1
Kas

Mahabharata

   Yazan: akhenaton   Kategori Mit-oloji

Onbin Yıllık Nükleer Savaş

“Bu günümüz, dünün düşünceleridir; şimdiki düşüncelerimiz yarınımızı inşa edecektir; yaşamımızı düşüncelerimiz yaratır.”

Dhammapada “Mahabharata çok büyük ve karmaşıktır ama 18 Yüzyıl öncesini çok net olarak açıklamaktadır.”

Reader´s Digest “Mysteries of the Unexplained”

“Bu öyküyü kuru bir çubuğa anlatsaydın, yapraklanır ve köklenirdi.”

Henri Michaux

Hindistan´ın ulusal destanı Mahabharata, aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı “Mesnevi”den çok daha ötededir ama büyük olasılıkla tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Sankritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, “stanza” denen yüzbin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´nın tamamı kadardır. Bazılarına göre MÖ 3.-5. Yüzyıl aralarında yazılmıştır, bazılarına göre MS. 4. Yüzyıl´da derlenmiş, bazılarına göre ise çok daha eskilerde 19-20.000 yıl evvel yazılmıştır. Hintliler´e göre Mahabharata´da olmayan bir şey hiçbir yerde yoktur. Batı dünyası bu inanılmaz dev destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır; o da destanın sadece küçük bir bölümü olan 1785´de Londra´da Charles Wilkins çevirisiyle yayınlanan “Bhagavad-Gita”dır.

19. Yüzyıl´da doğubilimci Hippolyte Fauche, 200 kişilik bir ekiple tüm destanı Fransızca´ya çevirmeye başladı ama ömrü vefa etmedi. Sonuçta eksiksiz İngilizce çeviri ancak 20. Yüzyıl´ın başında yine Hintliler tarafından Bombay´da gerçekleştirildi. Günümüzdeki en ilginç ve inanılmaz Mahabharata olayı; Jean Claude Carriere, Marie H. Estienne, Peter Brook ve arkadaşlarının 16 yıl çabaladıktan sonra 1985´de ilk kez Avignon´da sahneye koydukları “Mahabharata” adlı oyundur, oyun 9 saat sürüyor, bazen üç gecede, bazen bütün bir gün veya bütün bir gecede oynanıp bitiriliyor, 16 ulusa mensup 25 oyuncu sahneye çıkıyordu. Carrier, üç yıl süren sahnelemenin sonucunda, farklı bir etkinin oluştuğunu vurguluyordu; “…bu etki dünyanın üzerine çöken bir tehdit miydi? Yoksa doğru eylemin gerçek anlamının inatçı araştırması mıydı? Alın yazısıyla oynanan ince ve kimi zaman acımasız bir oyun mu?… (Can Yayınları/Mahabharata-1991)” Aynı ekip, yorulmaksızın çalışarak, inanılmaz bir performans sonucunda oyunu, bir film ve bir de tv dizisi haline getirmeyi başardı. Ama biz Türkiye´de bunları göremedik; aklı evvel film ithalatcılarımızla, tv yöneticilerimiz hayatlarında duymadıkları evrensel bir kültürü elbette ki algılayamadılar. Onların düzeyini “Yalan Rüzgarı” ile “Şaban” belirlemekte; yani bilinçsiz servetle, bilinçli cehaletin buluştuğu nokta…

Dünyalılarla uzaylılar mı savaştı?

Sanskritçe´de “maha” büyük ve herşeyin toplamı anlamına gelir; “bharata” ise komünyel bir isimdir veya bir bilgeliğin tanımıdır. Daha öte metafizik yorumlarda sözcüğün “insan” anlamında olduğu da söylenir; bu bağlamda “İnsanlığın Öyküsü” yazılmıştır. Destanda anlatılan dev savaş öncelikle klanlar arası bir çatışma gibi görünse de, aslında tüm gezegenin egemenliği yolunda bir kavgadır ama sonunda öyle bir savaş başlar ki, tüm evren yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Savaşta kullanılan silahlar hem dünyasal (ok, balta, kılıç, mızrak gibi) hem de tanrısaldır (ışınlar, atomik silahlar, uçan araçlar gibi) Bir bakışa göre, Mahabharata en eski bilim kurgu örneğidir ve zeki canlılar arasındaki bir anlaşmazlığı, bir savaşı ve günümüz teknolojisinin çok ötesinde silahların kullanıldığını anlatır. Örneğin bir bölümde içinde destanın kahramanlarından Krisnha´nın da bulunduğu Vrishni´ler, Salva adlı lideri bir güçle kuşatırlar. Bunun üzerine zalim Salva, heryere gidebildiği Saubha adlı arabasına binerek “yükselir” ve sayısız cesur Vrishni genciyle beraber tüm bir kenti harabeye çevirir. Saubha adlı araç daha önceki bölümlerde anlatıldığına göre savaşın yönetildiği bayrak gemisidir ve Salva´nın kentinde bulunmaktadır yani oradan kalkıp, savaş alanına getirilmiştir. Buna karşın Vrishni savaşçılarının da benzer silahları vardır; Pradyumna adlı kahraman özel bir silah kullanır, bu silah en yüksekteki tanrıları dahi durdurmaktadır; silah için “savaş alanındaki hiçbir insan onun oklarından kurtulamaz” tanımı yapılır ve Salva Krisnha´ya doğru düşer, Krisnha gökte Salva´yı izlemeye başlar fakat Saubha adlı araç göklere özgün tanımla adeta yapışmıştır. Krisnha tüm silahlarını durmaksızın fırlatır; roketler, misiller, mızraklar, çiviler, savaş baltaları, üç yüzlü oklar, alev püskürtücüler vb… Gökte yüzlerce güneş ve ay belirir, yüzlerce yıldız doğar. Ne gece ne de gündüz vardır, zaman anlaşılamaz.

Radyoaktif ölümün reddedilmez tarifi;

Krishna´nın Salva´nın saldırılarını savuşturmak için kullandığı silahların seslerinin anlatımı, aynen günümüzdeki anti-balistik roketlere benzemektedir; “Onları savuşturdum, bir hayal gibiydiler. Hızla vuran sütünları yolladığımda, gökler parladı ve parçalara ayrıldılar. gökte büyük gürültüler oldu.” Ve sonra Saubha´nın görünmez olduğu anlatılır sanki Krisnha hedefi hiç şaşırmayan akıllı bombalar kullanmaktadır. Bu arada atılan bir okun “roketin” sesiyle savaşçılar ölürler, Salva´nın askerleri “Danavalar” acı çığlıklar atarak yerlere düşerler, onları güneşe benzer parlaklığı olan okların sesi öldürür. Sauba kaçmak için saldırıya kalkışır, o zaman Krisnha “özel ateş silahı”nı kullanır bu silah güneş şeklinde halesi olan bir disk şeklindedir. Ve disk Saubha´yı ikiye böler, “kent” gökten yere düşer ve Salva ölür. Bu olay, Mahabharata´nın sonudur. En garip silahlardan birisi Pradyumna´nın kullandığı özel oktur, bu okun öldürücü gücünden hiç kimse tanrılar dahi kurtulamaz. Agneya´nın kullandığı silah ise, alevli ama dumansız ateş okudur “Yoksa artık ok yerine , ışın mı demeliyiz.” Derken savaş alanına birden bir karanlık yayılır, kimse çevreyi göremez ama gece olmamıştır, vahşi bir rüzgar başlar, bulutlar kükrer, toz ve çakıl taşları yağmaktadır, doğa dengesini yitirir, güneş gökte sallanmakta, dünya titremekte, korkunç silahtan yayılan kavurucu sıcaklık, herşeyi yakmaktadır. Filler alevler içinde, çılgın gibi oradan oraya koşuştururken, diğer canlılar buruşarak yere düşmektedir, vahşi ışınlar gökten yağmur gibi yağmaktadır. Ve ateş fırtınasının yanısıra Gurkha´nın silahının sesini duyanlar da ölürler. Bütün bunlar sanki nükleer bir patlamanın yanısıra radyoaktif çöküntünün birebir tarifi gibidirler. Gurkha´nın çok hızlı ve güçlü bir Vimana´sı vardır; Vrishni´lerin ve Andhaka´ların üç kentine uçar ve saldırır, evrenin tüm gücünü taşımaktadır. Duman ve ateş sütunları fışkırtır, on binlerce güneş parlaklığında ışınlar yayarak yükselir. Vimana´nın “demir şimşek” diye tanımlanan süper bir silahı vardır, her iki aşiretten sayısız insanı ve kentlerini küle dönüştürür. Cesetler tanınmayacak kadar yanarlar, ölmeyenlerin saçları ve tırnakları dökülür, çanaklar, çömlekler kendi kendilerine kırılırlar, yiyecekler zehirlenir. Kaçmaya çalışan savaşçılar ve eşyaları küllerle yıkanmaktadırlar.

Nedir bu silahlar? Başka hiçbir mitolojide böyle bir tanım yoktur, yıldırımlar, şimşekler vardır ama ötesi yoktur. Bunu anlamak şu anda mümkün değil; umudumuz zamanla öğrenmek. Destan´da anlatılan olaylar gerçek midir yani fiziksel midir? Yoksa metafizikçilerin yaklaşımıyla simgesel midir? 1944 yılında Paris Üniversitesi Hint Uygarlığı Enstitüsü´den Emil Senart´ın özgün çevirisi olan “La Bhagavad-Gita” böyledir (Ruh ve Madde Yayınları-1995). Türkçe çevirinin önsözünde Ergün Arıkdal şöyle der; “… o halde insan kendisiyle, maddenin hakimiyeti ile savaşa hep devam etmelidir.” Galiba ikisi de doğrudur yani Mahabharata hem çok uzak geçmişte kaybolmuş bir uygarlığı ve belki de yaşanmış en büyük savaşı anlatmakta, hem de dev bir ruhsal öğretiyi içermektedir; bu öğreti Senart´ın tanımıyla “Rabb´in Ezgisi”dir.

Onbin Yıllık Nükleer Savaş

“Bu günümüz, dünün düşünceleridir; şimdiki düşüncelerimiz yarınımızı inşa edecektir; yaşamımızı düşüncelerimiz yaratır.”

Dhammapada “Mahabharata çok büyük ve karmaşıktır ama 18 Yüzyıl öncesini çok net olarak açıklamaktadır.”

Reader´s Digest “Mysteries of the Unexplained”

“Bu öyküyü kuru bir çubuğa anlatsaydın, yapraklanır ve köklenirdi.”

Henri Michaux

Hindistan´ın ulusal destanı Mahabharata, aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı “Mesnevi”den çok daha ötededir ama büyük olasılıkla tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Sankritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, “stanza” denen yüzbin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´nın tamamı kadardır. Bazılarına göre MÖ 3.-5. Yüzyıl aralarında yazılmıştır, bazılarına göre MS. 4. Yüzyıl´da derlenmiş, bazılarına göre ise çok daha eskilerde 19-20.000 yıl evvel yazılmıştır. Hintliler´e göre Mahabharata´da olmayan bir şey hiçbir yerde yoktur. Batı dünyası bu inanılmaz dev destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır; o da destanın sadece küçük bir bölümü olan 1785´de Londra´da Charles Wilkins çevirisiyle yayınlanan “Bhagavad-Gita”dır.

