Kasım, 2008 için Arşiv

20
Kas

In God We Trust - 2

   Yazan: akhenaton   Kategori genel

1913 yılında kongre üyesi Lindbergh Amerikayı şöyle uyarmıştır ;

“ Federal Rezerv Sistemi , dünya üzerindeki en devasa trösttür, para gücünün yarattığı görünmez bir hükümet yasallaşacaktır. “

Tröst dünya üzerinde eflasyon istediğinde eflasyon, deflasyon istediğinde deflasyon yaratabilecektir.Şu andan itibaren , ekonomik bunalım dönemleri küresel elitlerin eliyle bilimsel olarak yaratılacaktır.

Adında “ Federal “ kelimesi geçmesine karşın , FED Amerika Birleşik Devlatlerinin bir parçası değildir.Özel hissedarların sahibi olduğu üye bankaların oluşturduğu özel bir organizasyondur.İlk başkanı ise Morgan bankacısı Benjamin Strong ,yönetim kurulu başkanı ise Paul Warburg ‘dan başkası değildir.

Eustace Mullins 1983’te yayınladığı The Secrets of the Federal Reserve (Federal Rezervenin Sırları) adlı kitabında , Fed ve üye bankaların soy ağacını çıkardığında ortaya çıkan manzara, Rothschild,Morgan,Rockefeller,Warburg ailelerinden başkası değildir.FED sisteminin ana bankası , her türlü bono alışverişini sağlayan New York Federal Rezerv bankası , 19.752.655 hisseye sahiptir ve Chemical Bank ve Citibank yüzde 52 hisse oranı ile yönetimde en büyük söz sahibidir.

Federal Rezerv Bank’ın hükümete verdiği her borç için bono alır ve her bono için devlet vatandaşına yeni vergi çıkararak halk bir nevi demokrasi adı altında kölelik düzeni ile yönetilmektedir.Süreç içinde gerek cumhuriyetçilerin gerekse demokratların aynı mekanizma içinden çıkartılarak, devlet politikalarında aşırı harcama politikalarını seçmeleri raslantı değildir.

1963 yılında Federal Rezerv Bank, yayın organında görev tanımı içerisinde ; “ekonomik gelişimi sağlayacak ,doların değerinin sabitlecek ve uluslar arası ödemelerde denge kuracak para ve kredi akışı oluşturmaktadır. “ söylemi yapar.Fakat dünya ekonomik tarihçesine bakıldığı zaman FED’in tarih sahnesinde eflasyon ve bunalımdan başka bir sistem üretmediği ve halkı sürekli borçlandırdığından başka bir model görünmez.Halka söylenen ile eylemler birbirinden tamamen terstir.

Para oyunlarında diğer bir kandırmaca vadesiz hesaplardır.Bugün bu hesaplar hızla kredi kartı hesaplarıyla değiştirilmektedir.Bir kişi bankaya vadesiz mevduat olarak yatırdığı 50 doları istediği an çekebilecektir.Dolayısıyla bu 50 dolar bankanın borç hanesine yazılmalıdır.fakat banka vadesiz mevduat olarak yatırılan 50 doları başkasına borç olarak vermekte hem borç hemde alacakta görünerek para değersiz hale getirilerek banka borç verdiği kişilerden menfaat sağlamaktadır.Vadesiz mevduatta para yatıran kişiye uygulanan ödünç verme faizi yoktur.

Bankacılık sistemine getirdiği eleştiriler ile iflasın eşiğine kadar getirilen Henry Ford , kendi çıkardığı dergisinde “ Halkın bankacılık ve para sistemini anlamaması iyi bir şey , çünkü anlasalardı yarın gün doğmadan devrim olurdu “ diyerek ironik olarak eleştirmiştir.

Bu uluslar arası tefecilik sistemi devletlere kredi vererek onlarıda köleleştirerek para kazanmaktadırlar.Parayı modern dünyanın karşı konulamaz dini haline getirerek ekonomilerde reel üretim olgusunu yok etmişlerdir.En büyük ekonomik değişkenin Para olduğu söylemi sadece bir inançtır.

1930 larda altın rezervlerinden bağısız kağıt parçaları haline gelmesinden önce her doların bir reel karşılığı olmakla birlikte, bu sistemin kaldırılması ile para sadece değersiz bir kağıt parçasıdır ve maliyeti sadece mürekkeptir.Moder dünyanın Banka rahipleri bir kült yaratarak değersiz kağıt parçalarından para kazanmanın yolunu keşfetmiş tüm dünyayı esaretleri altına almışlardır.Piyasalarda emisyon miktarı arttıkça paranın değeri düşecek sürekli yeni paraya ihtiyaç duyulacak ve parayı basıp devletlere borç verenler sürekli kazanacaktır.1930 ların amerikasında para arzı oldukça azdır ve belirli bir değere sahiptir.Mal ve hizmet fiyatları paranın değerine bağlı olarak düşüktür.

Sipariş aydınlar ve felsefelerle globalleştirilen dünya üzerinde amerikan merkezli bankacılık sisteminin sürekli tüketim ve emisyon artışları ile paranın değerini düşürerek ekonomide bilimsel olarak kısır döngü yaratmışlar ve sürekli yeni paraya muhtaç devletler ve bireyler ile servetlerine servet katmaktadırlar.

Sonuç olarak reel ekonomiler yerine yaratılan paçavra ekonomileri doğmuş ve her şartta kazanan kesim belli olmuştur.

Krizmi ?

Odana ne.

19
Kas

In God We Trust - 1

   Yazan: akhenaton   Kategori genel

Modern dünyanın yakıtı para gerçek anlamda değersiz bir kağıt parçasından başka bir şey değildir.Fakat dünya düzeninin son dinidir..Paranın ve bankacılığın püf noktaları, bir dinin kült sistemi ne benzetilebilir.Ama para kültürünün mekanizmasını sadece ondan kar edenler anlayabilir.

Amerikada para kontrolü, merkez bankası sistemi bankacıların elindedir.Ve bu modern dünyanın çağdaş mitleriyle çelişki içindedir.
İnsanoğlunun nüfusunun artması ve kendi aralarında ekonomik işlevlerin gelişmesiyle para denilen değişim aracı keşfedilmiştir.İlkin değerli metaller kullanılmış daha sonra değerli metallere bağımlı kağıtlar ve en sonunda karşılıksız kağıtlar halini almıştır.Kağıt para sisteminin kurulmasıyla birlikte tarih sahnesinde olagan dışı olaylar gerçekleşmiş ve bu olaylara sebebiyet veren olaylar Mit’ leştirilerek insanoğlunun beynine kazınmıştır.Sistemin icadı ile meydana gelen en büyük olaylardan bir kaçı, 1 ve 2 dünya savaşı, Bolşevik ihtilali gibi olagan dışı gelişmeleri sayabiliriz.Bu olayların gerçekliğini arayan kişilerin bakması gereken tek yer Bankacılık sistemidir.

Ismarlama Felsefe ve Düşünceler ile Küreselleştirilen Dünya üzerinde paraya yön veren FED ; yeni dünya düzeninde, ulus devletlerin birinci dünya savaşı sonrasında yıkılmasıyla birlikte (Altına dayalı değişimin sonu), Bretton Woods anlaşması ile tüm dünyanın parası dolara bağlanmış , daha sonra IMF ve Gatt türevi yapılanmalar ile dünya bugün demokrasi adı verilen ve her yüze uyan maske ile kontrol edilebilir bir istikrar/istikrarsızlık biçimi ile küresel oyuncuların oyun alanı haline gelmiştir.

Paranın gelişimine şöyle bir bakarsak , ilk amerikan kolonicileri az miktarda para basarlar ama bu bile giderek zenginleşmeye yetmiyordu.Bnejamin Franklin bunu şöyle açıklar,Koloni lerde kendi paramızı basıyoruz, buna Koloni parası deniyor.ürünleri üreticilerden tüketicilere kolayca geçirmek için endüstri ve ticaretin taleplerini karşılayacak oranda basıyoruz.bunu yap arak satınalma gücünü kontrol altında tutuyoruz ve kimseye bir şey ödemekle ilgilenmiyoruz.

İngiliz parlementosu 1764 yılında para akdini yürürlüğe koyarak bu koloninin zenginleşme sinin önüne geçer ve para basmasını engeller.İngiltereden gelen para kullanılacaktır artık.Ar tan yoğun işsizlik ve buhran amerikan devriminin alt yapısını oluşturur.
Profesyonel bankacılar tarafından ortaya atılan bir merkez bankası fikri, Birleşik devlet-lerin kuruluşundan beri tartışmalı bir konudur.Bu tartışma Thomas jefferson ve Alexander hamilton ın tartışmalarında bile görülür.

