun diğer tarafında Kolombiya taşınmasını ve orada gizlice gömülmesini, mantık sınırları içinde kimse açıklayamaz.

Yenidünyadaki bu arkeolojik sorunlar sadece İ.Ö. 1200 dolaylarıyla sınırlı kalmaz, Kıtanın “asıl sorunu” insanlığın bu kıtadaki ilk çıkışında yatar.

Bilim dünyası bu kıtadaki ilk insan varlığını İ.Ö 12.000 dolaylarında, buzul çağı bitiminde düşünür. Bu büyük ve uzun bir göçe bağlı bir teoridir. Asyalı Mongoloid ırk, bering boğazını geçerek Amerika’ya ulaşmış, kıta sahasına ulaştığı zaman ayrı kollara dağılarak içlere doğru ilerlemiştir.

Amerika kıtasındaki insanoğlunun varlığına ilişkin teori, bağımsız kuşkucu bilim adamlarınca oldukça komik ve alt yapısı olmayan, tamamen bir masalın, bilim yuvaları denen üniversiteler tarafından insanlığa empoze edildiği bir yaklaşımdan öteye geçemez.

Bu teorinin doğruluğunu kabul etsek bile; göçlerin kuzeyden güneye doğru yavaş bir seyir izlediğini dikkate alarak, ilk yerleşim birimlerinin Amerika’nın kuzeyinde başlaması ve bin yıllar içerisinde ilkin Meksika ardındansa “And dağları” dolaylarına indiğini düşünmek, teorinin kendi içerisinde doğruluğu açısından şüphe göstermeyecek yaklaşımdır.

Bu yaklaşım içerisinde bilgi birikimi ilkin kuzeyde kalmalı ve oradan dağılım göstermelidir. Meksika, Peru, Bolivya’ya gidenler bu yarışta mantık olarak evrim süreci içerisinde geri kalmak zorundadır.

Fakat elde edilen tüm bulgular, gerek arkeolojik olarak gerekse antropolojik olarak Bering geçişiyle ilgili tüm Evrimci yaklaşımları yanlışlar.

Amerika’ya ilk vardıklarında bile bizon ve ayı avlayan, çadırlarda yaşayan topluluklar, topraklarını güneye inenlerden daha önce seçmelerine karşın mevsimsel göçebelik ilkesine göre yaşamakta iken MEKSİKA platosuna inenlerin görkemli taş yapılar yapması, basitte olsa tarıma dayalı kendi ekonomilerini, şaşırtıcı hassaslıkta kendi takvimlerini ve bugün dahi kullanılan 60’lı sayı sistemini bulmalarını, bilim dünyasının bugün yeni ulaştığı astronomi bilgisini bırakın, her hangi bir bilim adamı açıklama getirebilsin, kuzeyli akrabalarına fark atmışlardır.

Süreç içerisinde görkemli taş yapılar yapan, sayı ve matematiği kullanan sıfırı bilen, modern bilimin bugün yeni ulaştığı astroloji bilgisine sahip bu insanlar için, ortodoksin bilim evrim süreci bozulmasın diye tekerleği bulamamışlardı gibi, oldukça komik eleştiriler getirir.

Bu gelişmeler ışığında Bering Göçünü savunabilmek için ortadoksin bilimin elinde bir tek dayanak kalır.

Bu savunma ise; Kızılderililerle Asyalılar arasındaki, etnik ve kültürel benzerliktir.Bering göçünün artık tek savunma noktası Kızılderililer ve Asyalılar arasındaki “ŞAMAN” benzerliğidir.

Arkeoloji ve Antropoloji cephesinde bu tezi çürütecek bulgular 20 yy. sonlarında ortodoksin bilim tarafından artık saklanamayacak düzeyde artmıştır.

İlk önce Niede Guidon ve Georgette Delibrias’ın 1986 yılında brezilyada yaptıkları araştırmalar ile Ortodoksin Teori sallanmaya başlamıştır.2 araştırmacının bulgularına göre Amerika kıtasında insanın yaşı 35.000 yılı öncesine kadar gitmektedir.

Bilim rahiplerince yönetilen, üniversite oligarşisi başlangıçta bu tezlere oldukça sert tepki vermiştir. Ne vardi yapılan Karbon–14 testleri tezleri doğrulayınca oligarşik bilimin söyleyecek fazla bir şeyi kalmamıştır.