19. Yüzyıl´da doğubilimci Hippolyte Fauche, 200 kişilik bir ekiple tüm destanı Fransızca´ya çevirmeye başladı ama ömrü vefa etmedi. Sonuçta eksiksiz İngilizce çeviri ancak 20. Yüzyıl´ın başında yine Hintliler tarafından Bombay´da gerçekleştirildi. Günümüzdeki en ilginç ve inanılmaz Mahabharata olayı; Jean Claude Carriere, Marie H. Estienne, Peter Brook ve arkadaşlarının 16 yıl çabaladıktan sonra 1985´de ilk kez Avignon´da sahneye koydukları “Mahabharata” adlı oyundur, oyun 9 saat sürüyor, bazen üç gecede, bazen bütün bir gün veya bütün bir gecede oynanıp bitiriliyor, 16 ulusa mensup 25 oyuncu sahneye çıkıyordu. Carrier, üç yıl süren sahnelemenin sonucunda, farklı bir etkinin oluştuğunu vurguluyordu; “…bu etki dünyanın üzerine çöken bir tehdit miydi? Yoksa doğru eylemin gerçek anlamının inatçı araştırması mıydı? Alın yazısıyla oynanan ince ve kimi zaman acımasız bir oyun mu?… (Can Yayınları/Mahabharata-1991)” Aynı ekip, yorulmaksızın çalışarak, inanılmaz bir performans sonucunda oyunu, bir film ve bir de tv dizisi haline getirmeyi başardı. Ama biz Türkiye´de bunları göremedik; aklı evvel film ithalatcılarımızla, tv yöneticilerimiz hayatlarında duymadıkları evrensel bir kültürü elbette ki algılayamadılar. Onların düzeyini “Yalan Rüzgarı” ile “Şaban” belirlemekte; yani bilinçsiz servetle, bilinçli cehaletin buluştuğu nokta…

Bilim ve Vimanalar

* “Asya ve Güney Asya kaynaklı çeşitli metinlerde uçan araçların veya göksel cihazlardan söz edilir. Hint ve Çin halk öykülerinde ve sanatçıların çizimlerinde göklerde seyahat etmek için yapılmış araçlar yer almaktadır. Kaynaklardaki farklılıklar dikkat çekecek kadar büyüktür, anlaşılmaz aygıtlar olduğu gibi, temel uçuş prensiplerine göre yapılmış ahşap araçlar da vardır. Taoist masallar sık sık göklerde uçan ölümsüzleri anlatırlar. Xian adlı bu araçlar yöneten ölümsüzlerin özgün ilahi güçleri vardır. Onlar tüylüydüler, Tao rahipleri onlara ´Tüylü Rahipler-Yu Ke” diyorlardı; “fei tian” yani uçan ölümsüzler Çin mitolojisinin sayısız yerinde raslanır. Uçan araçlar belki de bir tür teknolojik araçlardırlar ama yönetenler acaba insan mıdırlar? İkinci Yüzyıl´da yazılmış, bir şiirde uçan dragonların yönettiği gök arabalarından açıkça söz edilmektedir. Elimizde uçan araçların yapımlarını ve gelişimini anlatan sayısız öykü vardır. Bunlardan yola çıkarak olası kaynaklara giden ilginç ipuçlarına ulaşabiliriz. İşte bir araştırma sonucu; 11. Yüzyıl´da Brihat Kath Alokasamgraha adlı bir marangozun uçan bir araç yapmaya çalıştığını biliyoruz. Benzer bir öykü Eski Yunan´da vardır; 7. Yüzyıl´dan kalma bir Yunan metninde, mahkumları toplayan ve konuşabilen uçan bir araçtan söz edilir, bu araç mekaniktir ve havada durabilmektedir. Bu bilgileri Clive Hart´ın 1985´de Berkeley Üniversitesi´nde yayınlanan ´The Prehistory of Flight´ adlı kitabının ´çeşitli batı kaynaklarına göre uçan makinelerin kronolojik listesi´ bölümünde buluyoruz. Uçmakla ilgili bilimsel onaylı en eski kaynaklar oluşturulurken, insan yapısı kanatların gelişimi temel disiplin olarak izlenmiştir ama bu doğru değildir; Vimanalar bir yana antik Çin, Kore ve Hint kaynaklarında insan taşıyan çok daha karmaşık gök araçlarından söz edilmektedir.” - Dr. Benjamin B. Olshin, “Mechanical Mythology: Private Descriptions of Flying Machines as Found in Early Chinese, Korean, Indian, and Other Texts”

* “Rama İmparatorluğu olarak tanımlanan devletin, Kuzey Hindistan ve Pakistan´daki geçmişi en azından 15.000 yıllıktır. Bu uygarlık çok büyük bir nüfusa sahipti, kültür düzeyi yüksekti, kalıntılarına Pakistan´daki, Kuzey ve Batı Hindistan´ın çöllerinde raslanmaktadır. Rama, “Aydınlanmış Rahip Kral” bu kentleri yönetiyordu. Rama´nın 7 büyük kenti, klasik Hindu metinlerinde “7 Rishi Kenti” olarak geçer, antik Hint metinlerinde uçan araçlara “Vimanalar” denmektedir. Destanlara göre, Vimanalar iki katlıdır, daire biçimindedirler, kubbelerinde bir giriş tüneli vardır yani tam anlamıyla bir uçan daireye benzerler. Rüzgar hızıyla uçarlar ve melodik bir ses çıkarırlar, Vimanalar´ın dört türü vardır, inanılmaz ama bazıları tabak şeklinde, bazıları ise uzun silindir şeklindedirler yani sigar gibidirler… Vedalar, antik Hindu şiirlerdir; bilinen en eski Hindu metinler olarak tanımlanırlar. Vimanalar çeşitli şekil ve boyutlarda iki tür olarak anlatılır; ´Ahnihotra-vimana´nın iki motoru veya sistemi vardır, ´Elephant-vimana” ise daha gelişmiş bir araçtır. Ayrıca, “Kral balıkçı”, “İbis” adlı ve başka hayvan adlarının da verildiği Vimana türleri de anlatılır. Göründüğü kadarıyla Mahabharata, bir atom savaşını bize anlatıyor! Kaynaklarda bir izolasyon veya tahrifat yoktur; savaşlarda fantastik silahlar, uçan araçlar kullanılmıştır. Bunlara epik Hint destanlarında çok sık raslanır. Hatta Ay´daki bir savaşta yer alan “vimana-Vailix”den söz edilir. Kısacası atomik bir patlamanın tüm etkileri ve özellikle de insanları öldüren radyoaktif etki Mahabharata´da çok belirgindir; Mohenjo-Daro´daki Rishi kentini geçen yaz kazan arkeologlar, caddelerde yatan iskeletler buldular, bazılarının yumrukları sıkılıydı sanki bir anda ölmüşlerdi, en azından bir kıyametin yaşandığı kesindi. Ve iskeletlerde tesbit edilen radyoaktivite, en azından Hiroshima ve Nagasaki düzeyindeydi. Daha ötede Mohenjo-Daro, ızgara biçiminde planlanmış mükemmel bir kenttir; su sistemi bugün Hindistan ve Pakistan´da kullanılan düzeydedir. Antik kentin caddelerinde kalıntı olarak siyah cam kümeler bulunmuştur. Bunların cam küreler olduğu sanılmaktadır ve bulunan kil çömleklerin çok yüksek ısıyla eritildiği keşfedilmiştir. Mahabarata´nın bir bölümü olan Dronaparva´da ve Ramayana´da özelikle belirtilen küre şeklinde bir Vimana vardır. İnanılmaz bir hıza ulaşmakta ve ardında büyük bir hava akımı bırakmaktadır. Hareketleri bir UFO gibidir, her yöne gidebilir, yön değiştirmesi ani çok hızlıdır, son hızla giderken aniden durup, yine aynı hızla ters yöne gidebilir. ´Samar´ adlı başka bir Hint destanında Vimanalar; demir makineler olarak tanımlanırlar ama yumuşaktırlar ve örgü gibi yüzeyleri vardır; cıva ile şarj olurlar ve arkalarından kükreyen bir alev püskürür. Daha da ilginci ´Samaranganasutradhara´ adlı antik metinde Vimanalar´ın nasıl yapıldığı anlatılır ama uygulanması için yeterli çözümleme henüz yapılamamıştır; Cıva ile itici güç sağlanması olasıdır ve denenmektedir, günümüzde Sovyet döneminin bilim adamları tarafından Türkistan´da ve Gobi Çölü´nde kozmik yön-bulucu araçların keşfedildiği söylenmiştir. Küresel olan bu araçlar, cam ve porselenden yapılmıştır, konik uçlarının içinde bir damla cıvanın bulunduğu belirlenmiştir.” - D. Hatcher Childress, “Ancient Indian Aircraft Technology-Anti-Gravity Handbook”

Ufoloji ve Vimanalar

* “Hindistan´ın Vedik edebiyatında Vimana olarak tanımlanan uçan araçlarla ilgili tanımlamalar vardır. Bunlar ikiye ayrılırlar; 1)İnsan yapısı olan ve kuş benzeri kanatlarla uçan araçlar 2) Alışılmadık şekilleri olan ve insanlar tarafından yapılmamış olan araçlar. İlk gruba giren araçlar orta çağ tarzında, Sanskrit dünyanın mimarisine uygun otomatif askeri kuşatma araçları ve diğer mekanik aygıtlarla eş düzeydedirler. İkinci gruba giren araçlar ise, Rig Veda, Mahabharata, Ramayana ve Purana´larda tanımlanan UFO´ları anımsatan araçlardırlar. Vedik Evren Maya´nın ürünü veya bir hayaldir ya da evrensel bir sanal gerçeklik olarak düşünülebilir. Ana bilgisayarın görevi, “pradhana” adlı geleneksel enerjiyi sağlamaktır. Bu enerji Maha-Vişnu olarak bilinen ve sürekli genişleyip yayılan İlahi Güç tarafından harekete geçirilir yani Maha-Vişnu bir evrensel programcıdır. Aktif pradhana, enerjinin özel bir formu olarak oluşur ve kaba maddeye dönüştürülür. Şiva´nın eşi Uma (aynı zamanda Maya Devi olarak da bilinir), sanal enerjinin tanrıçası veya “yükleyici”sidir. Uma, Ana Tanrıça olarak da bilinir, kocası Şiva ise Hayallerin ve Teknoloji´nin Efendisi´dir, Şiva ile Mahabharata´da adı geçen Salva arasında doğal bir ilişki vardır, bu ilişkinin kökeninde Salva´nın bir Vimana´ya sahip olma gayreti ve Maya Danava´ya sahip olma arzusu vardır. O zaman, Hayallerin Efendisi olacak ve enerjiyi o üretecektir.” - Richard L. Thompson, “Alien Identities”

* “Vimanalar´ın yapısı akla UFO´ların sürekli değişen günlük doğasını getirmektedir, yetenekleri geleneksel fizik yasalarının ötesindedir. Carl Jung´un yorumunda UFO´ların niteliği bir rüya alanındadır; bir yerde, parlak ışıkları gözlemlemenin tam ortasında ve zaman kavramı yitirildiğinde objektif ve sübjektif bilinç arasında suçluluk başlar ve bozulma görülür. Araştırmalarım UFO ilişkileriyle, dinler, metafizik mistizm, folklör, şamanik trans, migren ve hatta yaratıcı imajinasyonlar arasında yakın bir ilişkinin ve benzerliğin bulunduğunu gösteriyor. Benzerliğin içinde, sabit imajlar, olayların ardıllığındaki tutarlılık ve genelde görülen alışılmadık “zirve deneyimi” niteliği bulunur. Kaçırılma raporlarında da, bu fenomenin paralelinde yer alan olaylara raslanır. Örneğin, nahoş ama inanılmaz “bedensel parçalanma” olayında olduğu gibi; bazen raporlarda kaçırılanların anlattıkları, şamanların “ölüm-yeniden doğum” trans deneylerine çok benzemektedir.” - Alvin H. Lawson