Hamilton güçlü bir sistem ve zengin elit tarafından yönetilen bir merkez bankası fikrine inanır.Ona göre zenginin çıkarlarıyla devletin çıkarları uyuşmazsa toplum ayakta kalamaz. Ha milton elit kesimi destekleyen ilk federalciler isimli ilk politik partisini kurar.Bir çok kesim ta rafından bankacıların maşası olarak adlandırılan Hamilton, aşırı olmadığı sürece ulusal bir borç daima işimize yarar diyerek tüm düşüncesini yansıtmıştır. Kuzey Amerika bankası daha yasası bile çıkartılmadan 1781 yılında kurulur.Kurucusu kıta kongre üyesi Robert Morristir. Morris bu bankayı İngiliz merkez bankasına dönüştürmek için çok uğraşır.Temelsiz para basımı yüzünden enflasyon ve her yana yayılmış olan dolandırıcılar yüzünden sadece 3 yıl a yakta kalabildi.Daha önce morrisin yardımcısı olan hamilton hazine bakanı olur ve 1791 de yine bir merkez bankası kurma girişiminde bulunur.Ama jefferson ve arkadaşları bu hamleyi ustalıkla karşıladılar.Jefferson AVRUPA merkezbankası tarihini inceleyerek, bir merkez ban kasının nasıl kısa sürede milletin efendisi olduğunu gözlemler.Ona göre “Avrupadaki bir çok ülke denedi fakat aynı amaçla bir çok farlı yolda yürüdüler ama hiçbiri sonuç vermedi.Ama bizler hala bankacılık hayalleri kurarak hiçbirşey üretmeyen paranın her şeye sahip olabilece ğini dikte ettirmek istiyoruz “ 1816 yılında John Taylora yazdığı mektupta “ banka kurumları nın, karşımızda dikilen bir ordudan daha tehlikeli olduğuna içtenlikle inandığını ve gelecek ku şaklar tarafından ödenecek harcama prensibinin, geleceğe yönelik büyük bir dolandırıcılık ol duğunu düşündüğünü yazar.Ona göre para basma gücü bankalardan alınarak halka verilmelidir.
Jefferson bir merkez bankası fikrinin anayasaya aykırı olduğunu düşünür.Ona göre anaya sadaki güç, gücünü aldığı halkı koruma yönündedir.Tüm güçler halka aittir.Kongrenin yetki leri dışında dım atmak tanımı olmayan sınırsız bir güç alanını kontrol altına geçirmek demek tir.Jefferson taraftarları o dönem Cumhuriyetçi partiyi kurmuşlardır.Jeffersın bankacılıktan pa ra kazanmaya tiksintiyle bakan tek kişi değildir.John Adams, 1811 yılında “daima nefret etti ğim ve tiksindiğim bankacılık sisteminden daima tiksineceğim ve nefret edeceğim bu hayatı mın sonuna kadar böyle kalacak.Kazancı borç olan kişi tarafından sağlanan bütün bankacılık eylemleri ve bankalar bana göre ahlaksızlığın en büyük örneğidir.Bu belli bireylerin kazancı ve çıkarı için halkın vergiye bağlanması dır.”
Firs bank devletle özel sektör ortaklığı seklinde kurulan ilk bankadır.sermayesinin yüzde 20 si devlete 80 i özel sektöre aittir.Ve bunlar arasında Rothschild gibi yabancılarda vardır.
Bu banka aşırı para basarak enflasyona neden olur.Para tüccarları giderek zengin olurken or talama vatandaş sürekli yoksullaşır.1811 yılında bankanın 20 yıllık patentinin yenilemesi gel-diği zaman bu hem senato hemde beyaz saray tarafından geri çevrilir.
Ama 1812 yılındaki savaşın maliyeti ve karmaşık finansal şartlar patentin alınmasını sağlar. Bu merkez bankası 1836 yılında başkan Andrew Jackson ın patenti tekrarlamaması nedeniyle kapanır ve böylece bankalar savaşı başlar.New Orleans savaşı kahramanı olan başkan Jackson Merkez bankasının anayasaya aykırı olduğunu söyler.Bunun cumhuriyet için bir lanet olduğu nu vurgular.Para sayesinde oluşmuş bir aristokrasi, toplumun özgürlüğü üzerinde oldukça cid di bir tehlikedir.

Amerikadaki ilk suikast girişimi 1835 yılında Jackson’ı hedef alması hiç rastlantı değildir. Suikatçi avrupadaki güçlerle bağlantılı Richard Lawrence dir.Tabancası ateş almaz ve amacı na ulaşamaz.Jackson devlet sermayesini “ engerek yuvası” olarak nitelendirdiği bankadan çekmiştir.Daha sonraki araştırmalarda Lawrence’nin Rothschild ajanı olduğu ortaya çıkar.Bu sırada Merkez başkanı Nicholas Biddle da tüm ülkedeki kredileri keserek ülkede paniğe yol açarak intikamını alır.
Jackson , Biddle’ nın manevrasını devleti bankacılara imtiyazlar vermesini sağlayacak san taj yapmakla suclar ve şunları belirtir, “ Söz konusu bankanın devleti kontrol etmek için girişti ği eylemler ve bankanın ortaya çıkışında yatan ahlaksızlık, bu kurumun yada benzer diğer or ganizasyonların sürekli kılınması Amerikan halkını bekleyen yazgısını ortaya koymaktadır.”
Bir merkez bankası oluşturma fikri ve girişimleri sürekli oldu ama 1913 yılında kurulan FED yani federal rezerv sistemine kadar hiçbiri başarılı olamadı.

Bir merkez bankası yaratma fikri bu tarihten 3 yıl önce başlar FED i yaratan kişilerden biri Frank A. Vanderlip “ 1910 yılı sonlarına doğru benimde her komplocu gibi gizlilik yanlısı ve sinsi olduğum dönem vardı…Jekyll adasına yaptığımız gizli ziyaretin amacının FED kurmak olduğunu inkar edemem” demiştir.

Vanderlip daha sonra New york ulusal şehir bankasının başına geçti.Kastetmiş olduğu gizli ziyaret dünyanın en zengin dörtte birlik kesimini temsil eden J.P morgandan başkası değildi.

Bu gizli toplantıda buluşan Sinsi yedi kişi ; William Rockefeller ve Jacop Smith’ in yatırım firması Kuhn, Loeb&Company’ yi tesil eden Vanderlip,Birleşik devlerler hazine bakanı yrd.Abraham piatt Andrew, J.P.Morgan Co. Büyük ortağı Henry P.David , Morganın ağırlıkta olduğu Firs National bank New York başkanı Charles Norton,Morgan kurmaylarından Benjamin Strong, Kuhh,Loeb&Co ortağı Poul Mortiz Warbung,Rodos adası cumhuriyetçi üyesi N.W.Aldrich tir. Grup bir hafta boyunca ayrıntılar üzerinde çalışır, daha sonra alınan bu kararlar halk üzerinde bir dizi ekonomik yapay sprekülesyon ile oluşan panik ortamında ettirilecektir.

Morgan Avrupa ziyaretinden sonra ülkesine döndüğü zaman Bank New York un iflas ettiği yolunda söylenti yayar ve bu diğer bankalara sıçrar.Bu daha önce yapılan panik hareketlerinin aynısır. Daha sonra birleşik devletler başkanı olacak olan Woodrow Wilson bir önerisinde “ J.P Morgan gibi 6-7 hizmet ruhlu adamın önerilerinin kabul edilmesi gereği vurgulanır.Tabiki sağlam bir bankacılık sistemi için yakarışlar gecikmez.

Amerikan Devrimi ,1812 savaşı,1873 ve 1893 panikleri ve 1907 paniği halkı bu noktaya hazırlar.Bu çözüm , bir merkez bankasının kurulmasıdır, diye açıklar Epperson.

Daha sonra 1908 yılında para sistemini düzenlemek için Ulusal Para Komisyonu (NMC) kurulur, Komisyon başından beri sahtedir.Yaptıkları tek şey bankacılık hakkında bilinenleri kitap hali ne getirmektir.Komisyon final raporunda , Jekyll adasına giden adamların görüşlerini rapor ve yapılması gerekenler olarak sunar,Bu rapora göre birleşik devletlerde bir değil birkaç merkez bankası kurulmalı, kimse bunlar hakkında “merkez” veya banka sıfatları söylememesi, YANİ KURULACAK MERKEZ BANKASI ÖZEL OLACAK FAKAT DEVLET KURUMU GİBİ GÖRÜNECEKTİR.

Bir dizi politik manevralar ve adam satınalmalar, Rockefeller tarafından finanse edilen üniversite profesörlerinden çıkan söylemler sonucunda FED sistemi 1913 te imzalanır. Bu noel den 2 gün önce yapılarak halkın dikkati farklı yönlere çekilir.Psiko-politik saldırılar ile Kongre safdışı edilmiştir artık.

Federal Rezerv Sistemi bugün her biri ülkenin farklı yerinde iş gören on iki Federal Rezerv bankasından oluşmaktadır ama hepsi New York Merkez bankasına bağlıdır.Bu bankalar baş- kan tarafından atanmış ve senato tarafından onanmış olan hep kişiliksiz kuklalardır.Bankalar bir valiler kurulu tarafından yönetilir.FED sistemi bugün dünya çapında çok önemlidir.Finans uzamanlarınca attığı tüm adımlar yakından takip edilir.Alacağı kararlar dünya üzerinde bir anda milyonları işsiz bırakabilir, ekonomileri anında batırabilir.

Fakat asıl hikaye FED ‘ i kimin kontrol ettiğidir.

2
Kas

Yaşamın Kaynağı Uzaymı

   Yazan: akhenaton   Kategori genel

Gezegenler üzerine çalışan biliminsanları, Güneş sistemindeki bazı gezegenler ve onların uydularında eskiden sıvı halde su bulunduğunu çoktan ortaya çıkardılar. Su, tanıdığımız biçimde yaşamın temel gereksinimlerinden biri olduğu için, Dünya-dışı yaşam araştırmalarında da olmazsa olmazlardan biri. Biliminsanlarının üzerinde en çok durdukları gezegense Mars. Çünkü bu gezegenin Güneş’e uzaklığı, onun gereken ısıyı Güneş’ten alabilmesi için uygun. Ayrıca, gezegende eskiden sıvı halde su bulunduğu açıkça görülüyor. Mars’ın yanı sıra, Jüpiter’in büyük uydularından Europa’nın yüzeyini kaplayan buz katmanının altında da kilometreler derinlikte bir okyanus bulunuyor. Satürn’ün en büyük uydusu Titan, organik moleküller bakımından çok zengin. Her ne kadar burası Güneş’e çok uzak ve soğuk olsa da, en azından bir zamanlar burada yaşamın ortaya çıkması işten bile değil.