Ardından kıtada yapılan araştırmalarda Amerika’da insan varlığını 70.000 yıl önceye, Wisconsin buzul dönemine dayandıran sonuçlar ortaya çıkmıştır.

Cro-Magnan adamın yaşının 35.000 yıl olduğuna göre, Wiskonsinde 70.000 yıl önce yaşayan bu insan ırkı kimdir. ?

Wiskonsin kalıntıları ile Bering “ Göçü teorisi “ kumdan kale gibi yıkılmıştır.

Bir Neanderthal göçü gibi radikal bir yaklaşım düşünülebilir miydi?

Eğer, Bering geçişini doğru saysak bile; Beringten gelen Asyalılar Kuzey Amerika yerlilerini oluşturuyorsa, Orta ve Güneyde yaşayan kimlerdir. ?

Daha bundan 10 yıl öncesine kadar And dağlarındaki inka varlığının köklerini İ.Ö 1200 dolaylarına rastladığı söylenen “Chavin de Huantar “ kültürüyle başlatılıyordu.

Fakat İnka inanışlarında İ.Ö 3000 yılları söylemleri, teorinin bozulacağını düşünen bilim ortodoksini tarafından her zamanki gibi MİT-oloji olarak hasıraltı edilmiştir.

Tüm bu insanoğlundan saklanan ve hasır altı edilen bilgiler karşısında, 2001 yılında Ruth Shady ‘nin Caralda ortaya çıkardığı Görkemli Kent, İknaların iddialarını doğrulamaktadır. Benzeri biçimde, “La Venta kültüründe” , La Venta’da bulunan Afrika izleri; aslan ve fil kabartmaları, telaşa kapılan Bilim Adamları tarafından Gözlerden kaçırılmaya çalışılsa da Bağımsız Bilim adamlarının kayıtlarına çoktan girmiştir.

Mevcut ordodoksin düşünce yapısının sıkı savunucusu, ateistlerin elinden düşürmediği; Gordon Childe’ın “İnsan Kendini Yaratır“ kitabına bir göz atmakta fayda var.

Ona göre uygarlığın gelişiminde yaygın olarak kullanılan “neolitik uygarlık söylemi” yanlış olduğu, insanlık tarihi boyunca elde edilen kazanımların çok yavaş ilerlemeler sonucunda ortaya çıktığını, ancak bu sürecin neolitik devrim sonrasında hızlandığını söyler.

İ.Ö 6.000–3.000 yılları arasında insan ata ve yele gem vurmasını öğrenmiş, sabanı, tekerleği, kayığı bulmuştur. Maden filizlerini keşfetmiş, güneş takvimi oluşturmuştur. Kentsel yaşamın tüm bu özellikleri Galileo’ya dek hiçbir zaman bu denli hızlı olmamıştır.


Bu yaklaşımlar ve anlatılar, eski dünyaya dair bir portredir, yenidünyaya ait bir portre ortada bulunmaz. Childe’ın bu yaklaşımı oldukça tipik bir söylemdir.

Orta Amerika kıtasına baktığımız zaman Childe’ın yaklaşımlarıyla ilgili hiçbir paralellik bulunmaz. Olmekler ve Mayalar saban kullanmamışlardır. Madencilikle ilgili olarak hiçbir ize rastlanmaz, atın evcilleştirilmesi bir yana izi bile bulunmaz. Tekerlek icat edilmemiş, yelkenli tekne yapılmamıştır.

Tüm bu bulgulara rağmen Childe’ın Yakındoğu için sıraladığı yaklaşım ve gelişim dizisinde son evre yazı, sayı ve ölçü birimleridir. Childe’ın bu ortodoksin bilim anlayışı Amerika kıtası ile kesinlikle uyuşmamaktadır.

Eğer, Ortodoksin Bilim doğru ise; 3000 yıllık bir süreç içerisinde oluşan bilgi birimi sonucunda sayı ve ölçü sistemi için gerekli ise ve daha sonrasında Galileo’ya kadar yavaş bir seyir izlediyse Orta Amerika Halklarına gelişim için oldukça avans verilmesi gerekmektedir.