* “Birkaç on yıl evvel batılılar tarafından Güney Hindistan´daki bir tapınakta bulunan antik Sanskrit metinlere göre, Vimanalar uçan tüm araçların en üst noktasıydılar. İtalyan bilimci Dr. Roberto Pinotti 12 Ekim 1988´de Bangalore´da yapılan Dünya Uzay Konferansı´nda yaptığı konuşmada, Hindu antik metinlerinde tanrılarla, kahramanlar arasında yapılan bir savaşın anlatıldığını belirtti. Pinotti, metinlere bir destan olarak bakılmamasını istiyor ve göklerde pilotların kullandığı silahlı uçan araçlarla yapılmış bir savaşın açıkça anlatıldığına dikkat çekiyordu. Kullanılan silahlar, savunma ve saldırı amaçlıydılar; yedi ayrı tipte mercek ve aynı sistemlerini içermekteydiler. Örneğin pilotları ´kötü ışınlar´dan koruyan ´Pinjula Mirror´ bir ´Görsel Ayna´ idi; ´Marika´ adlı silahla düşman araçları vuruluyordu. Sonuçta Dr. Pinotti bu antik silahların bugün kullandığımız laser teknolojisinden çok farklı olmadıklarını iddia ediyor ve; “Araçlarda ´Somaka, Soundalike and Mourthwika´ adları verilen özel ısı emici metaller kullanılmış olmalı.” diyordu. Pinotti´ye göre, tanımlanan itici güç prensibi, elektriksel ve kimyasal olmalıydı ama güneş enerjisinin kullanımı da çok ileri düzeydeydi. Diğer bilimciler Pinotti´nin kuramını daha ileriye götürerek, araçların bir tür ´cıva iyonlu itici güç sistemi´ ile çalıştığını varsaydılar. Pinotti, Vimanalar´ın binlerce yıl önce varolduklarını belirtirken, modern UFO´larla olan benzerliğe de dikkat çekiyordu ama Hindistan´da unutulmuş bir uygarlık vardı. Bu araştırmanın ve tartışmaların ışığında Hindu kökenli Sankritçe metinler daha iyi gözden geçirilmeli ve tanımlanan Vimana modelleri daha bilimsel bir incelemeye tabi tutulmalıdırlar.” - Nick Humphries, “UFO Guide”

* “Hindistan, Mysore´da bulunan Uluslararası Sanskrit Araştırma Akademisi´nin direktörü olan G.R. Josyer, 25 Eylül 1952´de yaptığı bir açıklamada, 7.000 yıllık yazmalarda çeşitli tiplerde uçan araçların yapımlarının anlatıldığını söylemişti. Bu özel yazma üç tip Vimana vardı; ´Rukma, Sundara ve Shakuna´; yaklaşık 500 stanzada (dörtlük), karışık detaylar veriliyor, metallerin seçimi ve hazırlanması anlatılıyordu. Ayrıca yazmada, çeşitli Vimana türlerinin parçaları tanımlanıyordu. Yazma 8 bölümdü ve bir hava aracının yapım planlarının yanısıra su altında da gidebilen veya bir duba gibi su yüzeyinde durabilen Vimana planlarını da içeriyordu, bazı stanzalarda ise pilotların nitelikleri ve eğitimleri anlatılıyordu.” - Brad Steiger, “Worlds Before Our Own”

Mahabharata ve Vimanalar

* “Puspaku adlı araç güneşe benziyordu ve kardeşime aitti, onu güçlü Ravan´dan almıştı, uçuyordu ve mükemmeldi, istenilen her yere gidiyordu, Lanka kentinin göklerinde uçarken parlak bir buluta benziyordu.” - Ramayana Destanı

* “Salva´nın uçan aracı çok gizemliydi, gökte bazen görünüyor, bazen de kayboluyordu. Yani görünmeme yeteneği vardı; Yadu Hanedanı´nın savaşçıları bu garip aracı bir türlü tam olarak algılayamadılar; bazen yerde, bazen gökte beliriyor sonra birden bir tepeye veya bir ırmağın kıyısına konmuş olarak ortaya çıkıyordu. Bu uçan harikulade araç, gökte bir ateş fırıldağı gibi dönüyor ve bir an bile yerinde durmuyordu.” - Bhaktivedanta, Swami Prabhupada, Krsna

* “Kralım; uçan araç mükemmeldi, şeytan Maya tarafından yapılmış ve bir savaş için gereken tüm silahlarla donatılmıştı. Hayal edilemesi ve anlatılması imkansız bir araçtı; görünmezlik özelliğine sahipti. Oturulan yerde koruyucu bir şemsiye ve serinletici güç vardı. Mihrace Bai´nin çevresinde kaptanları ve kumandanları bulunuyordu; geceleyin gökte yükselen bir ay gibi görünüyor, her yönü aydınlatıyordu.” - Swami Prabhupada Bhaktivedanta, Srimad Bhagavatam

* “Pushpaka bir gök arabasıydı, insanları Ayodhya kentine taşıyordu. Gök bu harika uçan araçlarla doluydu, gece karanlığında yaydıkları sarımtırak göz kamaştırıcı ışık göğü aydınlatıyordu.” - Mahavira of Bhavabhuti (8. Yüzyıl´dan kalma bir Jain yazması)

* “Vata´nın arabası ne görkemli; gök gürültüsü gibi ses çıkarıyor, göklere dokunuyor; parlak bir ışığı var; kırmızı göz kamaştırıcı ve alev gibi; bir girdap gibi dönerken, dünyanın tozunu kaldırıyor.” - Rig-Veda (Vata bir Aryan rüzgar tanrısıdır.)

* “Bir zamanlar Kral Citaketu, kendisine Tanrı Vişnu tarafından verilen parlak ve ihtişamlı bir uçan araçla dış uzaya yolculuk yapar ve Tanrı Şiva´yı görür… Oklar “ışınlar” Şiva tarafından yollanır. Işınlar güneş benzeri bir küreden fışkırır ve içinde yaşanan üç gök aracını kaplar ve o araçlar bir daha görülmezler.” - Srimad Bhagasvatam, VI. Canto, Bölüm 3

İndus Uygarlığı

İndus uygarlığı dünyanın en eski ve en büyük uygarlığı kabul edilmektedir; Güney Asya´nın en uzun nehri olan İndus Irmağı çevresinde MÖ 3000-2500 arasında varolduğu belirlenmiştir ama bu tarih sadece uygarlığın varolduğu bir dönemin göstergesidir, İndus uygarlığının başlangıc dönemi bilinmemektedir. Yaklaşık 100 kent, kasaba ve köy kalıntısı bulunmuştur, kentlerin planlaması olağanüstüdür, hatta günümüz kent planlamacılığından daha düzgün olduğu söylenebilir. Ana binalar kentin ortasında bulunmakta, kanalizasyon sistemleri, büyük hamamlar ve su depoları en küçük köyde dahi görülmektedir. Kent merkezlerinden eş sayıda düzenli bir dağılımla yayılan evler ve cadde kenarlarındaki dükkanlar, blok taşlarla döşeli çok düzgün caddelerle eşit olarak bölünmüştür. Tüm İndus kentlerindeki evlerin yapımında kullanılan tuğlaların eşit olarak üretilmiş olması bir diğer inanılması güç inşaat kültürünün göstergesidir. Harappa ve Mohenjo-Daro uygarlığın bilinen ana kentleridirler; Mohenjo-daro ırmağın batı kıyısında, Harappa ise Mohenjo-Daro´nun 640 km. kuzeydoğusundadır. Daha doğuda ise bir diğer önemli kent olan Kalibangan vardır. Ve tüm bölgede yüzün üstünde, ticaret merkezi, küçük limanlar ve balıkçı köyleri yer alır. Tüm yerleşim merkezlerinde aynı standart planın uygulanmış olduğunu görmek bir diğer şaşırtıcı olaydır; araştırmalar sonucunda İndus insanlarının pirinç, buğday ve yulaf ektikleri ve kümes hayvanları, buffalo, domuz, at, deve, fil kambur öküz ve köpek yetiştirdikleri belirlenmiştir. Bulunan resimli plakalarda, ayrıca gergedan, boğa, fil ve bilinmeyen üç başlı bir hayvan figürleri dikkat çeker, bu buluntuların üzerlerinde görülen diğer simgelerin anlamları şu ana kadar çözülememiştir. Ana tanrı büyük olasılıkla tüm vahşi hayvanların tanrısı olan Şiva (Pasupati)´dir. Araştırmalar, İndus inançlarının erken-Hinduizm şeklinde olduğunu göstermektedir. Bu büyük uygarlığın MÖ 2. Yüzyıl´da çöktüğü sanılmaktadır ama nedenler belirsizdir; büyük savaşların olduğunu, doğal afetlerin yaşandığını gösteren bazı ipuçları bulunmuşsa da yeterli değildir ama en ilginci bölgede ve hatta Kuzey Hindistan´ın İndus dışındaki bazı başka yerlerinde kent kalıntılarının çok yüksek bir ısı altında erimiş gibi göründüğüdür. Fotoğraflarda gördüğünüz insan iskeletlerinin durumu (biri kadın, diğeri erkek), ölümün çok ani geldiğini kanıtlamaktadır; kadın elindeki eşyayı dahi hala tutmaktadır. Acaba binlerce yıl evvel ne olmuştu? Bu cevap şu anda yok, belki gelecekte öğreneceğiz…

Bu yazı alıntıdır.

21
Eki

Tanrıların Çobanı 2

   Yazan: akhenaton   Kategori Mit-oloji

Ve 3. Perde açılır ;

Mukadderat odasında , Kaderlerin yerinde,

Bir tanrı doğdu, tanrıların en kudretlisi en akıllısı;

Derin’in tam ortasında MARDUK yaratıldı.

Derin’de dış uzayda , ona yörüngesel hareketin, yani bir gezegenin “ kaderinin” kendisine verildiği bir bölgede oluşmuştur.Onu yakalayan Ea’ydı (Neptün).Yeni gezegen görülecek bir şeydir.

Biçimi cezp ediciydi, gözlerini kaldırışı pırıl pırıl;

Gelişi tanrısaldı ,eski zamanlardaki gibi emreden…

Yüceliği tanrıların üstündeydi,hemde baştan aşağı…

Tanrıların en ulusuydu, boyu aşıyordu;

Azaları muazzamdı, fazlasıyla uzundu.

Dış uzaydan çıkıp gelen Marduk hala yeni doğmuş bir gezegendir, ateş ve radyasyon yayar.” Dudaklarını kıpırdatınca , alevler çıkıyordu”

Marduk diğer gezegenlere yaklaşırken “ onlar marduk’a ürkütücü şimşeklerini fırlattılar” ve o ışıl ışıl oldu, “o tanrıların halesine büründü”.Demek ki yaklaşması güneş sistemimizin diğer üyelerinin elektrik ve diğer yayınımlarını alt üst etmiştir.O yaklaşırken On gök cismi onu beklemektedir , yani Güneş ve diğer dokuz gezegen.

İlk olarak onu “getiren” , güneş sisteminin içine çeken Ea/Neptün gezegeninin yanından geçer.Marduk , Neptüne yaklaşırken ,Neptün’ün kütle çekimi bu yeni gelenin üstündeki yoğunluğunu arttırır.Marduk’un yolunu tamamlar “ amacı için iyi kılar “.

Marduk , bu sırada hala eriyik halde olmalıdır.Ea/Neptün’ün yanından geçerken kütle çekimi sanki “ ikinci bir başı “varmış gibi Marduk’un bir tarafını şişirmeye başlar.Ancak bu geçişte Marduk’un hiçbir parçası kopmaz.Ama Anu/Uranüs bölgesine ulaştığında , madde parçaları kopmaya başlar ve bu Marduk’un dört uydusunun oluşmasına sebep olur.

Şekil : 9

Geçiş sırası , yani önce Neptün, sonra Uranüs’ün yanından geçmesi Marduk’un güneş sistemine , sistemin yörüngesel yönünden değil , saat yönünde hareket ederek ters yönden geldiğini gösterir.Hareket halindeki gezegen kısa süre sonra dev Anşat/Satürn’ün daha sonra ise Kişar/Jupiter’in muazzam kütle çekimi ve manyetik güçlerince kıskıvrak yakalanır.Yolu daha da içeri , güneş sisteminin merkezine , Tamat’a doğru bükülür. (Şekil : 9)

Marduk’un yaklaşması kısa süre sonra Tiamat ‘ı ve içteki gezegenleri (Mars,Venüs,Merkür) rahatsız etmeye başlar.” Akıntılar oluşuyordu, Tiamat ‘ı rahatsız rahatsız etti: tanrılar huzursuzdu , bir fırtınaymış gibi sürükleniyorlardı.”