Güneş Sistemi’ndeki gezegenler arasında en zorlu koşullara sahip olanı Venüs. Ancak, geçmişte bu gezegenin durumu belki de Dünya’nınki gibiydi. Günümüzde bile gezegenin yoğun atmosferinin üst katmanları, mikropların yaşamasına olanak tanıyacak kadar ılımlı olabilir.

Peki, “başka dünyalarda” gelişmiş olabilecek mikroorganizmalar gezegenlerarası yolculuk yapabilir mi? Eskiden, belki yirmi yıl öncesine kadar, “uzay” dediğimiz gezegenlerarası ortam büyük bir engel olarak görülüyordu. Ancak, o zamandan bu yana yeryüzünde bulunan ve Mars’tan geldikleri anlaşılan çok sayıda taş, bu düşünceyi değiştirdi. Bu arada, biyologlar da yeryüzünde, çok zorlu koşullara dayanabilen mikroorganizmalar keşfettiler.

Bazı mikroorganizmaların, göktaşlarının içinde yapacakları kısa bir yolculuktan sağ salim çıkabilecekleri düşünülüyor. Şimdilik kimse, yaşamın bu yolla başka bir gezegenden geldiğini söylemese de, en azından artık bunun olanaksız olmadığı biliniyor. Üstelik, henüz yaşamın tam olarak nerede ve nasıl ortaya çıktığı, Güneş Sistemi’ndeki öteki gezegenlerde ya da başka yıldız sistemlerindeki gezegenlerde bulunup bulunmadığı bilinmiyor.

Cansızdan Canlıya

Eski düşünürler için, yaşamın cansız maddeden ortaya çıkması çok şaşırtıcı bir olaydı. Bunu bir çeşit “büyü” olarak görenler bile vardı. Günümüzden 2500 yıl önce yaşamış olan Yunanlı bilgin Anaksagoras’a göre yaşamın kaynağı evreni oluşturan çok küçük tohumlardı. Bu varsayım, oldukça gelişmiş bir biçimiyle aslında günümüzde de geçerliliğini sürdürüyor. “Yaşam, her durumda, cansız maddeden oluşmuş olmalı.”

Yaşamın kaynağını araştıran biliminsanları, ilk mikropların Dünya’da mı ortaya çıktığını, yoksa uzaydan mı geldiğini artık pek sorgulamıyorlar. İlk zamanlarında Güneş Sistemi günümüzdeki gibi sakin bir yer değildi. Yeryüzü, basit organik moleküller içeren göktaşlarının bombardımanı altındaydı. Genç Dünya’ya, canlılığa çok yaklaşmış karmaşık moleküller de bu şekilde gelmiş olabilir. Gezegenimizde uygun koşulları bulan bu moleküller evrimlerini sürdürerek birer canlıya dönüşmüş olabilirler. Yani, yaşamın kaynağı aynı anda hem yeryüzü hem de uzay olabilir.

1950’li yıllarda laboratuvar ortamında yapılan ve Dünya’daki ilkel koşulları canlandıran bir deney, bu varsayımı doğrular nitelikteydi. İlkel Dünya’da bulunan bazı basit bileşiklerden, yaşamın temelini oluşturan aminoasitler ve bazı başka moleküllerin oluşturulabileceği anlaşıldı. Bunun gibi, RNA (ribonükleik asit) gibi daha karmaşık moleküllerin de benzer şekilde oluşarak, yaşamın gelişiminde önemli rol oynadığı düşünülüyor.

Yaşamın kaynağı üzerine çalışan bazı araştırmacılar, mikroorganizmaların gezegenlerarası yolculuğa dayanabilmeleri için hangi koşulların gerektiği üzerine senaryolar üretiyorlar. Gezegenlerarası yolculukların bugünkü teknolojimizle bile zor olduğunu düşünürsek, geçmişte ilkel canlılar bunu nasıl başarmış olabilirler?

Gezegenlerarası yolculuğa çıkan mikroorganizmaların öncelikle gezegenin yüzeyinden bir şekilde fırlatılmaları gerekiyor. Gezegenin kütleçekiminden kurtulmaları için, bu etkinin epeyce güçlü olması şart. Bu da ancak bir kuyrukluyıldız ya da asteroit gibi büyükçe bir göktaşının çarpmasıyla olabilir. Nitekim, bu tür çarpışmalara ilkel Güneş Sistemi’nde çok sık rastlanıyordu. Çarpışmada gezegenin kütleçekiminden kurtulan kayaların, başka bir gezegen ya da uydusu tarafından yakalanması ve tümüyle yanmadan yüzeye ulaşması gerekiyor. Bu, gerçek dışı bir senaryo gibi görünse de, sık rastlanan bir durum.

Araştırmalara göre, her birkaç milyon yılda bir, Mars’tan kopan parçalar gezegenimize kadar ulaşıyor. Ancak, iş bununla bitmiyor. Parçaların yeryüzüne ulaşabilmesi için uzun bir yolculuk yapmaları gerekiyor. Çarpışmayı izleyen üç yıl içinde yeryüzüne ulaşan ve büyüklükleri bir yumruktan daha küçük olmayan taşların toplam sayısı 10 kadar oluyor. Daha küçük parçacıkların çok daha hızlı, büyük parçalarınsa daha yavaş ulaştıkları düşünülüyor.

Çarpışma ve atmosfere giriş bir yana, araştırmalar yaşam tohumlarının gezegenler arasında yapacakları yolculuğun daha da yıpratıcı olacağını gösteriyor. İştetaşıyıcı kayacı ilk evinden fırlatan çarpışmada, yeni evinin atmosferine girişinde ve bu ikisinin arasında geçen zamanda mikroorganizmaların başına gelebilecekler:

Çarpışma sırasında, çarpışmanın çevresindeki en büyük yıkıcı etki, çok yüksek basınç, sıcaklık ve ivme (hızlanma). laboratuarda yapılan araştırmalar, bazı bakteri türlerinin çok yüksek basınç ve ivmeye dayanabileceğini gösteriyor. Çarpışmada ortaya çıkan sıcaklıksa, kayaları, içinde bulunan mikroorganizmaları kavuracak kadar ısıtamıyor. Bunun da ötesinde, bilgisayarla yapılan canlandırmalarda gezegenin yüzeyinden kopan parçaların bir bölümünün, önemli bir basınç ve sıcaklığa maruz kalmadan gezegenlerarası boşluğa savrulduğu görülüyor.

ABD Chicago Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, atmosfere giren gezegenlerarası ortamdaki toz parçalarının, eskiden sanıldığı gibi yanmadığı ortaya çıktı. Atmosfere düşük hızla giren bu parçalar yavaşça alt katmanlara inerek yüzeye ulaşabiliyor. Buna karşın, göktaşları yerçekiminin etkisiyle hızlanarak atmosferde ilerlerken ciddi bir ısınma söz konusu oluyor. Bu nedenle de atmosferde ilerlerken yüzeyleri eriyor. Ancak bu yüksek sıcaklık, büyükçe göktaşlarının yüzeyinin altına ancak birkaç cm işleyebiliyor. Bu da göktaşının içinde bulunan mikroorganizmaların kavrulmaktan kurtulabileceği anlamına geliyor.

1996’da ünlü olan Mars taşı ALH84001, bu ününü içindeki mikroorganizma fosillerine benzeyen yapılara borçlu. (Bu taşın içindeki yapının mikroorganizma fosili olup olmadığı anlaşılamadı.) Ancak, bu taş ve benzerleri üzerinde araştırma yapan biliminsanları, taşın Mars’taki oluşumundan sonra aşırı derecede ısınmadığını saptadılar. Hatta Mars’taki çarpışma, taşların sıcaklığını 100 derecenin üzerine çıkaramamış bile. Çoğu değilse bile, yeryüzündeki bazı tek hücreli canlılar, bu sıcaklıklara direnebilecek kadar dayanıklılar.

Çarpışmadan kaynaklanan patlama ve atmosfere girişte meydana gelen zorlu koşulları aşabilecek dayanıklılıkta olmak yeterli değil. Belki bunlardan da zor olanı, gezegenlerarası ortamda yapılan uzun yolculuğa dayanmak. Burası, sadece boşluk gibi görünse de gerçekte pek de öyle değil. Burada sıcaklıklar çok aşırı değerlerde bulunabiliyor. Göktaşının Güneş’e bakan yüzüyle öteki yüzü arasında yüzlerce derece sıcaklık farkı olabiliyor. Bununla birlikte, yoğunluk da çok düşük; sıfıra yakın. Ama hepsinden daha yıkıcı olanı ışınım (radyasyon). Güneş, bol miktarda UV (morötesi) ışınımı yayıyor. Bu ışınım yeryüzünde bile, özellikle mikroorganizmalar üzerinde öldürücü etkiye sahip.

UV’den korunmak için ince bir kaya katmanı yeterli oluyor. Ancak, küçük toz parçacıklarının üzerinde bulunabilecek mikroorganizmalar için UV önemli bir tehdit oluşturuyor. UV, koruması olan mikroorganizmalar için tek başına fazla sorun olmasa da, dolaylı yoldan oluyor. UV kayalarla etkileşime girdiğinde, farklı ışınım tipleri ortaya çıkabiliyor. Bunlar ve gama ışınımı gibi yüksek enerjili ışınım türleri, yaklaşık iki metre çaplı bir göktaşının merkezine kadar ulaşabiliyor. Güneş ve yıldızlararası ortamdan gelen, elektrik yüklü parçacıklar da maddeyle etkileşime girerek canlılar için zararlı ışınımın ortaya çıkmasına neden oluyor.

Milyonlarca yıl önce Mars’tan yeryüzüne düşmüş olan bir
taşın içinde, mikroorganizma fosillerine benzer yapılar.