Fakat Ortodoksin

(Üniversite Bilimi)

, teorilerini değiştirmemek için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Durum böyleyken Amerika Kıtasında ilk insanın varlığı Cro-Magnan öncesi varlığının tespiti , Ortodoksin bilim için tahammül edilemez bilgi demekti.

Ortodoksin Bilim Yuvalarında Çok merkezli Darwin Teorisine , Bilim adamlarımız sıkı sıkıya sarılmışken tüm bu bulgular sonucunda karmaşıklık yaşanırken,

Ocak 1987 de Allan Wilson ve Kalifornia Üniv. , Berkeley’den Meslektaşı “Rebecca Cann” ve “Mark Stoneking” , NATURE dergisinde “Mitokondriyal DNA ve İnsanın evrimi” isimli bir makale yayımlarlar.

Bu biyokimyacılara göre insanın yaşı 200.000 bin yıl önce Afrika’da yaşamış bir dişi bireye kadar izlenir. Bu yaklaşım Eski Ahit’e bir gönderme olarak bilim dünyasında “Mitekondriyal Havva” olarak adlandırılan yeni bir teorinin çekirdeğini oluşturur.

Yalnızca anatomik anlamda değil, davranışsal olaraktan insanın geçmişini izlemeye çalışır. Çok merkezli teoriye karşın insanın yaşını daha geriye attığı için üstün duruma geçer. Çok merkezli teori; farklı coğrafi bölgelerde aynı zamanda evrimi savunan teori arkeolojik bulgular ile artık çökmüştür. Çok merkezli Teoride insanın yaşı 35.000, tek merkezli havada 196.000 bil yıla çıkarılmıştır.

Dinler karşısında 1987 yılına kadar kesin doğru olarak insanoğluna servis edilen “Darwin Teorisi” artık yoktur. Onun yerine “Havva Teorisi” gelmiştir.

Fakat gerek “Darwin Teorisinin” gerekse “Havva Teorisinin” çok önemli handikabı vardır ki, Oda Amerika’dır. Çok merkezli evrim teorisi, yani dünyanın farklı bölgelerinde eş zamanlı ya da birbirine yakın zamanlarda gerçekleşen bir evrimi savunan yaklaşım bulunan tüm bulgular ışığında geçerliliğini yitirmiştir. Çok merkezli evrim teorisinin çökmesiyle, yerine ikame ettirilen “mtaDNA”, çok merkezliye göre daha sağlam temellidir fakat;

Hepimizin ortak atası Afrikalı Havva’nın varlığı söz konudur. Fakat havanın çocuklarının dünyaya dağılışındaki farklı görüşler, Asya ile Avrupa kıtasına bağlantı kuramaz. Olası göç yolları üzerinde sadece fikir yürütür ve Amerika hep dışta kalır ki, taki Bering’e gelene kadar.

Bu teori aynı zamanda, bugünkü insanın belirleyici kabul edilen özelliklerini, yani kas ve iskelet yapısını dikkate almaktan öteye geçemez. Dolayısıyla farklı ırkların ortaya çıkışını asla açıklayamaz. Yapılan tüm yorumlamalar bilimsellikten uzak nesnel fikirlerdir.

DNA sarmalının çabuk bozulabilir olması ve geriye doğru gidildikçe elle tutulur bilgilere ulaşmanın zorluğu , “Neanderthal” ve “Cro-Magnon”’un ortaya çıkışından sonra bile dünya kaç kez doğal afetlerle karşılaşmıştır. Durum böyleyken DNA sarmalına dayanarak insanı geriye doğru izlemek sadece din kitaplarındaki hikâyelerden öteye gidemez.

Bunca değişik farklı insan ırkının hangi evrim koşulları altında farklılaştığı konusunda yanıt vermek bu düşünce savunucularının pek işine gelmez. Aynı zamanda bu ortak ataların dünya üzerine dağılmalarını antropoloji cephesiyle incelerken La Venta’da Olmek başları, Chichen Itza’da fil ve aslan kabartmaları, orta ve güneydeki roma heykelleri kolombiyadaki çin paraları ve insan türüne ait forillerin 70.000 yıl önceye dayanması pastanın üstüne krema olur.

Temel antropolojik teoriye göre Amerika kıtalarına son buzul çağının bitimine doğru İ.Ö 12.000 dolaylarında Bering boğazı aracılığı ile Asyadan göçler olmuştur. Bu teori amerikanın değişik bölgelerindeki yerliler ile Asyalıların etnik akrabalıklarını açıklamada yardımcı olur.