Yaklaşmakta olan büyük gezegenin kütle çekimi kısa süre sonra Tiamat’tan parçalar koparmaya başlar.Tam ortasından on bir “ canavar” onun bedeninden “kendilerini ayıran” ve Tiamat’ın yanında giden “ “kükreyen, ileri atılan “ uydular yığını ortaya çıkar.

Kendisini hızla gelen Marduk’la yüzleşmeye hazırlayan Tiamat “onları halelerle taçlandırdı” , onlara tanrıların(gezegenlerin) görüşünü verdi.

Destan ve mezapotamya kozmogonisi, Tiamat’ın KİNGU denilen “ onun meclisini oluşturan tanrılar arasındaki ilk doğan “ olan baş uydusuna belirgin önem atfeder.

Kingu’yu yüceltti,

Aralarında onu büyük yaptı…

Savaşın baş komutasını

Onun ellerine bıraktı.

Çatışma yaratan kütle çekimine tabi olan Tiamat’ın bu büyük uydusu Marduk’a doğru kaymaya başlar.İşte bu dış gezegenlerin özellikle rahatsız eden şey Kingu’ya bir Kaderler tableti , yani kendine ait bir gezegensel yörünge bahşedilmesidir.

Tiamat’a yeni gezegenler doğurma hakkını kim verdi ? diye Ea sorar.Sorunu Anşar’a , dev Satürn’e götürür.

Tiamat’ın tüm planlarını ona tekrarladı :

“…bir meclis oluşturdu ve öfkeden ateş saçıyordu…

eşsiz silahlar ekledi, canavar-tanrılar doğurdu..

bu türden on bir tane doğurdu;

Meclisini oluşturan tanrılar arasında ,

Kingu’yu yüceltti , ilk doğanı,baş yaptı…

Ona bir kaderler tableti verdi, göğsüne

Bağladı onun “

Huzursuz göklerde bir çatışma büyümektedir; tanrılar birer birer kenara çekilir.Öfkeli Tiamat ile kimse savaşmayacakmıdır. ?

Neptün ve Uranüs’ü geçen Marduk artık Anşar’a (Satürn) ve onun geniş halkalarına yaklaşmaktadır.Bu Anşar’a bir fikir verir , “ Kudretli olan, intikamcımız olmalı ,savaşta kurnaz olan: Marduk, kahraman”

Satürn’ün halkalarına ulaşan Marduk cevap verir ;

“ Eğer gerçekten de , intikamcınız olarak

Tiamat’ ı yenecek yaşamlarınızı kurtaracaksam-

Kaderimi üstün kılacak bir meclis toplayın hele “

Koşul cüretkar ve basittir : Marduk ve kaderi , Güneş cevresindeki tüm tanrıların arasında üstün olacaktı.İşte o sırada, Anşar/Satürn uydusu Gaga , yani geleceğin Plüton’u yolundan ayrıldı.

Anşar ağzını açtı

Gaga’ya , danışmanına bir sözcük söyledi…

“Yola koyul Gaga “

tanrılar önünde dur.

Ve sana diyeceğimi

Onlarada tekrarla.

Diğer tanrı gezegenleri geçerken Gaga onları “ Marduk için kararınızı verin diye sıkıştırdı.Karar beklendiği gibiydi : Marduk kraldır diye bağırdılar ve onu daha fazla zaman yitirmemesi için sıkıştırdılar: Git ve Tiamat’ın yaşamına son ver.

4. Perde

Tanrılar Marduk’un kaderini kararlaştırdılar ; birleşik kütle çekimleri Marduk’un yörüngesini sadece tek yöne bir savaşa “Tiamat ile çarpışmaya gidebilecek biçimde saptadılar”

Marduk’un başlıca silahları uydularıydı, Marduk yanından geçerken Uranüs’ün sağladığı dört rüzgardı.Güney rüzgarı,Kuzey rüzgarı,Doğu rüzgarı,Batı Rüzgarı.Artık devlerin , yani Satürn ve Jüpiterin yanından geçen Marduk üç uydu daha “doğurur” Kötü rüzgar,kasırga ve dengi olmayan rüzgar.

Uydularını bir “fırtına arabası” olarak kullanarak doğurduğu rüzgarları , yedisini öne sürdü.” Hasımlar çarpışmaya hazırdı “

Efendi ilerledi, yolunu izledi

Öfkeli tiamat çevirdi yüzünü

Efendi Tiamat’ın iç kısmını taramak için

Kingu’nun ,onun eşinin planını anlamak için taradı.

Ama gezegenler birbirine yaklaştıkça ,Marduk ‘un rotası düzensizleşmeye başladı.

Baktı ,rotası yerinden oynuyor

Yönü şaşmış,işleri karışmış.

Marduk’un uyduları bile rotadan sapmaya başladılar ,

Tanrılar, yardımcıları

Yanında yol alanlar

Muzaffer Kingu’yu gördü , görüşleri bulandı.

Ama olan olmuş ,rotalar artık geri alınamaz biçimde çarpışmaya ayarlanmıştı. “Tiamat kükredi “ Efendi tufan yapan fırtınasını,kudretli silahını kaldırdı” .Marduk dahada yaklaşınca “lanetler” okumaya başladı ; yani Ea ‘nın daha önce Apsu ve Mumu üzerinde kullandığı türden göksel dalgalar.Fakat Marduk hala üstüne gelmeye devam ediyordu.

Tiamat ve Marduk ,tanrıların en akıllıları

Birbirlerine doğru ilerlediler,

Yüz yüze çarpışmak için bastırdılar

Savaşmak için yaklaştılar.

Destan artık sonrasında Gök ve Yerin yaratıldığı göksel çarpışmayı tarife koyulur.

Efendi onu yakalamak için ağını yaydı

Kötü rüzgar’ı en arkadakini , onun yüzüne doğru fırlattı.

Tiamat ağzını açıp onu yutmaya kalkınca-

Kötü rüzgar’ı ileri sürdü ki dudaklarını kapayamayasın

Derken şiddetli fırtına Rüzgarları göbeğine saldırdı;

Bedeni ayrıldı , ağzı kocaman açıldı.

Oraya bir ok fırlattı, göbeğini yardı:

İçini parçaladı , rahmini yardı.

Onu böyle alt edip, yaşam nefesini söndürdü.

Şekil : 10

Güneş sistemi dışardan gelen , büyük kuyruklu yıldız gibi gezegen tarafından işgal edildi. Fakat bu gezgen Tiamat ile çarpışmadı ,bu büyük astronomik öneme sahip bir durumdur. Tiamata çarğan Marduk değil Marduk’un uydularıdır.Uydular Tiamat’ın bedenini “ ayırdı” onda geniş yarık açtı.

Marduk ve Tiamat arasındaki bu ilk karşılaşma onu yarılmış ve cansız bıraftı fakat kaderi , bu ikisi arasındaki karşılaşmalarla belirlenecekti.Tiamat’ın uydularının lideri Kingu ile ayrıca ilgilenilecekti.Fakat diğer on , daha küçük uydusunun kaderi bir an önce belirlenmeliydi.

Tiamatı lideri yandikten sonra

Ordusu parçalandı, çetesi dağıldı

Onun yanında yürüyen yardımcıları olan tanrılar,

Korkudan titriyorlardı

Kendi yaşamlarını korumak için sırtlarını döndüler.

Buraya kadar yapılan anlatımlar göksel olaylar karşısında bugüne kadar en orijinal teorileri ortaya çıkarmaktadır fakat 2000 ‘li yıllara kadar gerek din gerekse bilim dünyası tarafından görünmez ,görünmek istenmez.Bizler kafalarımızı gök yüzünden yere çevirdirdiğimiz vakit, bilim dünyası bizim adımıza düşünür ve bize doğruluğunu yadsıyamayacağımız bilgileri biz gündelik hayatlarımızın sıradan koşuşturmalarıyla uğraşırken masamızın üstüne koyar.

- Güneş sistemine dış uzaydan gelen bir gök cismi

- Kuyruklu Yıldızlar.

Ağa atıldılar ,kendilerini kapana kısılmış buldular…

Onun yanında yürüyen tüm demonlar çetesini

Prangalara vurdu, ellerini bağladı…

Sıkıca sarmaladı ,kaçamadılar.

Bu iki devrimci teori bilimsel bulgular ile yazı sonunda ele alınacaktır.

Savaş bittikten sonra Marduk, Kingu’dan kaderler tabletini geri aldı ve kendi göğsüne ekledi : Rotası artık kalıcı bir güneş çevresinde yörüngeye oturmuştu.O zamandan başlayarak Marduk her zaman göksel çarpışma sahnesine geri dönecekti.

Tiamat’ı yenen “ Marduk göklerde yelken açtı,uzaya açıldı ,Güneş’in çevresinde turladı ve dış gezegenlerden başlayarak yine geçişini yaptı.” Marduk’un dileğini yerine getirdiği Ea/Neptün , “ zaferini marduk’un belirlediği” ,Anşar/Satürn.Derken yeni yörüngesinin rotası Marduk’u zafer meydanına ,” yenilen tanrılar üstündeki gücünü sağlamlaştırmak” için Tiamat ve Kingu’ya geri getirdi.

5. Perde kalkar ve ; Dünyanın ve Göklerin yaratılış hikayesi başlar.

“Güneşin çevresindedeki ilk dönüşünü tamamlayan Marduk “ boyun eğdirdiği Tiamat’a döndü.”

Efendi onun cansız bedenini seyretmek için durakladı.

Canavarı ikiye ayırmayı maharetle planlamıştı.

Sonra bir midye gibi onu iki parçaya ayırdı.

Marduk’un uydularından bir diğeri, kuzey yıldızı denilen , kopan yarıya çarpar.Sert darbe, Dünya olacak olan bu parçayı , daha önce hiçbir gezegenin dolaşmadığı bir yörüngeye sürükler.

Efendi Tiamat’ın arka kısmını ezdi

Silahı ile bağlantılı kafatasını kopardı

Kanının kanallarını kesti;

Ve kuzey rüzgarının onu,

Bilinmeyen yerlere taşımasına sebep oldu.

Dünya yaratılmıştı.

Alt parçasının kaderi başka türlüydü ; ikinci gelişinde Marduk ona çarptı ve parçalara ayırdı.(Şekil : 11)

Şekil : 11

Onun diğer yarısını gökler için bir perde olarak kurdu ;

bir araya getirerek , bekçileri olarak onları yerleştirdi…

Tiamat’ın kuyruğunu Büyük Şerit’i bir bilezik gibi

Oluşturmak üzere büktü.

Bu kopmuş yarının parçaları göklerde bir “bilezik” içteki ve dıştaki gezegenler arasında bir perde oluşturmak üzere dövüldü. Bir “ büyük şerit” oluşturacak şekilde esnettiler.Asteroit kuşağı yaratılmıştı.

Gök bilimciler ve fizikçiler asteroit kuşağı tarafından ayrılan iki grup oluşturan iç veya “karasal” gezegenler /Merkür,Venüs,dünya,ay ve mars) ve dış gezegenler (jupiter ve ötesindekiler) arasında büyük farklılıkların mevcudiyetini kabul ederler.

Şekil 11 : Tiamat ikiye ayrılır.Parçaların bir kısmı göklerde, asteroit kuşağı, diğeri ise Dünyadır.Tiamatın baş uydusu Kingu ,Dünyanın Ay’ı haline gelir.Diğer uyduları ise artık kuyruklu yıldızları oluşturmaktadır.

Tabletler bizlere –ilk kez “kayıp gezegen”’in ortadan kayboluşuna ve sonucunda asteroit kuşağının ve dünyanın yaratılışına yol açan göksel olayların tutarlı kozmogonik-bilimsel açıklamasını sunmaktadır.

Tabletlerle ilgili her bulmaca deşifre edildikçe cevap aradığımız sorularada cevap getirir. Dünya’nın , kıtaların neden onun bir tarafında toplanmış olduğuna ve karşı tarafta ise niçin derin bir çukur var olduğu konusu gün yüzüne çıkar.Tiamatın sularına yapılan göndermeler’ de aynı zamanda aydınlatıcıdır.Ona sulu canavar denirdi ve Timatın bir parçası olan dünyanın bu sularla eşit biçimde donanmış olduğu sonucunu çıkarmak mantıklıdır.