Sonuçta, yapılan araştırmalar, gezegenlerarası yolculuğun çoğu bakteri türü için kolay olmadığını gösteriyor. Ancak bazı türler var ki, çok dayanıklılar. 1950’lerde keşfedilen bir bakteri türü (Deinococcus radiodurans) besinleri bakterilerden arındırmada kullanılan ışınıma dayanabiliyor. Bu bakteri öyle dayanıklı ki, nükleer reaktörün içinde bile çoğalabiliyor.

Işınımın mikroorganizmalar üzerinde yarattığı en önemli yıkım, genetik kodlarını taşıyan DNA’larının parçalanması.D. radiodurans, ışınımı önemli ölçüde engelleyen hücre duvarının yanı sıra, DNA’sını tamir edebilme yeteneğine de sahip. Benzer özelliklere sahip bakteriler, aşırı ısı etkisi altında kalmadıkları sürece, gezegenlerarası ortamdaki ışınıma dayanabilirler.

Canlıların bu tür yolculuklara nasıl tepkiler vereceğini henüz pek de iyi bilmiyoruz. Bu konuda yapılan çalışmalar, genelde insanların uzay yolculuklarında ne kadar ışınım altında kaldıklarını ve bunun onlar üzerindeki etkilerini anlamaya yönelik. Yalnız, 2001 yılında Mars Odyssey yörünge aracıyla birlikte gönderilen MARIE (Mars Çevresi Işınım Deneyi) adlı araç, kozmik ışınımı ve Güneş’in ışınımının dozunu ölçüyor. MARIE, herhangi bir canlı içermesede, özellikle DNA’ya zarar verebilecek ışınımı ölçmek için tasarlanmış bir araç.

Peki, sonuç olarak yaşamın uzaydan gelmiş olabileceğini söyleyebilir miyiz? Kuramsal olarak “evet”. Yani, yapılan araştırmalar bunun mümkün olduğunu gösteriyor. Şimdilik, mikroorganizmaların gezegenlerarası yolculuk başarıları tam olarak bilinmiyor. Başka gezegenler ve uydularında da yaşamın izlerine rastlanmış değil. Ancak, örneğin Mars’tan gelenlerin yanı sıra, Dünya’da da yaşam bağımsız olarak gelişmiş olabilir. Henüz yeryüzündeki bakteri türlerinin çok küçük bir bölümünü keşfettiğimizi düşünürsek, belki de çok farklı genetik yapıya sahip, bir zamanlar Mars’tan gelmiş olan bakterileri henüz keşfetmiş değiliz. Bu bakteriler, bir yerlerde ilkel biçimleriyle yaşamlarını sürdürüyor olabilirler.

Yeryüzünde bu güne kadar bulunan yaklaşık 25.000
göktaşından 34’ünün Mars’tan geldiği kesinleşti. Mars’tan
gelmiş bu taş, yaklaşık yarım kilogram kütlede.

Elbette, bu mekanizmanın tersine işlemesi de bir ölçüde mümkün. Yani, Dünya’daki ilkel yaşamın başka gezegenlere ve uydularına taşınmış olması söz konusu olabilir. Bu da, Dünya’dan giden mikroorganizmaların, uygun ortam bulduklarında bu gezegenlerde de gelişip çoğalabileceği anlamına gelebilir. Bu canlılar, orada evrim geçirerek daha gelişmiş canlı türlerine de dönüşmüş olabilirler. Bu açıdan bakınca, öteki gezegenlerde ya da uydularında yaşamın bulunması pek şaşırtıcı olmayabilir. Ancak, şunu da belirtmek gerekir ki, araştırmalar Mars’tan Dünya’ya gelen göktaşlarının sayısının Dünya’dan Mars’a gidenlerinkinden çok daha fazla olduğunu gösteriyor.

Mars ve Dünya arasındaki alışveriş, ne olursa olsun heyecan verici. Çünkü yaşam bir yerlerde başladıktan sonra, bu şekilde tüm sisteme yayılabiliyor; en azından kuramsal olarak. Bu yalnızca bizim sistemimizde değil, tüm evrende işleyen bir mekanizma olmalı. Bu şekilde, belki de evrende yaşamın sandığımızdan çok daha yaygın olduğunu düşünebiliriz.

KAYNAK: Bilim ve Teknik

1
Kas

Türk Ailesi ve Engelsci “ Cinsel Kolektif Aile “

   Yazan: akhenaton   Kategori genel

Orhun yazıtlarında da evlilik sistemiyle ilgili bazı görüşlere rastlarız.

Üstte mavi gök , altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu kılınmış,insanoğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan , İstemi Kağan oturmuş….Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İlteriş Kağan’ı annem İlbilge Hatun’u göğün tepesinden tutup yukarıya kaldırmıştır.”

Bu ifadelerde evrenin yaradılışının (kozmogoni) ilk izlerini sezdiğimiz gibi Bilge Kağan’ın babasının İlteriş , anasının İlbilge Hatun olduğunu kesinlikle öğreniyoruz.

Hunların yerini alan Göktürklerdede aile , tamamıyle karı-koca ilişkisine dayanan çekirdek aile tipidir.50 yıllık Çin tutsaklığını dile getiriken, Kül Tigin yazıtında şu ifadelerede raslarız ;

“ O zaman kul kulluk olmuştu, cariye (küng) cariyeli olmuştu, küçük kardeş (ini) büyük kardeşini (eçi) bilmesdi,oğlu( oğlı) babasını (barıg) bilmezdi.

Bu ifadelerden , kul cariye kavramının ,Göktürklerde belirli toplumsal statüye sahip olduğunu , ancak millet, Çin yönetimine geçtikten sonra toplumsal yerlerini yitirdiği görülür. Yazıtlarda zengin bir akrabalık terminolojisi ile karşılaşılır.Bunlardan önemlileri Yagbu,Tahran, Şad, Tölis, Tarduş,Bey, Prenses vb.

“ Bars bey idi.Kağan adını biz verdik.Kız kardeşim prensesi verdik.Kendisi ihanet etti.Kağanı öldü ,milleti cariye ,kul oldu. “

Burada cariye ve kul olma , milletin düştüğü aşağı statüyü göstermek için kullanılır.Aile için istenen özellik , ve ilişkiler yazıtta oldukça açıktır ve çekirdek aile tipi gelişim söz konusudur.

Türklerde evliliklerle ilgili tarihsel nitelik taşıyan başka bir belge Oguz Kağan Destanıdır. Bu destanla ilgili tek bir yazma nüshası vardır , oda Uygurca olup, Paris milli kütüphenesinde bulunmaktadır. Bugün bu destanın ancak değişikliğe uğramış ,hikayeleşmeye yüz tutmuş, ana destandan ayrıldıktan sonra kağıda geçirilmiş bazı parçaları ile bir özetini teşkil eden rivayetleri elimizde bulundurmaktayız.Bu parçalarda en büyüğü ve önemlisi Dede Korkut kitabıdır.Bağımsız eser haline getirilmiş ikinci en önemli parça Oguz Kağan destanıdır.

Oguz Kağan destanında , Oguz’un dünyaya gelişi şu şekilde anlatılır ,

“ ….Olsun dediler.Onun Resmi budur;

Bundan sonra sevindiler.

Yine günlerden bir gün Ay Kağan’ın gözü parladı.Doğum ağrıları başladı ve bir erkek çocuk doğurdu.Bu çocuğun yüzünü gök ,ağzı ateş (gibi) gözleri ela, saçları ve kaşları kara idi.

Perilerden daha güzeldi.

Oğuz hanın babası Ay Kağandır.Türkler başlangıçta Gök Tanrı derken ,Maniheizmin girişinden sonra “ Ay Tanrı” demeye başlamışlardır.Destana M.S 840 dolaylarında Uygurların Orhun Nehri boylarında yaşarken girdiği düşünülmektedir.Bilindiği üzere eski Türklerde Gök ve Güneş birinci derece önemlidir.Mani dini coğrafya üzerinde etki gösterince Ay birinci sırayı almıştır.Şamanist olan Türk ve Moğol kavimlerinde genel olarak Güneş-Anne ve Ay-Babadan söz açılır.Destanın ayrıntıları incelendiğinde ;

Oğuz-Kağan bir yerde, Tanrıya yalvarırken,
Karanlık bastı birden, bir ışık düştü gökten,
Öyle bir ışıktı ki, parlak aydan, güneşten.
Oğuz-Kağan yürüdü, yakınına ışığın,
Gördü, oturduğunu ortasında bir kızın.
Bir ben vardı başında, ateş gibi ışığı,
Çok güzel bir kızdı bu, sanki Kutup yıldızı!.
Öyle güzel bir kız ki, gülse, gök güle durur!
Kız ağlamak istese, gök de ağlaya durur!
Oğuz kızı görünce, gitti aklı beyninden,
Kıza vuruldu birden, sevdi kızı gönülden.
Kızla gerdeğe girdi, aldı dilediğinden!

Gebe Kalmış idi kız,gün geceler doğunca.

Gözleri aydın oldu, üç oğlancık doğunca.

Gök Türklerde insan erkek , kurt ise dişidir.Destanda Türk mitolojisinin ana ilkesi değişmemiş Dişi Kurt ortadan kalkmış , onun yerine güzel bir kız oturmuştur.Oguz Han’ın destanda iki karısı vardır.

Ünlü Tarihçi Rasonyi’ ye göre Türklerin tek kadınla yaşadıklarına dair kesin deliller söz konusudur.Nitekim ,Minusinsk yöresinde yaşayan tatarların destanlarında ,en temiz tek evlilikle yaşayan kahramanlardan söz edilir.Uygurların çoğunluğu tek kadınlıdır.

Tanınmış Sinolog ve tarihçilere göre Mete ve Oğuz Kağan destanlarında görülen motif benzerlikleri , Meteden öncede Oguz Kağan destanının Türkler içinde yaşadığı görüşü hakimdir.