Fakat?

Afrikalı ve Avrupalıların Meksika’ya bir biçimde göç etmesi Bering teorisi dışında bırakılır. Ve hiçbir açıklama getirilemez. Konuyla ilgili olarak Ortodoks arkeoloji bu varlığı ya görmezden gelir yada yaşlılıktan unutkanlığı üzerindedir ve unutur.

Bu bilgiler ışığında ortodoksin bilim, kendince bilimsel bir yöntem keşfeder ve orta amerikadaki Afrikalı izlerini taşıyan bu hayvanları müzenin deposuna kaldırdı.

Olmek Muamması mevcut düzenin ve gerek dinler gerekse ortodoksin beyni uyuşuk bilimin önünde demoklesin kılıcı gibi durmaktaydı ve en kötüsü de bu uygarlığın gelişim evresini tespit edemiyorlardı.

Elle tutulur bilgi üretemeyen bilim ordodoksini, maya ve aztek ‘lilere ait bilgileri çözümledikçe engin astronomi bilgilerinin ve ve takvim bilgilerinin olmek kaynaklı olduğuna ilişkin veriler arttıkça muamma dahada güçlenmektedir. Arkeolog M.Stirling tarafından bulunan Mayalara ait hesaplama cetvelinin atasının olmeklar olduğu ortaya çıkmıştır.

Orta Amerika’da bilinen en eski uygarlık La venta kültürüne aittir. Efsanevi Olmeklerle iç içe düşünülen bu kültür, bilinmeyen şekilde ortaya çıkar ve bilinmeyen şekilde birden kaybolur. Meksika uygarlığının ana damarıdır. Bu insanların oluşturduğu kültür, doğu Asyalılar ve Afrikalı izler taşıdığı yavaş yavaş su yüzüne çıkmaktadır.

Amerika kıtasındaki sorunlar asla bitmez ve bilim hikâye anlatımından başka bir şey yapmaz.

Bering geçişini doğru saysak bileki, Sapiens’in evrim sürecinden önce Amerika’da insan fosilleri bulunmuştur,

Beringten gelen Asyalılar kuzeyli kabilelerin atalarıysa, orta ve güneyin ataları kimlerdir?

Amerika kıtasındaki Afrikalı ve Avrupalı izlerini kim nasıl açıklar, ?

Her iki Sapien’in Evrim teorisi de Amerika kıtasındaki insan varlığını açıklayamaz.

İ.Ö dördüncü bin yılda küçük bir Afrikalı grubun bilinmeyen bir yolu izleyerek orta Amerika’ya ulaşması nasıldır?

Bu denli erken bir zamanda Hint okyanusunu hele ki pasifiği denizcilik bilgisi ve gemisi olmadan aşmak mümkün müdür?

Bilim çevreleri tarafından doğruluğu kesin olarak tartışma dahi götüremez olarak lanse edilen mtaDNA yaklaşımı insana ait genlerin deşifre olmasıyla geçerliliği tümden kaybolmuştur.

İnsanın genetik yapısıyla ilgili sırların deşifre olmasıyla birlikte oldukça şaşırtıcı açıklamalar geldi.Bu açıklamalar doğrultusunda sapiensle ilgili marifetlerin bir grup bakteriye ait olduğu üzerine karar kılındı.

Dünya üzerindeki en muhteşem varlık insana ait gen yapısının sanıldığı gibi 100.000-140.000 arasında olmayıp yalnızca 30.000 dolayında olması kısaca bir solucandan yüzde elli fazla gene sahip olması farklı çevrelerde hayal kırıklığı yarattı.

Bu muhteşem varlığa ait genetik yapı hiçte mükemmel olmadığı şempanzeye yakınlığımızın yüzde 95 değil, yüzde 99 dolayında olduğu , fareye yakınlığı ise yüzde 70 yakınlığı olduğu insan geni , diğer omurgalılar ve omurgasızlar , bitkiler,bakteriler , dünya üzerinde yaşayan diğer varlıklarla fonksiyonel olarak farklı olmadığı ortaya çıktı.

Bu sonuçları herkes kendi trübününden değerlendirirken, gerek yaratılışcılar gerekse Darvinciler açısından duymaya tahammül edemedikleri sorularda artık su yüzüne çıkmaya başlamış oldu.