Aslında bu kozmolojik teoriler kulağa yeni gibi gelsede din kitapları yazarlarınca bir doz daha şifrelenerek kitaplarına yazmışlardır.Örnekleme yapmak gerekirse ,

İşaya peygamber “ilksel günleri” ,Rab’bin “Mağrur olanı oyduğu ,sulu canavarı döndürdüğü, Tehom-Raba’nın sularını kuruttuğu” zamanları yad eder.

Mezmur yazarları , Eyüp peygamber bu göksel efendinin “Magrur olanın yardımcılarını” da nasıl vurup öldürdüğünü hatırlatır ve etkileyici astronomik ayrıntısında ,

Boşluğun üzerine şimali yayar

Ve hiçliğin üzerinde dünyayı asar..

Onun gücüdür suları tutan,

Onun enerjisidir mağrur olanı yaratan,

Onun rüzgarıyla dövme bilezik ölçüp biçildi

Onun eliyle kıvranan ejderha söndü bitti.

Marduk’un kuzey rüzgarı Dünyayı göksel konumuna ittikten sonra ,Dünya Güneş etrafında kendi yörüngesini(böylece mevsimler) ve kendi ekseni etrafındaki dönüşünü (gece-gündüz) edinmiştir.Mezapotamyadaki metinlerde marduk’un Dünyayı yarattıktan sonraki görevlerinden birininde “Güneşin günleri”ni (Dünyaya) tahsis etmek ve , gün ve gecenin bölgelerini kurmak olduğunu iddia eder.

Modern bilim adamları Dünya gezegen haline geldikten sonra volkanları püsküren, gökyüzü sisler ve bulutlarla dolduran sıcak bir top olduğuna inanıyorlar, sıcaklıklar düşmeye başlayınca , buharlar suya dönüştü ve dünyanın yüzünü kuru karalar ve okyanuslar olarak ayırdı.Enuma-elişin tableti, çok kötü biçimde tahrip olmuş olsada aynı bilimsel bilgileri verir. Fışkıran lavları Tiamat’ın tükürüğü olarak tanımlayan yaratılış destanı bu fenomeni doğru biçimde atmosferin , dünya okyanuslarının ve kıtalarının oluşumundan önceye yerleştirir. “Bulut suları toplandı” ktan sonra , okyanuslar oluşmaya başladı ve dünyanın “temelleri” yani kıtaları yükseldi. “Soğuk Yapma” yani soğuma gerçekleşince,yağmur ve sis ortaya çıktı.Bu arada “ tükürük” sacılmaya, “katmanlar yayarak” dünya’nın topografyasını biçimlendirmeye devam etti.

Dünay okyanuslar,kıtalar ve bir atmosfer ile artık dağların, nehirlerin,pınarların,vadilerin oluşumuna hazırdır.Tüm yaratılışı Efendi Marduk’a atfeden Enume Eliş anlatmaya devam eder ;

Tiamat’ın başını (dünya) konumuna koyarak

Onun üzerine dağları yükseltti

Pınarları açtı , şiddetli akıntılar boşaldı.

Gözlerinde Dice ve Fırat’ı saldı

Memelerinden ulu dağları biçimlendirdi.

Kuyular için, taşınacak sular için pınarlar deldi.

Dünya üzerindeki yeni göksel düzenin parçası olan Marduk “ ilahi ay”’ı görünür kıldı…ona geceyi işaretleme ,her ayın günlerini belirleme görevini verdi “

Metin onu ŞEŞ:Kİ (Dünyayı koruyan gök tanrısı) diye çağırır.Destanda bu isimden daha önce hiç bahsedilmez fakat onun (dişil) göksel basıncı (kütle çekim) içindedir.Dünya , yeniden bedenlenen Tiamattır, Ay’a dünyanın koruyucusu denir.Tiamat’ın Kingu’ya baş uydusuna koyduğu ad budur.

Yaratılış destanı Kingu’yu Tiamatın parçalanan ,dağılan ve kuyruklu yıldızlar olacak biçimde Güneş etrafında ters yörüngeye sokulan ordusudan özellikle ayrı tutar.Marduk yörüngesindeki ilk dönüşünü tamamladıktan ve savaş alanına döndükten sonra Kingu’nun kaderini açıklar.

Ve Kingu ‘yu aralarında şef olanı

Küçülttü,

Onu tanrı DUG.GA.E diye saydı

Ondan kaderler tabletini aldı

Zaten hakkı değildi.

Görüldüğü üzere Marduk Kinguyu yok etmemiştir.Boyutunu küçülterek ,Tiamatın kendisine bağışladığı bağımsız yörüngesini elinden alarak ceza vermiştir.Bu göksel Duggae , “yaşamsal unsur” larından yani sular,radyoaktif maddelerden ayrılmıştır.Bu Sümer terimleri KİN.GU (yüce elçi) , DUG.GA.E (kurşun çömlek) ‘e dönüştürülmüştür.

Bu metinler , Tiamatın baş uydusunun bizim Ay’ımız olduğunu onaylamakla kalmaz, NASA’nın “ büyük şehirler boyundaki gök cisimlerinin aya çarpması “ sırasındaki muazzam çarpışmayla ilgili bulgularıda onaylar.L.W King tarafından ; The Seven Tablets of Creation adlı çalışmasında deşifre edilen tabletler Ay’ı harap gezegen diye tarif eder.

Göksel çarpışmayı resmeden silindir mühürlerde bulunmuştur.Marduk vahşi bir dişi ilahla savaşırken gösterirler.(Şekil : 12 )

Şekil : 12

Dünyanın Ay’ının ve Kingu’nun aynı uydu olduğunun kanıtı olan bu betimleme SU.EN ( çorak diyarların efendisi) kelimesinden türeyen tanrı SİN adının daha sonraki zamanlarda AY ile ilişkilendirilmesiyle etimolojik açıkdanda güçlenir.

Tiamat ve Kingudan kurtulan Marduk bir kez daha “gökleri geçer ve bölgeyi tarar”, Anşar/Satürn’ün eski uydusu için son bir kader tableti belirlemek üzere “Nidimmud’un mekanı’na (Neptün) odaklanmıştır.

Destan Marduk’un göklerdeki son işlerinden biri olarak bu gök tanrısını “gizli bir yere” tayin ettiğini “derin” ‘e (dış uzaya) bakan, şimdiye kadar bilinmeyen bir yörüngeye oturttuğunu ve ona “Sulu Derin” in danışmanlığını verdiğini bildirir.Bu yeni konuma uygun olarak gezegenin adı US.Mİ (yolu gösteren) olur, yani en dıştaki gezegenimiz Plüton.

Tabletler bize güneş sistemimize ait tüm sırları verir , modern kozmolojinin yeni yeni keşfetmeye başladığı bilgilere eski insan sahiptir ; bu tabletler , dünyanın oluşumunu , dünya üzerindeki okyans çukurları,ay üzerindeki tahribat, kuyruklu yıldızların ters yörüngeleri, Plüton’un muammalı fenomenini,mükemmel biçimde cevaplar.

Gezegenler için “istasyonlar oluşturan “ marduk kendisi için “Nİ.Bİ.RU istasyonunu aldı “ ve “gökleri geçti ve taradı” yeni güneş sistemini.Sistem artık karşılıkları olan on iki büyük tanrı ile birlikte on iki gök cisminden oluşmaktaydı. (Şekil : 13)

18
Eki

Tanrıların Çobanı 1

   Yazan: akhenaton   Kategori Mit-oloji

Şekil : 1

Berlin devlet müzesinde bulunan VA/243 katalog nolu bir akkad silindir mührü gök cisimlerinin bilinen betimlemesinden oldukça farklıdır. (Şekil:1) Bu Sümerlilere göre güneş sistemini göstere bir etimledir : on iki gök cismi içeren bir sistem.

Şekil : 2

Genel olarak güneş sistemi şematik olarak güneşten gittikçe artan uzaklıklarda bulunan bir gezegen hattı biçiminde gösterilir.Fakat gezegenler bit hat değil de bir daire içerisinde sıralanırsa (Şekil :3) şeklinde olacak ve VA/243 ‘te resmedilen (Şekil : 2) küreler olduğu anlaşılacaktır.

Şekil : 3

Eğer bu Sümer gök haritası 200 yıl önce incelenmiş olsa idi keşfedilmemiş gezegenlerden dolayı eski insanların cahilane betimlemesi olarak yazılı kayıtlar arasında yerini alacaktı. 4500 yıl önce çizilen bu betimleme , Mars ve Jüpiter arasında farklı bir gezegenin olduğu konusunda oldukça ısrarlıdırlar ve bu 12. Gezegene NI.BI.RU (Geçiş Gezegeni) adını vermişlerdir.Babil astronomları ona Marduk demişlerdir.

Enuma Eliş (Yükseklerdeyken ) destanı bizlere ;

Enuma eliş la nabu şamamu.

Yükseklerde Gök henüz isimlendirilmemişken

Şaplitu ammatum şuma la zakrat

Ve aşağıda , sağlam zemin (Dünya) çağırılmamışken

İki gök cisminin bir dizi gök tanrısını doğurduğunu anlatır.Gök varlıklarının sayısı arttıkça, İlksel babayı rahatsız edecek kadar büyük gürültü ve şamata ortaya çıkar.Sadık haberci , genç tanrıları disipline edecek önlemler almasına karşın genç tanrılar İlksel babaya karşı birleşirler ve onun güçlerini çalarlar.

İlksel babaya karşı isyanı yöneten tanrının bir önerisi vardır ; Küçük oğlu tanrılar meclisine katılmaya davet edip , ona üstünlük verilmelidir ki , bu küçük oğul, “ canavar” a dönüşen analarıyla savaşmaya tek başına gidebilsin.

Kendisine üstünlük verilen genç tanrı , Babil versiyonuna göre MARDUK , canavarla yüzleşmeye koyulur ve şiddetli bir savaştan sonra onu yenerek ikiye böler.Bir parçasını gök yapar diğer parçasını ise dünya.Sonra göklerde sabit bir düzen kurmaya konulur, her bir tanrıya kalıcı bir konum tahsis eder.

Bu tablet ve tablet parçaları bulundukça ve tercüme edildikçe sıradan edebi eserler olmadığı ortaya çıkar.Bu tabletler babil’ in en önemli metinleriydi ve törenlerde okunurdu.Bu metinlerde MARDUK ‘un üstünlüğünü hakkında propaganda yapmak için yaratılış destanının kahramanı yapmışlardır.Daha sonraki insanoğlunun hayat sürecinde Marduk=Mesiah=İsa ; dönüşmüştür.

Enuma Eliş adlı göksel dramanın sahne, ilksel evrendir.Göksel aktörler, yaratmış oldukları kadar yaratanlardırda.

1.Perde.

Yükseklerde Gök henüz isimlendirilmemişken,

Ve aşağıda, Dünya çağrılmamışken ;

Boş ama başlangıçta mevcut olan APSU , Vucuda getiren onları ,

MUMMU ve TİAMAT – hepsini doğurandı o,

Birbirine karışmıştı suları.

Saz bitmemişti , bataklıklar ortaya çıkmamıştı.

Tanrıların hiçbiri vucuda gelmemişti,

Hiçbirinin adı yoktu, kaderleri belirlenmemişti;

İşte tam ortalarında tanrılar şekillendi.

Uzayın içinde “tanrılar” yeni gezegenler daha ortaya çıkacak,adlandırılacak, “kadeleri” yani yörüngeleri belirlenecektir.sadece üç cisim mevcuttur : “ başlangıçtan beri mevcut olan” ;

AP.SU : Başlangıçtan beri mevcut olan.

MUM.MU : Doğmuş olan

TİAMAT : Yaşamın kızı

AP.SU ve TİAMAT’ ın “ suları “ karışmıştır, ilksel sular evrenin temel yaşam veren elementleridir.Demekki AB.SU güneştir, “başlangıçtan beri var olan “.