Çin ve Uygur kaynaklarından alınan metinlere dayanarak , buraya kadar sıralanan Aile ve evlilik sistemi hakkında bilgileri toparlarsak ; Türklerde köklü bir evlenme düzeni hakimdir. Özellikle Mete Hanın hayatı bunu açıkça ortaya koyar.Aile kutsal bir kuruluştur.Mete’nin Hatunu (Katun) Kağan gibi kutsallığa sahip ve devlet yönetiminde söz sahibi olan şahsiyettir.

Eski Türklerde , Çinlilerin aksine ne akrabalık nede ataerkil (patriyalyarkal-babalık) ailesinin bulunmaz.Rasonyi ve Gökalp bunu Şamanizme bağlar; Sha-Man ; dişi ve erkeğin uyumu ; kadının hukukça ve siyasal ,ekonomik eylemlerde erkeğe eşitliğidir.Bu durumda içten evliliği (endogamy) kökleştirmiştir.

Aynı zamanda belirli boylarda ataerkil ve dış evlenme gelenekleri vardır.Şimdiki Kırgızlarda olduğu gibi boylar arasında “karşılıklı dönür” olma gelenekleri vardır.Alınan kız erkeğin ailesidir ve kocası ölse dahi geri dönmez.Bununla ilgili üvey ana ve yenge ile evlenme kültürüne raslanır.

19 yy.’ da hayvanların hayatlarından esinlenerek ailenin ilkel gelişimini cinsel serbestliğe (Promiscuity) dayandıran kurumların (1) bugün için artık gerçekliğinin olduğunu söylemek mümkün değildir.

Kökenlerini 1865 tarihli Mc Lehnan’ın İlkel Evlilik adlı eserinden alan bu düşünce kurumuna göre başlangıçta sadece anne-cocuk ilişkisinin bulunduğu bir serbest cinsiyet (Promiscuity) vardır.Bunu birkaç erkek ile birkaç kadının ilişkilerini teşkil eden grup evlenme izlemiştir.Bundan sonra ise birkaç erkeğin tek bir kadınla bağlılığını teşkil eden Polyandry’e yönelme başlamıştır.Bu aşamadan sonra Mc Lennan güçlü erkeklerin birkaç kadın almakla aynı zamanda Polygyny’ye yöneldiklerini açıklamaktadır.Toplumdaki fazla erkeklerin öldürülmesi , köleleştirilmesi veya eş seçmeye zorlanması sonucta monogamy( tek eşlilik) denilen yüksek ahlak değerlerine sahip aile türünün doğmasına sebep olmuştur.

Engels bu sıralamalarda daha çok “grup evlenemesi” türünü ailenin evrimi için hareket noktası olarak kabul etmektedir.Bu konudaki söylemi “ Gerçekten de, bugün bile şurada burada inceleyebildiğimiz ve tarihteki varlığını mutlaka tanımak zorunda kaldığımız en eski, en ilkel aile biçimi olarak ne buluyoruz.? Grup halinde evlilik ; yani bir küme erkekle bir küme kadının birbirlerine karşılıklı şekilde sahip olduğu ve kıskançlığa çok az yer bırakan evlilik biçimi” (2). Engels , bu arada insan ile hayvan cinsel hayatı arasındaki benzerlik dönemini yansıtan bir durum dan, insanların bu aşamaya geldiklerini belirtir.

“……fakat bildiğimiz grup halinde evleneme biçimleri öylesine anlaşılmaz durumlar gösteriyorlar ki , bunlar bize cinsel ilişkilerin daha eski ve daha basit biçimlerini ve böylece en sonunda hayvanlıktan insanlığa geçişe tekabül eden , bütün kurallardan yoksun cinsel ilişki dönemini düşünmeye zorluyorlar : insanlar, hayvanlar arasındaki cinsel ilişki biçimlerini tamamen aşarak insanlığa geçmişleridir.” (3)

Morgan ‘ın bütün kurallardan mahrum ilkel cinsel ilişki durumu aslında 1861 “Ana Hukuku” adlı eserindeki görüşlerin bütünüdür.19 yy. araştırmacıları ; Bachofen,Mc Lennan, Morgan , özellikle sonuncusu Engels’i geniş ölçüde etkileyen araştırmacılardır.

Oysa günümüzde yapılan araştırmalar ve değerlendirmler adı geçen bu isimleri doğrulamamaktadır.Düşüncelerinin batı merkezli olduğunu bildiğimiz Bozkurt Güvenç dahi “ ailenin evrim teorileri bugün artık geçerliliğini yitirmiş ilk denemelerdir.Akrabalık sistemlerinin modern toplumlar içindeki yeri ve önemi üzerinde yapılmış sosyolojik araştırmalar ,beklide, bu teorinin tersinin daha doğu olabileceğini göstermiştir.Toplum aileyi değil ,aile biçimleri toplumsal değişmeyi yansıtır.” (4)

Ayrıca Marksist teoriye yakın bir varsayım “ ekonominin şekli ile farklı aile tiplerinin değiştiği “ yolundaki tezler günümüz çalışmalarında tamamen çürütülmüştür.Teoriye göre küçük çekirdek aile sanayi devrimi sonrasında ortaya çıkmıştır fakat , bugün dahi sanayileşmesini yaşayamamış hala tarımla yaşamını devam ettiren az gelişmiş bir çok ülke olmasına karşın çekirdek aile modeli en yaygın aile şeklidir.

Bugün Birleşik Amerikaya ve İngiltereye bakarak teori üretmek dünya gerçeği ile örtüşmez. Batı tipi düşünce merkezinde yer alan bu iki ülkenin siyasi ve sosyolojik tarihi bellidir. Tarihi belli olan iki ülke sanayileşmesini geriye doğru izlemek , özellikle ki Amerika halkının sanayi devriminden önce İngiltereden gelen göçmenlerce oluşturulduğu bilinmektedir.Bugün Marksist teorinin iddia etmiş olduğu ; Çekirdek Aile tipi sanayi devriminin bir sonucu olduğu tarihsel bir hatadır.Tam tersine sanayi devrimi çekirdek ailenin bir başarısıdır.

(1)-(2)-(3)..F.Engels…..Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni.

(4)…Bozkurt Güvenç…İnsan ve Kültür ,Antropolojiye Giriş.

1
Kas

Mahabharata

   Yazan: akhenaton   Kategori Mit-oloji

Onbin Yıllık Nükleer Savaş

“Bu günümüz, dünün düşünceleridir; şimdiki düşüncelerimiz yarınımızı inşa edecektir; yaşamımızı düşüncelerimiz yaratır.”

Dhammapada “Mahabharata çok büyük ve karmaşıktır ama 18 Yüzyıl öncesini çok net olarak açıklamaktadır.”

Reader´s Digest “Mysteries of the Unexplained”

“Bu öyküyü kuru bir çubuğa anlatsaydın, yapraklanır ve köklenirdi.”

Henri Michaux

Hindistan´ın ulusal destanı Mahabharata, aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı “Mesnevi”den çok daha ötededir ama büyük olasılıkla tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Sankritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, “stanza” denen yüzbin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´nın tamamı kadardır. Bazılarına göre MÖ 3.-5. Yüzyıl aralarında yazılmıştır, bazılarına göre MS. 4. Yüzyıl´da derlenmiş, bazılarına göre ise çok daha eskilerde 19-20.000 yıl evvel yazılmıştır. Hintliler´e göre Mahabharata´da olmayan bir şey hiçbir yerde yoktur. Batı dünyası bu inanılmaz dev destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır; o da destanın sadece küçük bir bölümü olan 1785´de Londra´da Charles Wilkins çevirisiyle yayınlanan “Bhagavad-Gita”dır.

19. Yüzyıl´da doğubilimci Hippolyte Fauche, 200 kişilik bir ekiple tüm destanı Fransızca´ya çevirmeye başladı ama ömrü vefa etmedi. Sonuçta eksiksiz İngilizce çeviri ancak 20. Yüzyıl´ın başında yine Hintliler tarafından Bombay´da gerçekleştirildi. Günümüzdeki en ilginç ve inanılmaz Mahabharata olayı; Jean Claude Carriere, Marie H. Estienne, Peter Brook ve arkadaşlarının 16 yıl çabaladıktan sonra 1985´de ilk kez Avignon´da sahneye koydukları “Mahabharata” adlı oyundur, oyun 9 saat sürüyor, bazen üç gecede, bazen bütün bir gün veya bütün bir gecede oynanıp bitiriliyor, 16 ulusa mensup 25 oyuncu sahneye çıkıyordu. Carrier, üç yıl süren sahnelemenin sonucunda, farklı bir etkinin oluştuğunu vurguluyordu; “…bu etki dünyanın üzerine çöken bir tehdit miydi? Yoksa doğru eylemin gerçek anlamının inatçı araştırması mıydı? Alın yazısıyla oynanan ince ve kimi zaman acımasız bir oyun mu?… (Can Yayınları/Mahabharata-1991)” Aynı ekip, yorulmaksızın çalışarak, inanılmaz bir performans sonucunda oyunu, bir film ve bir de tv dizisi haline getirmeyi başardı. Ama biz Türkiye´de bunları göremedik; aklı evvel film ithalatcılarımızla, tv yöneticilerimiz hayatlarında duymadıkları evrensel bir kültürü elbette ki algılayamadılar. Onların düzeyini “Yalan Rüzgarı” ile “Şaban” belirlemekte; yani bilinçsiz servetle, bilinçli cehaletin buluştuğu nokta…

Dünyalılarla uzaylılar mı savaştı?