Bilim adamlarının ısrarla cevaplamaktan kaçındığı sorular ,

Eğer yaşam bir dizi kendiliğinden kimyasal tepkime yoluyla başlamış ise neden yaşamın çoklu değilde tek bir kaynağı var. ?

Dünya ilksel bir denizse niye tek genetik kod. ?

Bilim adamları genle ilgili sırları deşifre etmesiyle birlikte kendilerini oldukça zor bir puzzle içinde buldular.Science dergisinde “ Kafa karıştırıcı Buluş “ olarak adlandırılan bu puzzle ;

İnsanın genetik yapısında olan 223 genin , genetik evrim ağacında bulunması gereken evrimsel öncelleri yoktu ?

İnsan nereden geldiği belli olmayan bu genleri nereden ve kimden almıştı ?

Bakteriden omurgasıza , arkasından omurgalılara ve modern insana kadar uzanan evrimsel gelişmelerde , bu 223 gen omurgasız aşamada hiçbir biçimde yoktu.

Bilim adamları evrim süreci içerinde olmayan bu modern insana ait 223 genle ilgili olarak “ Muhtemelen bir bakteriden yatay olarak tranfer “ şeklinde bir açıklama ileri sürdüler.
Bir başka deyişle evrim sürecinde modern insan bu 223 geni aşamalı bir evrimle değil hayat ağacından dikey değil , bir bakteriden yatay olarak aldılar.

İlk bakışta bu 223 gen önemsiz görülebilir.fakat tek bir gen canlılara araında büyük farklılıklar yaratmaktadır.İnsan genomu 3 milyar dolayında nükleotidden (dünyadaki yaşamı sağlayan dört nükleik asitin baş harfleri olan A-C-T-G harfleri) oluşmuştur.
Bunların, yüzde birden biraz daha fazlası, fonksiyonel genler olarak gruplanmıştır (her gen, binlerce “harften” oluşur.) Bir insanla bir diğer insan arasındaki fark, DNA “alfabe”sindeki binlerce “harften” yalnız birisi kadardır.

İnsanla şempanze arasındaki farksa, genetik benzeşmeye göre yüzde 1 dolayındadır ve 30.000 genin yüzde biri, 300 eder.

Dahası, yalnızca DNA’nın mitokondri bölümünden kaynaklanan bazı çok önemli nörolojik enzimlerden de bu genler sorumluydular: “Havva DNA’sı”, yani insanların yalnızca anne kanalıyla aldıkları ve geriye doğru bir tek “Havva”ya dek dayanan miras. Yalnızca bu bulgu bile, şu bakteri transferi tezini şüpheyle bakılacak hale getiriyordu.
Bilim adamlarının üstü kapalı ve insanı insan yapan bu çok önemli genleri yatay bir taransferle bir bakteriden aldığını söylemesinden sonra ;

Steven Scherer , (Baylor Tıp fakültesindeki insan genomu sıralama direktörü ) NATURE dergisine verdiği demeçte ;

Yatay olarak transfer edildiğini ve kaynağının bakteriler olduğunu söyleyen biz değiliz dediği röportajında ,

Ayrıntılı bir araştırmayı yöneten Public Consortium ekibi 113 genin (bu 223 gen içinden) omurgasızlarda bile görünmemekle birlikte bakterilerde çok yaygın olduğunu buldu. Bu muamma genlerin açığa çıkardığı proteinlerin analizi gösterdi ki, saptanabilen 35 taneden yalnızca 10 kadarı omurgalılarda (balıktan ineğe dek yayılan geniş bir yelpazede) görülebiliyordu. Bu 35′in 25 tanesiyse, yalnızca insana özgüydü. “Transferin bakteriden mi insana, insandan mı bakteriye doğru olduğu çok açık değil” diyor.

Washington Üniversitesi‘nin Genom Sıralama Merkezi’nin yardımcı direktörü Robert Waterson, Science dergisine yaptığı açıklamada ;

İyi ama, eğer insan bu genleri bakteriye verdiyse, o bunları nereden aldı?

Sonuç : Her ne kadar son iki kitabında duygusallığın verdiği etki ile hata yapsada Sitchin gelmiş geçmiş en büyük araştırmacıdır, gerisi hikaye.