Ona en yakın olan MUMMU dur.Destanı anlatan MUMMU , AP.SU’ nun güvenilir yardımcısı Merkürün ,dev efendisinin çevresinde dönen küçük gezegenin tanımıdır.

Daha ileride TİAMAT vardır , MARDUK’ un parçaladığı canavardır.Ama ilksel başlangıçta o, ilk bakire anadır.O ve AP.SU arasındaki uzay boş değildir.AP.SU ve TİAMAT ‘ın ilksel elementleri ile doludur.Bu sular karışmıştır ve yeni gezegen oluşmuştur.

Suları birbirine karıştı….

Tam ortalarında tanrılar şekillendi :

Tanrı LAHMU ve tanrı LAHAMU doğdu ;

Bu adlarla çağrıldılar.

Etimolojik olarak bu oluşan iki gezegenin adları LHM (savaşmak) kökünden çıkmıştır.Eskilerin bize bıraktığı miras Mars’ın savaş tanrısı ve Venüsün savaş tanrıçası olduğu anlatımlarda mevcuttur.Ayrıca astronomik olarakta bu bilgi doğrulanmıştır yani ; kayıp gezegen “Tiamat’ın Mars’ın ötesinde yer almış olduğunu gösterir.Mars ve Venüs , Güneş (Ap.Su) ve Tiamat arasında yer alır. (Şekil : 2-3)

Şekil : 4

Şekil : 5

Şekil : 4 : I. Başlangıçta : Güneş , Merkür, “ Tiamat “

Şekil : 5 : II .İçteki Gezekenler , yani “ ortadaki tanrılar “ doğar.

Güneş sisteminin oluşumu devam eder.Lahmu ve Lahamu , yani Mars ve Venüs doğmuştur , daha,

Onlar yaşlanmadan önce

Tayin edilmiştir bir boyuta göre boyca-

Tanrı ANŞAR ve tanrı KİŞAR biçimlendi,

Onları bastırılıp

Günler uzadıkça ve yıllar çoğaldıkça ,

Tanrı ANU oğulları oldu-atalarına bir rakip.

Derken Anşar’dan ilk doğan Anu,

Eşiti olarak ve kendi suretinde NUDİMMUD’u yarattı.

Yaratılış destanı 1.Perde hızlı oynamaktadır.Mars ve Venüs’ün sınırlı boyutlara kadar büyüdüğü , onlar oluşumunu tamamlamadan bir diğer çift gezegen oluştuğu konusunda bilgileniriz.Bu iki gezegen adlarında anlaşıldığı üzere muhteşem gezegenlerdir.ANŞAR (prens, göklerin en başta geleni) ve KİŞAR ( sağlam karaların en başta geleni). Bunlar ilk çifti boy bakımından aşarlar.Bu ikinci çift sıfatlandırma ve konumları itibariyle Satürn ve Jüpiter olduğu anlaşılır. (Şekil : 6)


Şekil : 6 – III.ŞAR ‘lar , Dez gezegenler “ elçileri” ile birlikte yaratılır

Derken biraz zaman geçer (yıllar çoğalır) ve üçüncü bir çift gezegen doğar.İlki ANU’dur, Anşar ve Kişar’dan küçüktür (onların oğlu) , fakat ilk gezegenlerden daha büyüktür.( boyca atalarına rakip) .Derken ANU ikizi bir gezegen doğurur, eşiti olarak ve kendi suretinden. Destanın babil versiyonu NUDİMMUD diye adlandırır, bu EA/ENKİ’ nin bir sıfatıdır. Boyların ve konumların tarifi güneş sistemimizin Uranüs ve Neptünüdür.

Bu dış gezegenler arasında açıklanması gereken bir diğer gezegen vardır, Plüton.Yaratılış destanı zaten ANU’ya ANŞAR’dan ilk doğan diye hitap ederek , ANŞAR/Satürn’den doğan bir diğer gezegensel tanrı ima etmektedir.

Destan Anşar’ın elçisi GAGA’ yı diğer gezegenlere çeşitli görevlerle nasıl gönderdiğini aktarırken , bu gök ilahına daha sonra yetişir.Apsu’nın elçisi Mummu’ya denktir, buda akla Merkür ve Plüton arasındaki benzerlikleri getirir.Demekki GAGA plütondur.Sümerliler gök haritalarında Plüton’ u Neptünün ötesinde değil, elçisi veya uydusu olduğu için yanına koymuşlardır. ( Şekil : 7 )

Şekil : 7

Yaratılış destanı 1. Perdesi sona ererken Güneş ve Dokuz gezegenden oluşan bir güneş sistemi karşımızdadır.

GÜNEŞ - Apsu , başlangıçtan beri mevcut olan.

MERKÜR – Mumu , Apsu’nun danışmanı ve elçisi.

VENÜS – Lahamu , çarpışmaların hanımı.

MARS – Lahmu , savaş ilahı.

??? - Tiamat , yaşam veren bakire.

JÜPİTER – Kişar , sağlam karaların en baş geleni.

SATÜRN – Anşar , göklerin en baş geleni.

PLÜTON – Gaga , Anşar’ ın danışmanı ve elçisi.

URANÜS – Anu , göklerin olan

NEPTÜN – Nudimmud (Ea) , sanatkarane yaratıcı.

Dünya ve Ay henüz ortada yoktur.Kozmik çarpışmanın ürünü olanlar henüz yaratılmamışlardır.

Gezegenlerin oluşumuyla ilgili mükemmel drama sona erdikten sonra yaratılış destanı yazarları 2. perdeyi , göksel bir karmaşa dramını göstermek üzere açarlar..Yeni yaratılan gezegen aileleri , dengeli olmaktan oldukça uzaktırlar.Birbirlerini çekmekte , Tiamat’ ı şıkıştırmakta , ilksel cisimleri rahatsız edip tehlikeye sokmaktadırlar.

İlahi biraderler birleşip gruplaştılar ;

İleri geri giden tiamatı rahatsız ettiler.

Göklerdeki ikametlerindeki yaramazlıklarıyla.

Tiamat’ ın “göbeğini” karıştırıyorlardı

Apsu şamatalarını azaltamıyordu;

Tiamat onların yaptıkları karşısında sessizdi.

Yaptıkları tiksindiriciydi.

Yolları, ortalık karıştırıcıydı.

Burada düzensiz yörüngelere yapılan göndermeler söz konusu.Apsu gezegenlerin düzensizliklerinden rahatsızdır ve “ tiksindirici” bulup, niyetini onların yollarını yıkmak olarak açıklar.Mummu ile kucaklaşır.Aralarında her ne plan kurmuşlarsada diğer tanrılar tarafından duyulur ve kendilerini ihma planı karşısında dilleri tutulur.Aklını başına toplayan Ea dır.Apsu ‘nun üstüne “ uyku dökmek” üzere bir numara düzenler , diğer tanrılar ‘da bu panını beğenince Ea evrenin aslına sadık kalarak yeni bir harita çizer ve güneş sistemimizin ilksel suları üzerinde lanet okur.

Ea hızla Apsu’dan çıkan muazzam ilksel madde saçınımlarını içen Ea/Neptün “Apsu’nun tacını çekip atmosferden oluşan pelerinini çıkardı “. Apsu yenilmişti.Mummu artık ortalarda dolaşmıyor “yakalanmış ve arkada bırakılmıştı” , efendisinin yanında cansız bir gezegendi artık.

Güneşi yaratıcılığından eden , yani ek gezegenler oluşturmak için daha fazla enerji ve madde yayma sürecini durduran tanrılar, güneş sistemine yeni bir barış getirmişlerdi.Zafer, Apsu ‘nun anlamını ve konumunu değiştirerek dahada vurgulandı.Herhangi bir ek gezegen artık sadece artık sadece yeni Apsu ‘dan , yani “ derinden” en dıştaki gezegenin baktığı baktığı dış uzaydan gelebilirdi.

Göksel barış bir kez daha bozulana kadar geçen süre destanda söylenmiyor.Fakat küçük bir duraklamadan sonra 3. Perde açılıyor.

30
Eyl

Ramayana

   Yazan: akhenaton   Kategori Mit-oloji

Tarih sahnesinde Hintlilerin üç büyük destanı vardır.Bunlar Ramayana, Marabharata ve Harivamşadır.Bu üç destanda kuzey Hindistana ait destanlardır.Epik bir vezinle yazılmış olan bu destanlar konuları itibariyle kahramanlara ait olup, iyinin ve kötünün savaşıdır.

Ramayana , süslü şiirsel anlatım tarzının ilki olarak ve yazarı olarakta Valmiki bu sanatın ilk ustası yani Adi Kavi olarak kabul edilir.Valmiki hakkında fazla bilgi olmamakla birlikte bilinenleri Ramayanada anlatımları borçluyuz.

Destanın yazılımı olasılıklar dahilinde M.Ö 6 yy. itibaren başlamış ve M.S kadar sürmüştür. 24.000 beyit ve 7 bölümden oluşmakla birlikte üç büyük nüshası bulunur.Bunlar ;

1- Batı Hint Versiyonu

2- Bengal Versiyonu

3- Bombay Versiyonu

Eserin 1 ve 7 bölümleri sonradan eklenmiş olup, gerçek destan 2-6 bölümler arasıdır.Gerçek metin içerisinde en büyük tanrı İndra olduğu görülür.Rama ise Vishnu’nun bir formu olmaktan çok bir insandır.Sadece 1-7 bölümlerde Vishnu olarak gözükür.

“ Rama arabasının üstünden, şehirdeki hareketliliği ,kendisine sevgi gösteren akraba ve dostlarını izleyerek babasının sarayına ulaştı.Değerli taşlarla süslü ,muazzam sarayın içinde ilerledi.Bir çok kapı geçti ve girilmesi yasak daireye ulaştı. “ Ayodhya Kanda / 2-17

Ramayana ile Mahabharata arasında eskilik bakımında farklı tezler olsada , Mahabharata’nın konusu içerisinde Rama öyküsünün kısa özeti verilir.Ayrıca Valmiki bir çok yerde çileci ve soylu bir ermiş olarak görülür.

Budist edebiyata ait en eski belgeler olan , pali dilinde yazılmış olan Tapitakalar , Ramayana destanından söz etmez, sadece Daşaratha-cataka no: 461 de anlatılan masalda ; Baranes kralı Daşaratha’dan onun onaltı bin karısından , oğlu Rama-pandita ,oğlu Lakkhana ve kızı Sitadan bahsedilir.Yapılan tüm incelemeler sonucunda M.Ö 4-3 yy ‘da eski Budist metinleri yazanların Ramayanayı bilmediğini fakat Valmiki’nin destanı oluştururken kullandığı baladları bildikleri ortaya çıkar.

Ramayana destanı Hindulaştırılıp Vishnu en büyük tanrı yapılmaya çalışıldığında 1-7 bölümler başta olmak üzere bir çok tanrı ve aşağı mitolojik karakterler eklenmiştir.Ramayanada yunanlılardan bir yerde bahsedilsede oda daha sonra eklenen bölümler arasındadır.

Ramayananın Vedik edebiyatla çok zayıf bağlantısı vardır.Rama ile Ravana arasındaki savaş, bilim adamları tarafından tanrı indira ile baş düşmanı Vritra arasındaki savaşa benzetilmiştir.Nitekim Ravana’nın oğlunun adı olan İndraşatru Rigveda’da Vritranın lakaplarından biridir.Ramaya ile Veda’lar arasında bu tür bilinçaltı bağlantılar söz konusudur.

Ramayana güney hindistanda , tamil,Telugu ve Molayam dillerinde anlatılırken kuzeyde Gucurat ,Keşmir ve bengal dillerinde anlatılır.Hindistanın Orissa ve Assam bölgelerinde çok iyi bilinir.Aynı zamanda yayıldığı alanlar Cava adası,Endonezya, Malezya, Kamboçya, Tayland, Nepal , Japonya, Seylan ve Moğolistanda bilinir.Ramayana yayıldığı alanlarda içine girdiği toplumların ahlak anlayışına bağlı olarak değişik biçimlerde anlatılmıştır.