Sanskritçe´de “maha” büyük ve herşeyin toplamı anlamına gelir; “bharata” ise komünyel bir isimdir veya bir bilgeliğin tanımıdır. Daha öte metafizik yorumlarda sözcüğün “insan” anlamında olduğu da söylenir; bu bağlamda “İnsanlığın Öyküsü” yazılmıştır. Destanda anlatılan dev savaş öncelikle klanlar arası bir çatışma gibi görünse de, aslında tüm gezegenin egemenliği yolunda bir kavgadır ama sonunda öyle bir savaş başlar ki, tüm evren yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Savaşta kullanılan silahlar hem dünyasal (ok, balta, kılıç, mızrak gibi) hem de tanrısaldır (ışınlar, atomik silahlar, uçan araçlar gibi) Bir bakışa göre, Mahabharata en eski bilim kurgu örneğidir ve zeki canlılar arasındaki bir anlaşmazlığı, bir savaşı ve günümüz teknolojisinin çok ötesinde silahların kullanıldığını anlatır. Örneğin bir bölümde içinde destanın kahramanlarından Krisnha´nın da bulunduğu Vrishni´ler, Salva adlı lideri bir güçle kuşatırlar. Bunun üzerine zalim Salva, heryere gidebildiği Saubha adlı arabasına binerek “yükselir” ve sayısız cesur Vrishni genciyle beraber tüm bir kenti harabeye çevirir. Saubha adlı araç daha önceki bölümlerde anlatıldığına göre savaşın yönetildiği bayrak gemisidir ve Salva´nın kentinde bulunmaktadır yani oradan kalkıp, savaş alanına getirilmiştir. Buna karşın Vrishni savaşçılarının da benzer silahları vardır; Pradyumna adlı kahraman özel bir silah kullanır, bu silah en yüksekteki tanrıları dahi durdurmaktadır; silah için “savaş alanındaki hiçbir insan onun oklarından kurtulamaz” tanımı yapılır ve Salva Krisnha´ya doğru düşer, Krisnha gökte Salva´yı izlemeye başlar fakat Saubha adlı araç göklere özgün tanımla adeta yapışmıştır. Krisnha tüm silahlarını durmaksızın fırlatır; roketler, misiller, mızraklar, çiviler, savaş baltaları, üç yüzlü oklar, alev püskürtücüler vb… Gökte yüzlerce güneş ve ay belirir, yüzlerce yıldız doğar. Ne gece ne de gündüz vardır, zaman anlaşılamaz.

Radyoaktif ölümün reddedilmez tarifi;

Krishna´nın Salva´nın saldırılarını savuşturmak için kullandığı silahların seslerinin anlatımı, aynen günümüzdeki anti-balistik roketlere benzemektedir; “Onları savuşturdum, bir hayal gibiydiler. Hızla vuran sütünları yolladığımda, gökler parladı ve parçalara ayrıldılar. gökte büyük gürültüler oldu.” Ve sonra Saubha´nın görünmez olduğu anlatılır sanki Krisnha hedefi hiç şaşırmayan akıllı bombalar kullanmaktadır. Bu arada atılan bir okun “roketin” sesiyle savaşçılar ölürler, Salva´nın askerleri “Danavalar” acı çığlıklar atarak yerlere düşerler, onları güneşe benzer parlaklığı olan okların sesi öldürür. Sauba kaçmak için saldırıya kalkışır, o zaman Krisnha “özel ateş silahı”nı kullanır bu silah güneş şeklinde halesi olan bir disk şeklindedir. Ve disk Saubha´yı ikiye böler, “kent” gökten yere düşer ve Salva ölür. Bu olay, Mahabharata´nın sonudur. En garip silahlardan birisi Pradyumna´nın kullandığı özel oktur, bu okun öldürücü gücünden hiç kimse tanrılar dahi kurtulamaz. Agneya´nın kullandığı silah ise, alevli ama dumansız ateş okudur “Yoksa artık ok yerine , ışın mı demeliyiz.” Derken savaş alanına birden bir karanlık yayılır, kimse çevreyi göremez ama gece olmamıştır, vahşi bir rüzgar başlar, bulutlar kükrer, toz ve çakıl taşları yağmaktadır, doğa dengesini yitirir, güneş gökte sallanmakta, dünya titremekte, korkunç silahtan yayılan kavurucu sıcaklık, herşeyi yakmaktadır. Filler alevler içinde, çılgın gibi oradan oraya koşuştururken, diğer canlılar buruşarak yere düşmektedir, vahşi ışınlar gökten yağmur gibi yağmaktadır. Ve ateş fırtınasının yanısıra Gurkha´nın silahının sesini duyanlar da ölürler. Bütün bunlar sanki nükleer bir patlamanın yanısıra radyoaktif çöküntünün birebir tarifi gibidirler. Gurkha´nın çok hızlı ve güçlü bir Vimana´sı vardır; Vrishni´lerin ve Andhaka´ların üç kentine uçar ve saldırır, evrenin tüm gücünü taşımaktadır. Duman ve ateş sütunları fışkırtır, on binlerce güneş parlaklığında ışınlar yayarak yükselir. Vimana´nın “demir şimşek” diye tanımlanan süper bir silahı vardır, her iki aşiretten sayısız insanı ve kentlerini küle dönüştürür. Cesetler tanınmayacak kadar yanarlar, ölmeyenlerin saçları ve tırnakları dökülür, çanaklar, çömlekler kendi kendilerine kırılırlar, yiyecekler zehirlenir. Kaçmaya çalışan savaşçılar ve eşyaları küllerle yıkanmaktadırlar.

Nedir bu silahlar? Başka hiçbir mitolojide böyle bir tanım yoktur, yıldırımlar, şimşekler vardır ama ötesi yoktur. Bunu anlamak şu anda mümkün değil; umudumuz zamanla öğrenmek. Destan´da anlatılan olaylar gerçek midir yani fiziksel midir? Yoksa metafizikçilerin yaklaşımıyla simgesel midir? 1944 yılında Paris Üniversitesi Hint Uygarlığı Enstitüsü´den Emil Senart´ın özgün çevirisi olan “La Bhagavad-Gita” böyledir (Ruh ve Madde Yayınları-1995). Türkçe çevirinin önsözünde Ergün Arıkdal şöyle der; “… o halde insan kendisiyle, maddenin hakimiyeti ile savaşa hep devam etmelidir.” Galiba ikisi de doğrudur yani Mahabharata hem çok uzak geçmişte kaybolmuş bir uygarlığı ve belki de yaşanmış en büyük savaşı anlatmakta, hem de dev bir ruhsal öğretiyi içermektedir; bu öğreti Senart´ın tanımıyla “Rabb´in Ezgisi”dir.

Onbin Yıllık Nükleer Savaş

“Bu günümüz, dünün düşünceleridir; şimdiki düşüncelerimiz yarınımızı inşa edecektir; yaşamımızı düşüncelerimiz yaratır.”

Dhammapada “Mahabharata çok büyük ve karmaşıktır ama 18 Yüzyıl öncesini çok net olarak açıklamaktadır.”

Reader´s Digest “Mysteries of the Unexplained”

“Bu öyküyü kuru bir çubuğa anlatsaydın, yapraklanır ve köklenirdi.”

Henri Michaux

Hindistan´ın ulusal destanı Mahabharata, aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı “Mesnevi”den çok daha ötededir ama büyük olasılıkla tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Sankritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, “stanza” denen yüzbin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´nın tamamı kadardır. Bazılarına göre MÖ 3.-5. Yüzyıl aralarında yazılmıştır, bazılarına göre MS. 4. Yüzyıl´da derlenmiş, bazılarına göre ise çok daha eskilerde 19-20.000 yıl evvel yazılmıştır. Hintliler´e göre Mahabharata´da olmayan bir şey hiçbir yerde yoktur. Batı dünyası bu inanılmaz dev destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır; o da destanın sadece küçük bir bölümü olan 1785´de Londra´da Charles Wilkins çevirisiyle yayınlanan “Bhagavad-Gita”dır.

19. Yüzyıl´da doğubilimci Hippolyte Fauche, 200 kişilik bir ekiple tüm destanı Fransızca´ya çevirmeye başladı ama ömrü vefa etmedi. Sonuçta eksiksiz İngilizce çeviri ancak 20. Yüzyıl´ın başında yine Hintliler tarafından Bombay´da gerçekleştirildi. Günümüzdeki en ilginç ve inanılmaz Mahabharata olayı; Jean Claude Carriere, Marie H. Estienne, Peter Brook ve arkadaşlarının 16 yıl çabaladıktan sonra 1985´de ilk kez Avignon´da sahneye koydukları “Mahabharata” adlı oyundur, oyun 9 saat sürüyor, bazen üç gecede, bazen bütün bir gün veya bütün bir gecede oynanıp bitiriliyor, 16 ulusa mensup 25 oyuncu sahneye çıkıyordu. Carrier, üç yıl süren sahnelemenin sonucunda, farklı bir etkinin oluştuğunu vurguluyordu; “…bu etki dünyanın üzerine çöken bir tehdit miydi? Yoksa doğru eylemin gerçek anlamının inatçı araştırması mıydı? Alın yazısıyla oynanan ince ve kimi zaman acımasız bir oyun mu?… (Can Yayınları/Mahabharata-1991)” Aynı ekip, yorulmaksızın çalışarak, inanılmaz bir performans sonucunda oyunu, bir film ve bir de tv dizisi haline getirmeyi başardı. Ama biz Türkiye´de bunları göremedik; aklı evvel film ithalatcılarımızla, tv yöneticilerimiz hayatlarında duymadıkları evrensel bir kültürü elbette ki algılayamadılar. Onların düzeyini “Yalan Rüzgarı” ile “Şaban” belirlemekte; yani bilinçsiz servetle, bilinçli cehaletin buluştuğu nokta…

Bilim ve Vimanalar

* “Asya ve Güney Asya kaynaklı çeşitli metinlerde uçan araçların veya göksel cihazlardan söz edilir. Hint ve Çin halk öykülerinde ve sanatçıların çizimlerinde göklerde seyahat etmek için yapılmış araçlar yer almaktadır. Kaynaklardaki farklılıklar dikkat çekecek kadar büyüktür, anlaşılmaz aygıtlar olduğu gibi, temel uçuş prensiplerine göre yapılmış ahşap araçlar da vardır. Taoist masallar sık sık göklerde uçan ölümsüzleri anlatırlar. Xian adlı bu araçlar yöneten ölümsüzlerin özgün ilahi güçleri vardır. Onlar tüylüydüler, Tao rahipleri onlara ´Tüylü Rahipler-Yu Ke” diyorlardı; “fei tian” yani uçan ölümsüzler Çin mitolojisinin sayısız yerinde raslanır. Uçan araçlar belki de bir tür teknolojik araçlardırlar ama yönetenler acaba insan mıdırlar? İkinci Yüzyıl´da yazılmış, bir şiirde uçan dragonların yönettiği gök arabalarından açıkça söz edilmektedir. Elimizde uçan araçların yapımlarını ve gelişimini anlatan sayısız öykü vardır. Bunlardan yola çıkarak olası kaynaklara giden ilginç ipuçlarına ulaşabiliriz. İşte bir araştırma sonucu; 11. Yüzyıl´da Brihat Kath Alokasamgraha adlı bir marangozun uçan bir araç yapmaya çalıştığını biliyoruz. Benzer bir öykü Eski Yunan´da vardır; 7. Yüzyıl´dan kalma bir Yunan metninde, mahkumları toplayan ve konuşabilen uçan bir araçtan söz edilir, bu araç mekaniktir ve havada durabilmektedir. Bu bilgileri Clive Hart´ın 1985´de Berkeley Üniversitesi´nde yayınlanan ´The Prehistory of Flight´ adlı kitabının ´çeşitli batı kaynaklarına göre uçan makinelerin kronolojik listesi´ bölümünde buluyoruz. Uçmakla ilgili bilimsel onaylı en eski kaynaklar oluşturulurken, insan yapısı kanatların gelişimi temel disiplin olarak izlenmiştir ama bu doğru değildir; Vimanalar bir yana antik Çin, Kore ve Hint kaynaklarında insan taşıyan çok daha karmaşık gök araçlarından söz edilmektedir.” - Dr. Benjamin B. Olshin, “Mechanical Mythology: Private Descriptions of Flying Machines as Found in Early Chinese, Korean, Indian, and Other Texts”

* “Rama İmparatorluğu olarak tanımlanan devletin, Kuzey Hindistan ve Pakistan´daki geçmişi en azından 15.000 yıllıktır. Bu uygarlık çok büyük bir nüfusa sahipti, kültür düzeyi yüksekti, kalıntılarına Pakistan´daki, Kuzey ve Batı Hindistan´ın çöllerinde raslanmaktadır. Rama, “Aydınlanmış Rahip Kral” bu kentleri yönetiyordu. Rama´nın 7 büyük kenti, klasik Hindu metinlerinde “7 Rishi Kenti” olarak geçer, antik Hint metinlerinde uçan araçlara “Vimanalar” denmektedir. Destanlara göre, Vimanalar iki katlıdır, daire biçimindedirler, kubbelerinde bir giriş tüneli vardır yani tam anlamıyla bir uçan daireye benzerler. Rüzgar hızıyla uçarlar ve melodik bir ses çıkarırlar, Vimanalar´ın dört türü vardır, inanılmaz ama bazıları tabak şeklinde, bazıları ise uzun silindir şeklindedirler yani sigar gibidirler… Vedalar, antik Hindu şiirlerdir; bilinen en eski Hindu metinler olarak tanımlanırlar. Vimanalar çeşitli şekil ve boyutlarda iki tür olarak anlatılır; ´Ahnihotra-vimana´nın iki motoru veya sistemi vardır, ´Elephant-vimana” ise daha gelişmiş bir araçtır. Ayrıca, “Kral balıkçı”, “İbis” adlı ve başka hayvan adlarının da verildiği Vimana türleri de anlatılır. Göründüğü kadarıyla Mahabharata, bir atom savaşını bize anlatıyor! Kaynaklarda bir izolasyon veya tahrifat yoktur; savaşlarda fantastik silahlar, uçan araçlar kullanılmıştır. Bunlara epik Hint destanlarında çok sık raslanır. Hatta Ay´daki bir savaşta yer alan “vimana-Vailix”den söz edilir. Kısacası atomik bir patlamanın tüm etkileri ve özellikle de insanları öldüren radyoaktif etki Mahabharata´da çok belirgindir; Mohenjo-Daro´daki Rishi kentini geçen yaz kazan arkeologlar, caddelerde yatan iskeletler buldular, bazılarının yumrukları sıkılıydı sanki bir anda ölmüşlerdi, en azından bir kıyametin yaşandığı kesindi. Ve iskeletlerde tesbit edilen radyoaktivite, en azından Hiroshima ve Nagasaki düzeyindeydi. Daha ötede Mohenjo-Daro, ızgara biçiminde planlanmış mükemmel bir kenttir; su sistemi bugün Hindistan ve Pakistan´da kullanılan düzeydedir. Antik kentin caddelerinde kalıntı olarak siyah cam kümeler bulunmuştur. Bunların cam küreler olduğu sanılmaktadır ve bulunan kil çömleklerin çok yüksek ısıyla eritildiği keşfedilmiştir. Mahabarata´nın bir bölümü olan Dronaparva´da ve Ramayana´da özelikle belirtilen küre şeklinde bir Vimana vardır. İnanılmaz bir hıza ulaşmakta ve ardında büyük bir hava akımı bırakmaktadır. Hareketleri bir UFO gibidir, her yöne gidebilir, yön değiştirmesi ani çok hızlıdır, son hızla giderken aniden durup, yine aynı hızla ters yöne gidebilir. ´Samar´ adlı başka bir Hint destanında Vimanalar; demir makineler olarak tanımlanırlar ama yumuşaktırlar ve örgü gibi yüzeyleri vardır; cıva ile şarj olurlar ve arkalarından kükreyen bir alev püskürür. Daha da ilginci ´Samaranganasutradhara´ adlı antik metinde Vimanalar´ın nasıl yapıldığı anlatılır ama uygulanması için yeterli çözümleme henüz yapılamamıştır; Cıva ile itici güç sağlanması olasıdır ve denenmektedir, günümüzde Sovyet döneminin bilim adamları tarafından Türkistan´da ve Gobi Çölü´nde kozmik yön-bulucu araçların keşfedildiği söylenmiştir. Küresel olan bu araçlar, cam ve porselenden yapılmıştır, konik uçlarının içinde bir damla cıvanın bulunduğu belirlenmiştir.” - D. Hatcher Childress, “Ancient Indian Aircraft Technology-Anti-Gravity Handbook”

Ufoloji ve Vimanalar

* “Hindistan´ın Vedik edebiyatında Vimana olarak tanımlanan uçan araçlarla ilgili tanımlamalar vardır. Bunlar ikiye ayrılırlar; 1)İnsan yapısı olan ve kuş benzeri kanatlarla uçan araçlar 2) Alışılmadık şekilleri olan ve insanlar tarafından yapılmamış olan araçlar. İlk gruba giren araçlar orta çağ tarzında, Sanskrit dünyanın mimarisine uygun otomatif askeri kuşatma araçları ve diğer mekanik aygıtlarla eş düzeydedirler. İkinci gruba giren araçlar ise, Rig Veda, Mahabharata, Ramayana ve Purana´larda tanımlanan UFO´ları anımsatan araçlardırlar. Vedik Evren Maya´nın ürünü veya bir hayaldir ya da evrensel bir sanal gerçeklik olarak düşünülebilir. Ana bilgisayarın görevi, “pradhana” adlı geleneksel enerjiyi sağlamaktır. Bu enerji Maha-Vişnu olarak bilinen ve sürekli genişleyip yayılan İlahi Güç tarafından harekete geçirilir yani Maha-Vişnu bir evrensel programcıdır. Aktif pradhana, enerjinin özel bir formu olarak oluşur ve kaba maddeye dönüştürülür. Şiva´nın eşi Uma (aynı zamanda Maya Devi olarak da bilinir), sanal enerjinin tanrıçası veya “yükleyici”sidir. Uma, Ana Tanrıça olarak da bilinir, kocası Şiva ise Hayallerin ve Teknoloji´nin Efendisi´dir, Şiva ile Mahabharata´da adı geçen Salva arasında doğal bir ilişki vardır, bu ilişkinin kökeninde Salva´nın bir Vimana´ya sahip olma gayreti ve Maya Danava´ya sahip olma arzusu vardır. O zaman, Hayallerin Efendisi olacak ve enerjiyi o üretecektir.” - Richard L. Thompson, “Alien Identities”

* “Vimanalar´ın yapısı akla UFO´ların sürekli değişen günlük doğasını getirmektedir, yetenekleri geleneksel fizik yasalarının ötesindedir. Carl Jung´un yorumunda UFO´ların niteliği bir rüya alanındadır; bir yerde, parlak ışıkları gözlemlemenin tam ortasında ve zaman kavramı yitirildiğinde objektif ve sübjektif bilinç arasında suçluluk başlar ve bozulma görülür. Araştırmalarım UFO ilişkileriyle, dinler, metafizik mistizm, folklör, şamanik trans, migren ve hatta yaratıcı imajinasyonlar arasında yakın bir ilişkinin ve benzerliğin bulunduğunu gösteriyor. Benzerliğin içinde, sabit imajlar, olayların ardıllığındaki tutarlılık ve genelde görülen alışılmadık “zirve deneyimi” niteliği bulunur. Kaçırılma raporlarında da, bu fenomenin paralelinde yer alan olaylara raslanır. Örneğin, nahoş ama inanılmaz “bedensel parçalanma” olayında olduğu gibi; bazen raporlarda kaçırılanların anlattıkları, şamanların “ölüm-yeniden doğum” trans deneylerine çok benzemektedir.” - Alvin H. Lawson