Ramayana Valmiki tarafından yazıldıktan sonra ilerleyen süreçte hem sanatçıları hemde edebi yönden eser veren kişileri etkilemiştir.Bunlara dinsel eserler yazan kişilerde dahildir.Bunlardan bazıları Sanskrit diliyle yazan ve M.S 1 yy. yaşamış olan Asuaghosha, Gotama Buddhanın yaşamını anlattığı ünlü Buddhaçarita adlı eserinde kavya üslübu kullanmıştır.

Ramayana Bölümler

1- Bala Kanda

2- Ayodhya Kanda

3- Aranya Kanda

4- Kishkindha Kanda

5- Sundura Kanda

6- Yuddha Kanda

7- Uttara Kanda

Destanda Geçen Bazı Kişilikler

1- BRAHMA : Epik dönem üç büyük tanrısından biri.Destanda büyük bir tanrı olarak görülür.Destanı Valmiki’ye yazmasını emreden odur.Destanda zaman zaman ortaya çıkar. Rama , Ravana’yı öldürene kadar kendisini fark ettirmemeye çalışır.

2- İNDRA : Vedaların en büyük tanrısı aynı zamandada destanın en büyük tanrısıdır.Destanda Rama’nın yardımına koşar.

3- MANU : İnsan soyunun atası.Dünyalar yok olup yaratılırken manular öncülük eder.

4- NAGALAR : Yılan tanrılar.İnsan yüzlü ve yılan kuyruklu olarak düşünülürler.Aşağı dünyada yer alan Patala’da yaşarlar.Dişileri çok güzeldir.

5- NARADA : Göksel ermiş, Valmiki ile konuşan kişi, tanrılar arasında ara bulucu.

6- VİŞVAKARMAN : Adının anlamı her şeyi yapan demektir.Tanrıların arabalarını ve silahlarını yapar.

7- KİNNARA . Yarı insansı göksel yaratıklar.

8- RAMBHA : Okyanusların çırpınışları sonrasında ortaya çıkmış olan olağan üstü güzel peri kızı.

Kaynak : Ramayana/valmiki.Korhan Kaya

15
Ağu

Gılgamış Destanı 10-12 Tabletler

   Yazan: akhenaton   Kategori Mit-oloji

ONUNCU TABLET

Sâkiye Siduri (91), denizin ıssız bir köşesine yerleşmiştir.
O tahtında oturuyor.
Sâkiye için ağaçtan ayaklar yapılmıştır.
Bu ayaklar üzerine altından yapılmış şıra fıçıları konmuştur.
Tanrıça sık bir duvak örtünmüştür. Yüzü görünmemektedir.
Gılgamış koşup onun yanına geldi.
Kirle örtülüdür. Bir posta bürünmüştür.
Bedeninde tanrı eti vardır.
Gönlü üzgündü. Yüzü uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne benziyordu.
Sâkiye, onu uzaktan görünce içinden düşünerek kendi kendisine şöyle söylendi:
“Her halde bu adam bir yabanıl hayvan öldürücüsüdür;
Ama yolu neden buraya düştü?”
Sâkiye onu görünce, kapıyı dışardan ve içerden sürgüledi.
Ancak Gılgamış onun ne yaptığına iyice dikkat etti.
O, çenesini kaldırıp bağırmaya başladı.
Gılgamış ona, Sâkiye’ye seslendi:
“Sâkiye, ne gördün de kapını sürgüledin?
Kapını sürgüleyip, sürgü üstüne sürgü vurdun.
Senin iç kapını döverim ve sürgüsünü kırarım!”
(Bundan sonraki boşlukta, olasıdır ki, Şamaş’ın günlük dönüşü
sırasında Sâkiye Siduri’ye uğradığı zaman Siduri’nin Gılgamış hakkında Şamaş’a verdiği bilgi
anlatılmıştır).

“O, yabanıl hayvanları avlayıp postlarını giyiyor ve etlerini yiyor.
Gılgamış şimdiye dek hiç kimsenin varamadığı hedefe ne zaman varacaktır?
Ne zaman uygun yeli izleyecektir?”
Şamaş düş kırıklığına uğrayarak ona dönüp, Gılgamış’a dedi:
“Gılgamış, nereye koşuyorsun?
Sen aradığın yaşamı bulamayacaksın!”
Gılgamış ona, yiğit Şamaş’a dedi:
“Kırlarda şuraya buraya koştuktan ve dolaştıktan sonra,
Yerin altında başımı dayayıp bütün yıl uyuyacak mıyım?
Hayır! Gözlerim güneşi görmek istiyor.
Kendimi güneşin aydınlığına kandırmak istiyorum.
Benim için karanlık, aydınlık kadar uzaktır.
Fakat ölüm, ne zaman güneşin ışığını görebilmiştir?
(Bundan sonraki boşlukta, Şamaş’ın Gılgamış’a avutucu bir yanıt verip
vermediği pek belli değildir. Bu arada Şamaş gittikten sonra Gılgamış,
Sâkiye Siduri’yle yine başbaşa kalmıştır).

Gılgamış ona, Sâkiye’ye dedi:
“Ben gökyüzünden aşağıya inen boğayı yakalayıp yok ettim.
Ben katran ormanının bekçisini vurdum.
Katran ormanında oturan Humbaba’yı öldürdüm.
Dağların geçidindeki aslanları öldürdüm.”
Sâkiye ona, Gılgamış’a dedi:
“Eğer sen bekçiyi vuran,
Katran ormanında oturan Humbaba’yı öldüren,
Dağların geçidindeki aslanları öldüren,
Gökyüzünden aşağı inen boğayı yakalayıp yok eden Gılgamış’san,
Ne diye yanakların erimiş?
Ne diye yüzün çarpılmış? Ne diye gönlün hoş değil?
Ne diye yüzün arıklamış? Ne diye gönlünde üzünç var?
Ne diye yüzün uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş?
Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş?
Ne diye krallığı unutup kırlarda dolaşıyorsun?”
Gılgamış ona, Sâkiye’ye dedi:
“Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim arkadaşım,
Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim Engidu,
İnsanlığın yazgısına kavuştu. (92)
Onun için gece ve gündüz ağladım.
Onun gömülmesine razı olmadım.
Acaba arkadaşım sesime uyanacak mı diye.
Yedi gün yedi gece böyle yaptım.
Burnundan kurtlar düşünceye kadar.
O, oraya gitti gideli yaşamı bulamadım.
Bir haydut gibi kırların ortasında dolaşıyorum.
Sâkiye, şimdi senin yüzüne bakıyorum.
Sonsuz derdim olan ölümü görmeyim diye!”
Sâkiye ona, Gılgamış’a dedi:
“Gılgamış nereye koşuyorsun?
Sen aradığın yaşamı bulamayacaksın.
Tanrılar insanları yarattığı zaman,
Onlar insanlara ölümü verip yaşamı kendi ellerinde tuttular.
Ey Gılgamış! Karnın dolu olsun, gece gündüz kendini eğlendir!
Her gün bir şenlik yap! Gece gündüz hora tepip oyna!
Üstün temiz olsun. Başın yıkansın. Suyla yıkanmış ol!
Elindeki küçüğe bak. Karın kucağında gününü görsün!”
(Küçük boşluk)
Gılgamış ona, Sâkiye’ye dedi:
“Şimdi, Sâkiye, Utnapiştim’e giden yol hangisidir?
Haydi bana onun simini (93) ver!
Bana simi versene!
Olursa denizi aşayım; olmazsa kırdan geçip gideyim!
Sâkiye ona, Gılgamış’a dedi:
“Gılgamış, şimdiye dek böyle bir geçit yoktu.
Eskiden beri denizi hiç kimse aşmamıştır.
Denizi aşan yalnızca yiğit Şamaş’tır.
Şamaş’tan başka, öte geçeye kim gider?
Geçiş güçtür. Deniz yolu çetindir.
Bundan başka orada ölüm suyu da vardır.
Bu, denizin önünü kapar!
Gılgamış, şimdi denizi aşsan bile,
Ölüm suyuna varsan bile, yine ne yapacaksın?
Gılgamış orada bir Urşanabi var.
O, Utnapiştim’in gemicisidir.
Onunla birlikte Taştankiler (94) var.
Urşanabi, orman içinde kertenkeleyi toplar.
Onu sen kendin bulmalısın.
Olursa onunla birlikte aş; olmazsa geri dön!”
Gılgamış bunu duyar duymaz, satırını kaldırıp koluna astı
Ve kemerine takılı kılıcını kınından sıyırıp ormanın içine dalarak,
Taştankilerin yanına indi ve bir ok gibi onların arasına düştü.
(Belki küçük bir boşluk)
O hırsla onları darmadağın etti.
Bu sırada Urşanabi geri dönüp Gılgamış’ın tepesine dikildi.
Ve onun gözlerine baktı.
Urşanabi ona, Gılgamış’a dedi:
“Söyle bakalım senin adın nedir?
Ben uzaktaki Utnapiştim’in kölesiyim!”
Gılgamış ona, Urşanabi’ye dedi:
“Benim adım Gılgamış’tır.
Ben, Anu’nun evi olan Uruk’tan gelenim.
Ben, dağlarda iz güdenim.
Uzun bir yoldan, güneşin çıktığı yoldan gelenim.
Urşanabi, şimdi seninle yüz yüzeyim.
Bana uzaktaki Utnapiştim’i göster!”
Urşanabi ona, Gılgamış’a dedi:
“Ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış?
Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış?
Ne diye gönlün üzgün?
Ne diye yüzün uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş?
Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş?
Ne diye krallığı unutup kırlara düşüyorsun?”
Gılgamış ona, gemici Urşanabi’ye dedi:
“Urşanabi, yanaklarım erimesin mi, yüzüm çarpılmasın mı?
Gönlüm üzgün olmasın mı?
Yüzüm uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmesin mi?
Yüzüm ayazdan ve güneşin sıcağından çökmesin mi?
Krallığı unutup kırlara düşmeyim mi?
Benim dostum,
Dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini kovalayan katırcığım!
Ey çölün parsı! Dostum Engidu! Yoldaşım!
Dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım!
Biz isteğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık.
Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük.
Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba’yı yok etmiştik.
Dağların yolaklarında aslanlar vurmuştuk!
Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim arkadaşım;
Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan aşırı sevdiğim Engidu’yu,
İnsanlığın yazgısı yakaladı.
Onun için altı gün yedi gece ağladım.
Onun gömülmesine razı olmadım, burnundan kurtlar düşünceye kadar.
Arkadaşımın başına gelenler, benim de başıma gelecek diye korktum.
Ölümden korktuğumdan kırlara düştüm.
Arkadaşımı düşünmek beni daha çok sıktığından,
Kırlarda uzun yolculuk yapıyorum.
Engidu’yu düşünmek beni daha çok sıktığından,
Kırlarda uzun yollar yürüyorum!
Ah, nasıl susayım? Ah, nasıl susayım?
Kırlarda şuraya buraya koştuktan sonra,
Yerin altına başımı dayayıp bütün yıl uyuyacak mıyım?
Hayır! Gözlerim güneşi görmek istiyor.
Kendimi güneşin aydınlığına kandırmak istiyorum.
Benim için karanlık, aydınlık kadar uzaktır.
Ama ölü, ne zaman güneşin ışığını görmüştür?”
Gılgamış ona, gemici Urşanabi’ye dedi:
“Şimdi, Urşanabi, Utnapiştim’e giden yol hangisidir?
Haydi bana onun simini ver!
Bana simi versene!
Olursa denizi aşayım; olmazsa kırdan geçip gideyim!”
Urşanabi ona, Gılgamış’a dedi:
“Ey Gılgamış, kendi ellerin geçişe engel oldular!
Sen Taştankileri darmadağın ettin… sen kürekçileri yok ettin.
Taştankiler darmadağın oldukları için geçit yoktur!
Gılgamış, baltayı eline al!
Hemen aşağı ormana geri git, karşına çıkacak olan
Beş kez on iki endaze uzunluğundaki yüz yirmi küreği kes,
Ve sonra onlara meme biçiminde ayna (95) yapıp bana getir!”
Gılgamış, bunu duyar duymaz baltayı eline aldı
Ve belinden kılıcı sıyırıp aşağı, ormana geri gitti.
Beş kez on iki endaze uzunluğunda gördüğü yüz yirmi küreği kesti.
Ve onlara meme biçiminde ayna yapıp Urşanabi’ye getirdi.
Gılgamış ve Urşanabi gemiye bindiler.
Gemiyi dalgaların üzerine oturtup denize açıldılar.
Bir ay on beş günlük yol üç günde kestirildi.
Urşanabi, böylece ölüm suyuna dek vardı.
Urşanabi ona, Gılgamış’a dedi:
“Sakın Gılgamış! Bir kürek al!
Ölüm suyu eline değmesin.
Gılgamış ikinci küreği, üçüncü ve dördüncü küreği al!
Gılgamış, beşinci küreği al! Altıncı ve yedinci küreği al!
Gılgamış, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu küreği al!
Gılgamış, on birinci küreği, on ikinci küreği al!”
Gılgamış, böylece bu yüz yirmi küreği kullanmıştı.
O, bu sırada kemerini çözdü…
Gılgamış, üstündeki giysiyi çıkarıp,
Geminin anbarını (sintine) pençesiyle boşaltarak gemiyi yukarı kaldırdı.
Utnapiştim, onu uzaktan görünce, içinden kendi kendine şöylece söylendi:
“Geminin Taştankileri niçin kırılmış?
Geminin sahibi olmayan biri niçin gemiye bindi?
Buraya gelen benim adamlarımdan biri değildir.”
(Üç satır eksik)
“…gönlün benden ne diliyor?”
(20 satırlık boşluk… Gılgamış Utnapiştim’e vardı:)