* “Birkaç on yıl evvel batılılar tarafından Güney Hindistan´daki bir tapınakta bulunan antik Sanskrit metinlere göre, Vimanalar uçan tüm araçların en üst noktasıydılar. İtalyan bilimci Dr. Roberto Pinotti 12 Ekim 1988´de Bangalore´da yapılan Dünya Uzay Konferansı´nda yaptığı konuşmada, Hindu antik metinlerinde tanrılarla, kahramanlar arasında yapılan bir savaşın anlatıldığını belirtti. Pinotti, metinlere bir destan olarak bakılmamasını istiyor ve göklerde pilotların kullandığı silahlı uçan araçlarla yapılmış bir savaşın açıkça anlatıldığına dikkat çekiyordu. Kullanılan silahlar, savunma ve saldırı amaçlıydılar; yedi ayrı tipte mercek ve aynı sistemlerini içermekteydiler. Örneğin pilotları ´kötü ışınlar´dan koruyan ´Pinjula Mirror´ bir ´Görsel Ayna´ idi; ´Marika´ adlı silahla düşman araçları vuruluyordu. Sonuçta Dr. Pinotti bu antik silahların bugün kullandığımız laser teknolojisinden çok farklı olmadıklarını iddia ediyor ve; “Araçlarda ´Somaka, Soundalike and Mourthwika´ adları verilen özel ısı emici metaller kullanılmış olmalı.” diyordu. Pinotti´ye göre, tanımlanan itici güç prensibi, elektriksel ve kimyasal olmalıydı ama güneş enerjisinin kullanımı da çok ileri düzeydeydi. Diğer bilimciler Pinotti´nin kuramını daha ileriye götürerek, araçların bir tür ´cıva iyonlu itici güç sistemi´ ile çalıştığını varsaydılar. Pinotti, Vimanalar´ın binlerce yıl önce varolduklarını belirtirken, modern UFO´larla olan benzerliğe de dikkat çekiyordu ama Hindistan´da unutulmuş bir uygarlık vardı. Bu araştırmanın ve tartışmaların ışığında Hindu kökenli Sankritçe metinler daha iyi gözden geçirilmeli ve tanımlanan Vimana modelleri daha bilimsel bir incelemeye tabi tutulmalıdırlar.” - Nick Humphries, “UFO Guide”

* “Hindistan, Mysore´da bulunan Uluslararası Sanskrit Araştırma Akademisi´nin direktörü olan G.R. Josyer, 25 Eylül 1952´de yaptığı bir açıklamada, 7.000 yıllık yazmalarda çeşitli tiplerde uçan araçların yapımlarının anlatıldığını söylemişti. Bu özel yazma üç tip Vimana vardı; ´Rukma, Sundara ve Shakuna´; yaklaşık 500 stanzada (dörtlük), karışık detaylar veriliyor, metallerin seçimi ve hazırlanması anlatılıyordu. Ayrıca yazmada, çeşitli Vimana türlerinin parçaları tanımlanıyordu. Yazma 8 bölümdü ve bir hava aracının yapım planlarının yanısıra su altında da gidebilen veya bir duba gibi su yüzeyinde durabilen Vimana planlarını da içeriyordu, bazı stanzalarda ise pilotların nitelikleri ve eğitimleri anlatılıyordu.” - Brad Steiger, “Worlds Before Our Own”

Mahabharata ve Vimanalar

* “Puspaku adlı araç güneşe benziyordu ve kardeşime aitti, onu güçlü Ravan´dan almıştı, uçuyordu ve mükemmeldi, istenilen her yere gidiyordu, Lanka kentinin göklerinde uçarken parlak bir buluta benziyordu.” - Ramayana Destanı

* “Salva´nın uçan aracı çok gizemliydi, gökte bazen görünüyor, bazen de kayboluyordu. Yani görünmeme yeteneği vardı; Yadu Hanedanı´nın savaşçıları bu garip aracı bir türlü tam olarak algılayamadılar; bazen yerde, bazen gökte beliriyor sonra birden bir tepeye veya bir ırmağın kıyısına konmuş olarak ortaya çıkıyordu. Bu uçan harikulade araç, gökte bir ateş fırıldağı gibi dönüyor ve bir an bile yerinde durmuyordu.” - Bhaktivedanta, Swami Prabhupada, Krsna

* “Kralım; uçan araç mükemmeldi, şeytan Maya tarafından yapılmış ve bir savaş için gereken tüm silahlarla donatılmıştı. Hayal edilemesi ve anlatılması imkansız bir araçtı; görünmezlik özelliğine sahipti. Oturulan yerde koruyucu bir şemsiye ve serinletici güç vardı. Mihrace Bai´nin çevresinde kaptanları ve kumandanları bulunuyordu; geceleyin gökte yükselen bir ay gibi görünüyor, her yönü aydınlatıyordu.” - Swami Prabhupada Bhaktivedanta, Srimad Bhagavatam

* “Pushpaka bir gök arabasıydı, insanları Ayodhya kentine taşıyordu. Gök bu harika uçan araçlarla doluydu, gece karanlığında yaydıkları sarımtırak göz kamaştırıcı ışık göğü aydınlatıyordu.” - Mahavira of Bhavabhuti (8. Yüzyıl´dan kalma bir Jain yazması)

* “Vata´nın arabası ne görkemli; gök gürültüsü gibi ses çıkarıyor, göklere dokunuyor; parlak bir ışığı var; kırmızı göz kamaştırıcı ve alev gibi; bir girdap gibi dönerken, dünyanın tozunu kaldırıyor.” - Rig-Veda (Vata bir Aryan rüzgar tanrısıdır.)

* “Bir zamanlar Kral Citaketu, kendisine Tanrı Vişnu tarafından verilen parlak ve ihtişamlı bir uçan araçla dış uzaya yolculuk yapar ve Tanrı Şiva´yı görür… Oklar “ışınlar” Şiva tarafından yollanır. Işınlar güneş benzeri bir küreden fışkırır ve içinde yaşanan üç gök aracını kaplar ve o araçlar bir daha görülmezler.” - Srimad Bhagasvatam, VI. Canto, Bölüm 3

İndus Uygarlığı

İndus uygarlığı dünyanın en eski ve en büyük uygarlığı kabul edilmektedir; Güney Asya´nın en uzun nehri olan İndus Irmağı çevresinde MÖ 3000-2500 arasında varolduğu belirlenmiştir ama bu tarih sadece uygarlığın varolduğu bir dönemin göstergesidir, İndus uygarlığının başlangıc dönemi bilinmemektedir. Yaklaşık 100 kent, kasaba ve köy kalıntısı bulunmuştur, kentlerin planlaması olağanüstüdür, hatta günümüz kent planlamacılığından daha düzgün olduğu söylenebilir. Ana binalar kentin ortasında bulunmakta, kanalizasyon sistemleri, büyük hamamlar ve su depoları en küçük köyde dahi görülmektedir. Kent merkezlerinden eş sayıda düzenli bir dağılımla yayılan evler ve cadde kenarlarındaki dükkanlar, blok taşlarla döşeli çok düzgün caddelerle eşit olarak bölünmüştür. Tüm İndus kentlerindeki evlerin yapımında kullanılan tuğlaların eşit olarak üretilmiş olması bir diğer inanılması güç inşaat kültürünün göstergesidir. Harappa ve Mohenjo-Daro uygarlığın bilinen ana kentleridirler; Mohenjo-daro ırmağın batı kıyısında, Harappa ise Mohenjo-Daro´nun 640 km. kuzeydoğusundadır. Daha doğuda ise bir diğer önemli kent olan Kalibangan vardır. Ve tüm bölgede yüzün üstünde, ticaret merkezi, küçük limanlar ve balıkçı köyleri yer alır. Tüm yerleşim merkezlerinde aynı standart planın uygulanmış olduğunu görmek bir diğer şaşırtıcı olaydır; araştırmalar sonucunda İndus insanlarının pirinç, buğday ve yulaf ektikleri ve kümes hayvanları, buffalo, domuz, at, deve, fil kambur öküz ve köpek yetiştirdikleri belirlenmiştir. Bulunan resimli plakalarda, ayrıca gergedan, boğa, fil ve bilinmeyen üç başlı bir hayvan figürleri dikkat çeker, bu buluntuların üzerlerinde görülen diğer simgelerin anlamları şu ana kadar çözülememiştir. Ana tanrı büyük olasılıkla tüm vahşi hayvanların tanrısı olan Şiva (Pasupati)´dir. Araştırmalar, İndus inançlarının erken-Hinduizm şeklinde olduğunu göstermektedir. Bu büyük uygarlığın MÖ 2. Yüzyıl´da çöktüğü sanılmaktadır ama nedenler belirsizdir; büyük savaşların olduğunu, doğal afetlerin yaşandığını gösteren bazı ipuçları bulunmuşsa da yeterli değildir ama en ilginci bölgede ve hatta Kuzey Hindistan´ın İndus dışındaki bazı başka yerlerinde kent kalıntılarının çok yüksek bir ısı altında erimiş gibi göründüğüdür. Fotoğraflarda gördüğünüz insan iskeletlerinin durumu (biri kadın, diğeri erkek), ölümün çok ani geldiğini kanıtlamaktadır; kadın elindeki eşyayı dahi hala tutmaktadır. Acaba binlerce yıl evvel ne olmuştu? Bu cevap şu anda yok, belki gelecekte öğreneceğiz…

Bu yazı alıntıdır.