Utnapiştim ona, Gılgamış’a dedi:
“Ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış?
Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış?
Ne diye gönlün üzgün?
Ne diye yüzün, uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş?
Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş?
Ne diye krallığı bırakıp kırlara düşüyorsun?”
Gılgamış ona, Utnapiştim’e dedi:
“Utnapiştim, yanaklarım erimesin mi, yüzüm arıklamasın mı?
Gönlüm üzgün olmasın mı?
Yüzüm uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmesin mi?
Yüzüm ayazdan ve güneşin sıcağından çökmesin mi?
Krallığı unutup kırlara düşmeyim mi?
Benim dostum,
Dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım!
Ey çölün parsı! Dostum Engidu! Yoldaşım!
Dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım!
Biz, isteğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık.
Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük.
Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba’yı yok etmiştik!
Dağların yolaklarında aslanları vurmuştuk!
Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim Engidu’yu,
İnsanlığın yazgısı yakaladı.
Onun için altı gün yedi gece ağladım.
Onun gömülmesine razı olmadım, burnundan kurtlar düşünceye kadar.
Arkadaşımın başına gelenler, benim de başıma gelecek diye korktum.
Ölümden korktuğumdan kırlara düştüm.
Arkadaşımı düşünmek, beni daha çok sıktığından,
Kırlarda uzun yolculuk yapıyorum!
Engidu’yu düşünmek, beni daha çok sıktığından,
Kırlarda uzun yollar yürüyorum!
Ah, nasıl susayım? Ah, nasıl susayım?
Sevdiğim arkadaşım toprak oldu!
Sevdiğim arkadaşım Engidu toprak oldu!
Ben de onun gibi yatmayacak mıyım
Ve onun gibi sonsuza dek uyumayacak mıyım?”
Gılgamış ona, Utnapiştim’e dedi:
“Hadi gidelim.
Herkesin ağzında dolaşan, uzaktaki Utnapiştim’i görmek istiyorum. (96)
Bütün ülkeleri yürüyerek geçtim. Sarp dağlar aştım.
Bütün denizleri geçe geçe geldim. Gözlerim tatlı uykuya doymadı.
Her zaman gecelemeden özeğim tükendi. Organlarımı sızı kapladı.
Daha Sâkiye’nin evine varmadan üstüm başım paralandı.
Ayı, sırtlan, aslan, pars, kaplan, yağmurça ve dağ keçisi öldürdüm.
Bunların etlerini yiyip derilerini giyiyordum.
Çektiğim bu yıkım, artık önüme kapısını kapasın.
Zift ve katran bu kapıyı tıkalı tutsun.
Artık bana çocuk sevinci verilsin.”
(Bir satır anlaşılmamıştır)
Utnapiştim ona, Gılgamış’a dedi:
“Ey Gılgamış,
Sen bir tanrı çocuğu olduğun halde niçin yoksulluğa düştün?
Niçin tanrıların ve insanların alınyazılarına karşı geliyorsun?
Baban ve anan sana hep iyi şeyler gösterdi.
Ey Gılgamış, niçin aptala döndün?
(30 satırdan çok süren bir boşluktan sonra, Utnapiştim’in sözü kesilmiyor
gibi görünüyor:)

Kızgın ölüm, insanı sinsi sinsi hep arkadan izler.
Herhangi bir zamanda bir ev yaparız,
Herhangi bir zamanda bir belge damgalarız.
Herhangi bir zamanda kardeşler arasında miras pay ederler.
Herhangi bir günde bu kardeşler arasında kavga çıkar. (97)
Herhangi bir günde ırmak taşar ve ülkeyi su basar.
Balıkçıl kuşları ırmak boyunca uçarlar.
Irmağın yüzü güneşin yüzüne bakar;
Ama, eskiden beri hiçbir şeyde kararlılık görülmez. (98)
Çalınan da, ölen de birdir. Ölümün biçimi çizilmez!
Be hey insan oğlu! Be hey adam!
Beni kutsadıktan sonra, (99) büyük tanrılar olan Anunnaki (100) toplandı.
Yazgıyı oluşturan And (101) tanrıçası,
Onlarla birlikte alınyazısını belirledi.
Ölümü ve yaşamı onlarla birlikte saptadı; ama onlar ölümü bildirmediler.”

________________________________

MUSTAFA RAMAZANOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI:

(91) Bir tanrıça olan bu Sâkiye, mitolojik bir kişidir; günlük dönüşü sırasında,
yorgunluğuna karşı güneşe taze bir içki sunar. (Prof. Landsberger)
(92) Öldü. (Prof. Landsberger)
(93) Sim, im ve belirti anlamlarına gelir. Bu sözcüğü bir Türkmen’den duymuştum. (ÇN)
(94) Taştankilerin ne oldukları belli değildir; ancak, metnin bağlamından bunların
kürekçi oldukları çıkarılabilir. Çünkü ölüm suyunun damlası bir insana sıçrayınca,
o insanı öldürüyor. Dolayısıyla, böylesine tehlikeli suyu geçmek için belki
taştan kürekçiler kullanılmıştır. (Prof. Landsberger)
(95) Küreğin suya giren enli bölümü. Destan dönemlerinde bu aynaların türlü
biçimlerde yapıldıklarını, ele geçen resim ve kabartmalardan anlıyoruz.
Nuh’un gemisinin kullandığı küreklerin aynasının da meme biçiminde
olduğunu, bu destandan öğreniyoruz (ÇN).
(96) Gılgamış, Utnapiştim’i tanımıyor; karşılaştığını başka biri sanıyor.
(Prof. Landsberger)
(97) Bu, dünyanın geçici olduğuna bir örnektir. Bir aile ve bir mal kuruluyor,
bunlar sonuçta yok oluyor.
(98) Dünyanın gelip geçici oluşu, ırmağın akışıyla karşılaştırılmak istenmiyor.
(99) İlerde de göreceğimiz gibi, Utnapiştim’e ayrıcalıklı davranıp ona sonsuz
dinçliği verdiler; ancak o zamandan beri, tanrıların bu ilgisini bir daha kimse
kazanamadı.
(100) Anunnaki: Gök tanrılarının tersine olarak yeraltı tanrılarıdır.
(Prof. Landsberger)
(101) And: Değişmeyen yazgının simgesidir. Her kim günah işlerse, içtiği andı
bozmuş olur. İnsanlar günahlı olduklarına göre, yazgıları değişir demektir.
(Prof. Landsberger)

——————————————————-

ON BİRİNCİ TABLET

Gılgamış ona, uzaktaki (102) Utnapiştim’e dedi:
“Utnapiştim, sana bakıyorum, biçimin başka değil; benim gibisin.
Evet, benden ayrı değilsin, benim gibisin!
Senin yüreğin savaş için yaratılmıştır!
Nasıl oluyor da böyle sırt üstü yatıyorsun? Anlat!
Tanrıların toplantısında yaşamı aramaya nasıl karar verdin?”
Utnapiştim ona, Gılgamış’a dedi:
“Gılgamış, sana gizli bir şey açayım. Tanrıların gizini söyleyeyim:
Şurippak, (103) senin bildiğin bir kent, Fırat’ın kıyısındadır.
Bu kent çok eskiden varken, tanrılar bu kentin yanındaydılar.
Tanrıların aklına bir tufan yapmak geldi.
Bunların babaları soylu Anu, hükümdarları yiğit Enlil,
Büyük vezirleri Ninurta, su yolcuları Ennagi
Ve Bilge Ea da onların toplantısında yer aldı.
Ea, tanrıların verdikleri kararı, kamıştan bir çite anlattı:
“Kamış çit, kamış çit! Duvar, duvar!
Kamış çit dinle, duvar anımsa! (104)
Şurippaklı Ubar-Tutu’nun (105) oğlu, (106)
Evi sök! Bir gemi yap!
Serveti bırak! Yaşamı ara!
Mülkten nefret et! Canını kurtar!
Canlı yaratıkların her türünden geminin içine yükle!
Yapacağın geminin her yanı uyumlu bir ölçüde olsun!
Onun eni ve boyu bir ölçüde olsun!
Yağmura karşı onun her yanına bir çatı kur.”
Ben, bunu anlar anlamaz Ea’ya, efendime dedim:
“İyi, anlaşıldı efendim.
Şimdi bana ne dedinse, iyi dikkat ettim.
Ben yapacağım. Fakat, kent halkı ve yaşlılar sorarsa ne diyeyim?”
Ea, konuşmak için ağzını açıp bana, kölesine dedi:
“Be adam, insanlara şöyle dersin:
Sanırım Enlil benden nefret etmeye başladı.
Bunun için sizin kentinizde artık kalmayacağım.
Enlil’in toprağına artık ayak basmayacağım.
Apsu’ya (107) inmek istiyorum.
Orada beyim, Ea’nın yanında kalacağım.
Ea, üzerinize bir bereket yağmuru yağdıracaktır.
Bundan sonra, tufan, kuşların saklı yuvalarını, ve balıkların sığınaklarını
Size getirecek. Ve bol ürün alacaksınız.
Bulutları güden bey, üstünüze gerçek bir buğday yağmuru yağdıracaktır.”
Halk çevresine toplandı.
(Bundan sonraki 4 satırda yaşlıların ve gençlerin gemiye gerekli
gereçleri taşıdıkları anlatılmaktadır.)

Küçük yavrular bile gemi için zift taşıyorlardı.
Güçlü erkekler gemiye yedek kereste getiriyorlardı.
Beşinci günde geminin kaburgasını oluşturdum.
Geminin temeli (omurgası) bir iku (108) genişliğindeydi.
Kenarları (küpeştesi) iki kez on kamış (109) yüksekliğindeydi.
Üst güvertesi de alt güverteye tümüyle eşitti.
Bunun da her yanı, iki kez on kamış uzunluğundaydı.
Bundan sonra geminin dış yüzünü (bordasını) hazırladım ve onları boyadım.
Gemiyi altı katlı yaptım.
Geminin alt ve üst güvertelerini yedi bölüme ayırdım,
ambarını da dokuza böldüm.
Ortasına da su kazıkları çaktım. (110) Güzel kürek seçtim.
Ve geminin yedeklerini ambara koydum.
Eritmek için kazana 21600 …… zift döktüm. (111)
Bunun yarısını saf zift olarak gemiye sakladım.
Tekneciler, gemiye 10800 şırlık (112) getirdiler.
Bunun üçte biri peksimet kızartmak için harcandı;
Üçte ikisini de gemici sakladı.